Kategori: İslam Tarihi

Ahmed Nâmıkî Câmî “rahmetullahi aleyh”

Evliyânın büyüklerinden. İsmi, Ahmed bin Ali Nâmıkî Câmî olup, künyesi Ebü’l-Hasen’dir. Eshâb-ı kirâmdan (aleyhimürrıdvan) Cerîr bin Abdullah‘ın (radıyallahü anh) soyundandır. Horasan’da yetişen evliyânın en büyüklerinden idi. Horasan’da bulunan Câm kasabasındandır.
441 (m. 1049) senesinde doğdu.
536 (m. 1142) senesi Receb ayında vefat etti. Kabri Meşhed ile Herat arasındaki yolun tam ortasında Türbe-i Câmî bahçesindedir.

Ahmed Câmî hazretleri ümmî idi. Ya’nî okula gitmemişti. Yirmiiki yaşında iken tövbe etmek nasîb oldu. Tövbesini Sîrâc-üs-sâirîn kitabında şöyle anlatır:

“Yirmiiki yaşında idim, Allahü teâlâ bana tövbe etmeyi nasîb etti. Arkadaşlarla yiyip içerdik. Birgün içki getirmek sırası bende idi. Kırk küp içkimiz vardı. Gittim hiçbirinde şarap yoktu. Şaşırdım kaldım. Sonra merkebi alıp şarap bulunan bağ tarafına gittim. Oradaki şarapları merkebe yükledim. Merkep yürümekte inat ediyordu. Yürümesi için şiddetle dövüyordum ki, aniden bir ses işittim. “Ahmed niçin bu hayvanı incitirsin? Onu biz yürütmüyoruz. Arkadaşların özrünü kabul etmezse, biz kabul ederiz” diyordu. Hemen yere kapandım ve “Yâ Rabbim, tövbe ettim. Bundan sonra asla şarap içmeyeceğim. Emreyle merkep yürüsün. O insanlara mahcûb olmayayım” dedim. Merkeb yürümeye başladı. Arkadaşların yanına varıp şarabı önlerine koyduğumda, bana sen de iç dediler. Ben tövbe ettim, dedim. Yine de bana içirmek için ısrar ettiler. Aniden kulağıma yine bir ses geldi. “Yâ Ahmed! Ellerinden al, iç ve içtiğin bardaktan onlara da içir” diyordu. Hemen alıp içtim şarap bal şerbeti olmuştu. Allahü teâlânın kudreti ile şarap şerbete çevrilmişti. Orada bulunanlara tattırdım, hepsi tövbe ettiler ve dağıldılar. Dağa çıktım, uzun müddet insanlardan uzak durdum. İbâdet ve nefs terbiyesi ile meşgul oldum. Nice seneler sonra birgün kalbime “Ahmed! Hak yoluna böyle mi giderler? Kavminden senin üzerinde hakları olan birçok insanı bıraktın” düşüncesi geldi. İnsanların arasına döndüm ve elime bir odun alıp, evvelki şarap küplerini kırmaya başladım. Köyün muhtarına beni şikâyet edip, “Ahmed delirdi. Şarap küplerini parçalıyor” demişler. Muhtar bir adam gönderip beni evden çıkardı ve atların bulunduğu ahırda hapseyledi. Ben de ahırın bir köşesine oturup ellerimi başıma koydum ve:

“Katır, şarap küpüyle dâima döner durur.
Ey gönül! Allah için sen de gel bir defa dön ”

beytini okudum. Bu sözlerimi işiten ahırdaki atlar, önlerindeki otları yemeyi bırakıp, başlarını duvarlara vurmaya başladılar. Gözlerinden yaşlar akıttılar. Ahırın bakıcıları bu hâli görüp muhtara haber verdiler. Muhtar da gelip beni serbest bıraktı ve özür diledi.

Ben yine dağa dönüp gittim. Nice yıllar orada kalıp, ibâdet ve tâat ile meşgul oldum. Bir taraftan da düşünüyordum. Bazı kimselerin üzerimde hakları vardı. Acaba onları nasıl ödeyecektim. Bu düşünceler içindeyken, kalbime şöyle bir nida geldi: “Ahmed! Sen, insanı Allahü teâlâya kavuşturan yolda iyi gidiyorsun. Allahü teâlânın lütfuna ve keremine olan tevekkülün sebebiyle, O, senden alacaklı olanların borcunu, nihayetsiz hazînesinden fazlasıyla ihsân eder. Gerçekte rızıkların hakîkî sahibi de odur…” Bundan sonra Allahü teâlâ, nihayetsiz ihsân hazînesinden benim üzerimde hakları olanların ve bize muhabbeti olanların her birine, hergün bir batman (7692) gr. buğday verirdi. Şöyle ki; alacaklılar her sabah o bir batman buğdayı kilerlerinde bulurlardı. Bu buğday, o gün evdekilerin hepsine yeterdi. Hattâ misafirleri gelse, onlara da yeter artardı. Bir zaman sonra, bana verilen ma’nevî bir işaret üzerine tekrar insanlar arasına döndüm ve onlara doğru yolu göstermeye başladım. Sirâc-üs-sâirin kitabını yazdığım âna kadar 80 bin kişi elimde tövbe etti.”

Sâlim bin Abdullah

Tâbiînin büyük fıkıh âlimlerinden. İsmi Sâlim; künyesi, Ebû Ömer’dir. İkinci İslâm halifesi Hz. Ömer’in torunu olup, babası Eshâb-ı Kirâm’dan büyük âlim Abdullah bin Ömer hazretleridir.
Babasının terbiyesinde yetişip, çok büyük derecelere kavuştu. Çok hadîs-i şerîf dinleyip, İslâm ahlâkıyla ahlâklandı. Babasına çok benzer, herkes tarafından sevilirdi. Medhiyelere mazhar oldu. Babasından ve Tâbiînden Sa’id bin Müseyyib’ten (rahmetullahi aleyh) hadîs-i şerîf dinleyip, rivâyet etti. Kendisinden de Tâbiînden büyük muhaddis Nâfi Mevlâ ibni Ömer ve İbn-i Şihab-ı Zührî (rahmetullahi aleyh) hadîs-i şerîf rivâyet ettiler. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), Hz. Ömer, Abdullah bin Ömer ve Sahâbe-i kiramın örnek ahlâkını necîb sülâlesinden rivâyetle haber verdi. Müslümanlara rehber oldu. Bu hizmeti dolayısıyla ismi büyük kitaplara geçip, unutulmayarak dâima yâd edildi. Müslümanlara nasîhatta bulunup, onlara yol gösterdi. Hattâ Emevî halifelerinden Ömer bin Abdülazîz ve Hişâm bin Abdülmelik’e devamlı nasîhat ederdi. Büyük fıkıh âlimi olup, bir kavle göre Medîne-i Münevvere’deki yedi büyük fıkıh âliminden biridir. Mezhep sahibi imâmlarındandı. Fakat mezhebi bütünüyle kitaplara geçirilmeyip, unutulduysa da, bazı ictihâdları temel kitaplarda yazılıdır. O’nun haramlardan kaçınması dünyâya düşkün olmaması ve takvâsı dillerde dolaşırdı. Zamanındaki ve sonraki âlimler onu medhedip, dâima hürmetle anarlardı. Tâbiînden ve Medîne-i Münevvere’deki yedi büyük âlimden Sa’id bin Müseyyib (rahmetullahi aleyh) O’nun hakkında, “Sâlim, Abdullah’ın kendine en fazla benzeyen oğludur. Abdullah ise Hz. Ömer’in kendine en fazla benzeyen oğluydu.” İshâk bin Râhâvi’ye (rahmetullahi aleyh) de, “Bütün isnadların en doğrusu Zührî’nin Sâlim’den, onun da babasından rivâyetidir” buyurdular. Sâlim bin Abdullah’ın, sakalı rivâyete göre sarı olup, sonradan beyazlaşmıştı. Yüzüğünde tek satır olarak “Sâlim bin Abdullah” ismi yazılıydı. Dokuz çocuğu olup isimleri, Ömer, Ebû Bekir, Abdullah, Âsım, Ca’fer, Hafsa, Fâtıma, Abdülazîz ve Abede’dir. Medîne-i Münevvere’de 106 (m. 725), bir rivâyete göre de 108 senesinde vefat etti. Cenâze namazını Emevî halifesi Hişâm bin Abdülmelik kıldırdı.
Bir defasında Harem-i şerîfe girdiğinde Emevî hükümdârlarından Hişâm bin Abdülmelik ile karşılaştı. Onun “Ey Sâlim! Ne ihtiyâcın varsa benden iste” suâli üzerine; “Yâ Emîr-ül-mü’minîn! Ben Allah’ın evinde başkasından bir şey istemekten hayâ ederim” cevâbını verdi. Bir defasında Eş’ab hazretlerine buyurdu ki: “İhtiyâçlarını Allah’tan başkasından bekleme.”
Birgün Ömer bin Abdülazîz O’na mektûb yazarak, Hz. Ömer-ül-Fârûk’un mektûblarından birisini kendisine yazmasını istedi. Bunun üzerine Sâlim bin Abdullah halifeye şu mektûbu yazdı:
“Ey Ömer,
“Dünyâda iken çeşit çeşit lezzetleri tadıp hayatın her türlü zevklerini elde edip de, öldükten sonra, o güzel gözleri kafataslarında oyuk hâlini almış, yine o doymak bilmiyen karınları şimdi yarılmış olan ve senden önce geçen padişahların hâlini iyi düşün ve ibret al. Şimdi onlar, yerin altında ve üstünde leş olmuşlar. Kendisine sahip olamıyan bir zavallı bile şimdi onlara, leşlerinin kokusundan, tiksinerek bakıyor.”
Ömer bin Abdülazîz (rahmetullahi aleyh), Sâlim bin Abdullah’a yazdığı diğer bir mektûbta şöyle buyuruyor: “Mü’minlerin emîri Ömer bin Abdülazîz’den, Sâlim bin Abdullah’a; sana selâm ederim. Kendisinden başka ilâh olmıyan Allahü teâlâya hamd ederim, isteklisi olmadığım halde, bu ümmetin halifeliği bana verildi (halife oldum). Allahü teâlâ böyle takdîr etmiş. Yüklendiğim bu vazîfede beni muvaffak kılmasını, insanları söz dinler ve itaatkâr eylemesini, yardımcı kılmasını, benim onlara karşı merhamet ve adâletle muâmele etmemi nasîb eylemesini, Allahü teâlâdan dilerim. Bu mektûbum sana ulaşınca, bana Ömer bin Hattâb’ın (rahmetullahi aleyh) çeşitli kimselere gönderdiği mektûblarını, O’nun hayatı ve yaşayışı ile alâkalı bilgileri, vermiş olduğu hükümleri bana hemen gönder. Çünkü ben O’nun izindeyim. Onun hayatını ve yaşayışını kendime örnek alıyorum. Allahü teâlâ bu yolda bizi muvaffak eylesin. Vesselâm.”
Sâlim bin Abdullah (rahmetullahi aleyh), Ömer bin Abdülazîz’in (rahmetullahi aleyh) mektûbunu alınca, şu mektûbu yazdı: “Bismillahirrahmânirrahîm. Sâlim bin Abdullah’dan, mü’minlerin emîri Ömer bin Abdülazîz’e; sana selâm ederim. Kendisinden başka ilâh olmıyan Allahü teâlâya hamd ederim. Allahü teâlâ, irâde buyurup (dileyip) dünyâyı yarattı. Dünyâyı çok kısa eyledi. Onun başından sonuna kadar olan zamanı, günün bir saati gibi yaptı. Sonra, dünyâ ve dünyâdakilerin son bulmalarını diledi ve şöyle buyurdu: “O’nun zâtından başka herşey yokluğa mahkûmdur. (Geçerli) hüküm ancak O’nundur ve (öldükten sonra) hep O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas-88) Allahü teâlâ, insanlara Peygamberleri vasıtasiyle kitaplar gönderdi. Bunlarla emirlerini ve yasaklarını, helâl ve haramları emrine itaat edenlere vereceği mükâfatı itaat etmiyenlere vereceği azâbı, v.s. bildirdi. Ey Ömer! Sen şimdi, sıradan bir insan değilsin. Büyük bir vazîfeyi üzerine aldın. Bu husûsta, Allahü teâlâdan başka senin yardımcın yoktur. Kendini ve ehlini muhafaza edip, hak ve hukuku gözetebilirsen, bu büyük bir ni’mettir. Çünkü senden önce geçenlerden bir kısmı, yapacaklarını yaptılar. Hakkı öldürüp, Bâtıl ve bid’atleri ortaya çıkardılar. Bu bid’atleri sünnet-i seniyye zannettiler. Bid’at ehli kimselerin yetişmesine fırsat verdiler. İlim sahiplerine rahatlık verdilerse de, çok eziyet de yaptılar. Sen onlara, rahatlık ve genişlik vermekle beraber, eziyet ve sıkıntı kapısını da kapalı tut. Eğer sen Allahü teâlânın rızâsını gözetirsen, Allahü teâlâ sana yardımcı insanlar gönderir. Allahü teâlânın yardımı, herkesin niyetinin derecesine göredir. Eğer niyet tam hâlis olursa, Allahü teâlânın yardımı da tam olur. Eğer niyet noksan olursa, Allahü teâlânın yardımı da ona göre olur.” Sâlim bin Abdullah dedesi Hz. Ömer’in hâlini anlatırken, Resûlullah’dan (sallallahü aleyhi ve sellem)ve Asr-ı Seâdetten de kıymetli haberler vermektedir: “Hz. Ömer devlet başkanı seçildiğinde, Ebû Bekir’e (rahmetullahi aleyh) ta’yin edilen maaş kadar ücret almaya başladı. Bu şekilde devam ederken, bir defasında sıkıntıya düştü. Muhacirlerden bir grup toplanıp bu mevzûyu görüştüler. Zübeyr bin Avvam (rahmetullahi aleyh), Hz. Ömer’e söylesek de maaşını biraz arttırsak, buyurdu. Hz. Ali, ümid ederiz ki kabul eder deyip, haydi gidelim buyurunca kalktılar. Hz. Osman, “Ömer’in (rahmetullahi aleyh) hak ve adâlette ne kadar sert olduğunu biliyorsunuz. Bu isteğimizi kendisini kırmayacağı birisine söyletelim. Kızı Hafsa’ya (radıyallahu anha) gidip, bu mes’eleyi anlatalım. Bizim ismimizi vermeden, arzumuzu ona bildirsin” buyurdu. Kabul ettiler ve doğru, Hz. Hafsa’nın yanına gittiler. Ona durumu anlattılar ve bunu kabul etmeden Hz. Ömer’e kimsenin ismini söylememesini de tenbîh ettiler. Sonra da dışarı çıktılar. Bunun üzerine Hafsa (radıyallahu anha), Hz. Ömer’in yanına gitti. Durumu anlattı. Hz. Ömer celallenip, “Kimdi onlar?” diye suâl etti. Hz. Hafsa, “Fikrini öğrenmeden kim olduklarını söylemem” dedi. Hz. Ömer “Eğer kim olduklarını bilseydim, iyice döverdim. Ama, dua etsinler ki, arada sen varsın. Peki Hafsa, Allah aşkına söyle, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)senin evinde kalırken giydiği en kıymetli elbise neydi?” Hafsa (radıyallahu anha) “İki tane renkli elbisesi vardı. Elçileri onlarla karşılar, Cuma hutbelerini onlarla okurdu” dedi. Hz. Ömer; “Peki yediği en iyi yemek neydi?” diye sorunca kızı “Bizim yediğimiz ekmek, arpa ekmeğiydi. O sıcakken, yağ kabının altına koyardık. Ekmek yumuşar ve yağlanırdı. Onu yerdik ve güzel bulduğumuz için başkalarına da ikrâm ederdik” diye cevap verdi. Hz. Ömer tekrar; “Senin yanında kaldığı zamanlarda kullandığı en geniş, rahat yaygı neydi?” diye sordu. Hz. Hafsa “Kaba kumaştan yapılma bir örtümüz vardı. Yazın dörde katlar ve altımıza yayardık. Kış gelince de yarısını altımıza yayar, yarısını da üstümüze örterdik” diye cevap verince, Halife “Yâ Hafsa! Benim tarafımdan onlara söyle. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)kendine yetecek miktarı tespit eder, fazlasını ihtiyâç sahiplerine verir ve kalanla iktifa ederdi. Vallahi ben de kendime yetecek kadarını tesbit ettim. Artanı ihtiyâç sahiplerine vereceğim ve bununla iktifa edeceğim. Ben Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)ve Hz. Ebû Bekir, bir yol takip eden üç kişi gibiyiz. Onlardan ilki nasîbini aldı ve yolun sonuna vardı. Diğeri de aynı yolu takip etti ve O’na kavuştu. Sonra üçüncüsü yola koyuldu. Eğer o da öncekilerin gittikleri yolu takip eder, onlar gibi yaşarsa, onlara kavuşur ve onlarla beraber olur. Eğer, öncekilerin gittikleri yoldan başka bir yol takip ederse, onlarla buluşamaz” buyurdu.”
Yine Hz. Ömer’in şöyle buyurduğunu rivâyet eder; “Vallahi biz dünyâ zevklerine rağbet etmeyiz, istesek bir hayvan kestirir, ekmek ve kuru üzümden şıra yaptırır yer, içeriz. Fakat, biz bu ni’met ve güzellikleri öbür dünyâya bırakmak istiyoruz. Çünkü Allahü teâlâ şöyle buyuruyor. (Kâfir olanlara, ateşe arz edecekleri gün şöyle denir) “Siz dünyâ hayatında bütün zevklerinizi yaşayıp bitirdiniz ve bunlarla sefâ sürdünüz. Artık bugün hakaret azâbı ile cezalanacaksınız, çünkü yer yüzünde haksız yere kibir taslıyor, bir de dinden çıkıyordunuz (fâsıklık ediyordunuz).” (Ahkâf sûresi-20) buyurdu.
Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şunlardır:
Babasından rivâyet etti. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)şimşekleri ve gök gürültüsünü işitince şu duayı yaptı.
“Allah’ım bizi şimşeğinle öldürme, bizi azâbınla helâk etme ve bundan önce bize âfiyet ver.”
“Uyuduğunuz zaman evlerinizde ateş bırakmayınız.”
“Kim müslülman kardeşinin ihtiyâcını görürse, Allahü teâlâ da onun ihtiyâcını görür.”
“Hiç kimse sol eliyle yemesin ve asla sol eliyle içmesin, çünkü şeytan sol eliyle yer ve sol eliyle içer.”
“Sizden biriniz aksırdığı zaman, “Elhamdülillah” desin, yanında bulunan, “Yerhamükellah” desin. Aksıran da, “Yagfirullahü lî ve leküm” desin.”
“La’net edici olmak, mü’mine yaraşmaz.”
“Hayâ, imândandır.”
“Kim bir müslüman kardeşinin aybını örterse, Allahü teâlâ da kıyâmet günü onun ayıplarını örter.”
“Kim sabah namazını şartları ile beraber kılarsa, Allahü teâlânın korumasındadır.”
“Yağmur ve dere suları ile sulanan yahut kökleri suyu bulan (mahsulât) da uşr (onda bir), âletlerle sulananlarda ise uşrun yarısı (yirmide biri) vardır.”

Kaynaklar
1) Tehzîb-üt-tehzîb; cild-3, sh. 346
2) Hilyet-ül-evliyâ; cild-2, sh. 193, cild-1, sh. 49
3) El-A’lâm; cild-3, sh. 71
4) Vefeyât-ül-a’yân; cild-2, sh. 349
5) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; cild-5, sh. 195

 

Mûsâ Kâzım “rahmetullahi aleyh”

Eshâb-ı Kirâm’ın sohbetinde bulunmakla şereflenen Tâbiîn devrinin yüksek âlimlerinden ve evliyânın büyüklerinden. Oniki imâmın yedincisidir. Ca’fer-i Sâdık’ın oğlu, İmâm-ı Ali Rızâ’nın babasıdır. Resûlullah efendimizin torunu olup, hazret-i Ali ile hazret-i Fâtıma’nın evlâtlarındandır. Hazret-i Hüseyin’in çocuklarından olduğu için “seyyid”dir. Asıl adı, Mûsâ bin Ca’fer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Ali Zeynel’âbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib’dir. Künyesi, “Ebü’l-Hasan” ve “Ebû İbrâhîm”dir. Kâzım, Sâbır, Sâlih, Emîn… gibi birçok lakâbları vardır. En meşhûru “Kâzım”dır. Hilminin (yumuşaklığının) çokluğundan, kendisine kötülük yapanlara dahi kızmayıp bağışladığından, gazâbına hâkim olduğundan “Kâzım” lakâbı verilmiştir.

İmâmlığı yirmibeş sene üç ay sürmüştür. Erkek çocukları, Ali Rızâ, Zeyd, İbrâhim, Ukayl, Hârun, Hasan, Hüseyin, Abdullah Ekber, Abdullah Asgar, Muhammed, Ahmed, Ca’fer, Yahyâ, İshâk, Abbâs, Ebü’l Kâsım, Hamza, Abdurrahman Kâsım, Ca’fer-i Ekber, Cafer-i Asgardır. Kızları ise onsekizdir. Her biri zamanının en çok ibâdet edenleri ve kerîmeleri idiler.

Annesi câriye idi. Adı, “Humeyde-i Berberiyye”dir. Mekke ile Medîne arasında bulunan “Ebvâ” denilen yerde, 128 (m. 745) senesi Safer ayının yirmiüçüncü Pazar günü doğmuştur. 186 (m. 802) senesinde, Bağdâd’ta hapishânede iken vefat etti. Bağdâd’ın on kilometre kuzeybatısında “Kâzımıyye” mahallesinde defin olunmuştur. Bu mahalle Dicle Nehri’nden beş kilometre içerdedir. Büyük ve çok süslü bir türbesi ve hemen yanında büyük bir câmi vardır. Müslümanların en çok ziyâret ettiği türbelerden biridir. İmâm-ı a’zam hazretlerinin türbesi de Dicle kenarındadır.

Mûsâ Kâzım hazretleri yüksek bir âlim ve büyük bir evliyâdır. Din bilgilerinde ictihâd derecesine yükselmişti. Her ilimde imâm, üstâd, büyük bir rehberdi. Çok ibâdet ederdi. Geceyi hep namazla geçirirdi. Bu hâllerinden dolayı, kendisine “Sâlih kul” adını vermişlerdi. Tasavvuf ilminde, ehl-i sünnetin gözbebeğidir. Bu ilme ait ma’rifetleri, isteyen müslümanların kalblerine akıtan bir kaynaktır. Resûlullah efendimiz üç vazîfesinden biri de, tasavvuf ma’rifetlerini bilgilerini öğretmek ve kalblere yerleştirmekti. Bu vazîfeyi; kendisinden sonra dört halifesi tam olarak yerine getirdiler. Dört halifeden sonra İslâmiyet her yere yayılmış ve müslümanların sayısı çoğalmıştı. İslâm âlimleri, Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” vazîfelerini yerine getirmekte aralarında vazîfe taksimi yaptılar. Kelâm (akâid, imân) bilgilerini “Mütekellimîn” adı verilen âlimler yaydılar, öğrettiler. Fıkıh ya’nî amel, ibâdetleri ve işleri öğreten âlimlere “Fukahâ” denildi. Tasavvuf bilgilerini de oniki imâm ve diğer tasavvuf âlimleri öğretip kalblere akıttılar. Oniki imâmın her biri, ehl-i sünnet i’tikâdındaki müslümanların gözbebeği olmuştur. Onları ve bu aileye mensûb olanların hepsini sevmeyi, dünyâ ve âhıret seâdetlerinin sermâyesi bilmişlerdir.

Mûsâ Kâzım hazretleri, hadîs-i şerîf ilminde sika (güvenilir) bir râvidir. Büyük bir hadîs imâmıdır. Oğulları Ali Rızâ ve İbrâhim, İsmâil, Hüseyin ile kardeşleri Ali ve Muhammed, Ondan hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. Resûlullah’a kadar varan bir rivâyet ile bildirdiği bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

“Yemekten önce el yıkamak, fakirliği yok eder. Yemekten sonra yıkamak da, üzüntüyü giderir…”

Mûsâ Kâzım hazretlerinin yaşadığı devirde, Ehl-i beytten olanlara maalesef birçok haksızlıklar yapılmıştır. Zamanın sultanları tarafından birkaç kerre hapse atılmış ve hapiste iken vefat etmiştir. Halbuki dünyâya düşkün değildi. Zühd ve takvâsı çoktu. Affı ve ihsânı, kerem ve cömertliği ile meşhûrdur. Medîne-i Münevvere’de otururdu. Siyâsete hiç karışmadığı halde Abbasî halifelerinden Muhammed Mehdî kendisini Medîne’den Bağdâd’a getirterek hapsetmiş, bir müddet sonra hazret-i Ali’yi rüyasında görüp, kendisine Kur’ân-ı kerîmde Muhammed sûresindeki 22. âyet-i kerîmeyi okuyarak, (Ey Muhammed demek ki, idâreyi ele alırsanız, hemen yeryüzünde fesat çıkaracak ve akrabalık bağlarını kesip atacaksınız) hitâb ettiğinden, hemen Mûsâ Kâzım’ı (rahmetullahi aleyh) hapisten çıkararak, kendisine ve evlâtlarına karşı isyan etmeyeceğine yemin etmesini teklif etmiş, İmâm-ı Mûsâ Kâzım da, “Bu işi asla yapmam ve şânıma da yakıştırmam” buyurunca, doğru söylediğini tasdîk etmiş ve bu teminatın üzerine, Medîne’ye dönmesine izin vermişti. Sonra halife Hârun Reşîd, 179 (m. 795) yılında Umre’den dönerken, Medîne’ye uğramış, İmâm hazretlerini yanına alıp Bağdâd’a getirmiştir. Ardı arkası kesilmeyen hadîselerin yatışması sona erdirilmesi düşüncesi ile Onu tekrar hapsettirmiştir. “Bağdâd Târihi” kitabının yazarı Hatîb’in rivâyetine göre, ölünceye kadar hapiste tutmuştur. Diğer bir rivâyete göre, Hârun Reşîd de gördüğü korkulu bir rüya üzerine, Onu hapishâneden çıkarıp, Medîne’ye göndermişti. Ancak Bağdâd’ta vefat etmiş olması, Hatîb’in rivâyetini kuvvetlendirmektedir. Hattâ zehirletilerek vefat ettiği de rivâyet olunur. Yedi sene zindanda kaldı.

Hasiphânede iken Hârun Reşîd’e yazdığı mektûbta şöyle dedi: “Benden belâ ve musîbet son bulmıyacak, buna karşılık, sen de dâima rahat ve genişlik içerisinde olacaksın. Yalnız şunu unutma ki, sonu gelmiyen âhırete sen de, ben de gideceğiz.”

Yahyâ bin Hâlid Bermekî tarafından hurma içinde zehir verilerek öldürüldüğü rivâyet olunmaktadır. Zehir verildiği gün Mûsâ Kâzım hazretleri, “Bana bugün zehir verdiler. Yarın vücûdum sararacak, sonra yarısı kızaracaktır. Ertesi gün de siyah olacaktır. O zaman vefat ederim” buyurmuştur. Dedikleri aynen olmuştur.

Mûsâ Kâzım’ın (rahmetullahi aleyh) hayatı, faziletlerle, üstünlüklerle dolu, sevdiklerine ibret veren ve yol gösteren kerâmet ve menkıbeleri çoktur. Rûhlara gıda olan sözleri o kadar çoktur ki, bazıları kitaplara geçirilmiş, bazıları da dilden dile, gönülden gönüle akıp gelmiştir.

Onu seven ve Ondan istifâde eden âlimlerden Şakîk-i Belhî “kuddise sirruh” şöyle anlatıyor:

“Hacca gidiyordum. Fâriziyye’ye vardım, orada, güzel yüzlü, buğday benizli, yün elbiseli, başı sarıklı ve ayağında nalını bulunan bir genç gördüm. İnsanlardan ayrı bir yerde yalnız oturuyordu. Kendi kendime, “Bunun tasavvuf talebesinden olması lâzımdır, bu yolda müslümanlardan ayrı duruyor, gidip biraz ağır konuşayım da bu işten vaz geçsin” dedim. Yanına yaklaşınca, bana: “Ey Şakîk” diye hitâb ederek, “Zandan çok sakınınız, zira bazı zanlar günâhdır” Hucurât sûresi 12. âyet-i kerîmesini okudu. Bir tarafa doğru gitti. Kendi kendime, “Bu bir sâlih kişi olmalı, adımı ve kalbimdekini bildi” dedim. Arkasından, helâllaşayım diye gittim. Ne kadar hızlı yürüdüysem yine yetişemedim. Başka bir konak yerinde onu yine gördüm. Namaz kılıyordu. Bütün a’zâları titriyor, gözlerinden yaşlar akıyordu. Namazını bitirsin de helâllaşayım dedim. Namazını bitirdi. Yanına yaklaştım. Bana, “Ey Şakîk” diyerek; “Ben tövbe eden, imân edip sâlih ameller işleyen ve sonra doğru yolu bulan kimseleri elbette af ederim” Taha sûresi 82. âyet-i kerîmesini okudu. Beni bırakıp uzaklaştı. Kendi kendime, “Bu genç yüksek bir evliyâ olmalı, ikinci defa ismimi ve kalbimdekini bildi” dedim. Başka bir konak yerinde yine onu gördüm. Bir kuyunun başında, elindeki kısa ipli kova ile su çıkarmak istiyordu. Kova suya düştü. Ellerini kaldırıp, “Yâ Rabbî! Sen benim Rabbimsin, su aşağıdadır. Kuvvet sendedir, su içmek istiyorum” diye dua etti. Kuyudaki su yükseldi. Elini uzatıp kovasını doldurdu. Abdest alıp dört rek’at namaz kıldı. Bir kum yığınına doğru gitti. Eliyle kumları kovanın içine döktü. Çalkalayıp içti. Yanına gidip selâm verdim. Selâmımı aldı. “Hak teâlânın sana ihsân ettiği ni’metlerin fazlasından beni de taamlandır (doyur)” dedim. “Hak teâlânın ni’metleri açık veya gizli her zaman bize gelir. Hak teâlâya hüsn-i zanda bulun” deyip, kovasını bana verdi. Kavrulmuş buğday ile şeker vardı. Ondan daha lezzetli bir şey yememiştim, yedim ve doydum. Mekke’ye gelinceye kadar onu bir daha göremedim. Mekke’de gece yarısı namaza durmuştu. Tam bir huşû’ ile inleyip ağlardı. Bütün gece böyle devam etti. Sabah oldu. Namaz kılıp tavaf edip dışarı çıktı. Arkasında hizmetçiler vardı. İnsanlar etrafına toplandılar. “Bu zât kimdir?” diye sordum, “Mûsâ bin Ca’fer bin Muhammed bin Ali bin Hüseyin’dir” dediler. “Yolda bu zâttan şöyle şöyle acâib hâller gördüm” dedim. “Bu acâib hâller bu seyyid için acâib değildir dediler.”

Onu seven Hâlid ez-Zabbâlî şöyle anlatıyor: Halife Mehdî, İmâm Kâzım’ı ilk defa çağırmıştı. Mûsâ Kâzım, bana, yol hazırlığı için çarşıdan bazı şeyler almamı buyurdu. Yüzüme baktı ve: “Seni üzüntülü görüyorum, ne oldu?” diye sordu. Ben de, “Niçin üzülmiyeyim, bir zâlimin yanına gidiyorsunuz, sonunuzun da ne olacağı belli değildir” dedim. “Hiç korkma, falan ay, falan günde geri döneceğim. Akşamleyin beni beklersin” buyurdu. Ay ve günleri sayıyordum. Buyurduğu gün geldi. Güneş batmasına az kalmıştı. Kimse gelmedi. Şeytan da içime vesvese düşürdü. Kalbimde bir şüphe uyanmasından korkuyordum. Çok sıkıldım. O sırada Irak tarafından bir karaltı göründü. Mûsâ Kâzım hazretleri bir katıra binmişti. “Ey falan!” diye seslendi. “Buyurun efendim buradayım” dedim. “Az kalsın, kalbine şüphe geliyordu değil mi?” buyurdu. “Evet öyle olacaktı” dedim. Sonra, “Allahü teâlâya hamd olsun ki, bu zâlimden kurtuldun” dedim. “Beni bir daha oraya götürecekler o zaman kurtulamıyacağım” buyurdu.

Menkıbeleri çeşitli kitaplarda toplanmıştır. “Nûr-ül-Ebsâr”da anlatılan menkıbelerden bazıları şunlardır:

Birgün Mûsâ Kâzım hazretlerinden, zamanın halifesi Hârun Reşîd sordu:

“Sizler, kendinizin ehl-i beytten olduğunuzu söylüyor ve Resûlullah’ın zürriyetindeniz diyorsunuz. Halbuki aslında biz dedem Abbâs’dan (rahmetullahi aleyh) dolayı Resûlullah’ın soyundanız, siz de hazret-i Ali’nin evlâtlarısınız. İnsanların nesebi ve soyu baba ile devam eder.”

Cevabında buyurdu ki:

“Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde En’âm sûresi 84. âyet-i kerîmesinde buyuruyor ki, “İbrâhim Peygamberin zürriyetinden olan Dâvûd, Süleymân, Eyyûb, Yûsuf, Mûsâ ve Hârun!. Biz iyileri böylece mükâfatlandırırız. Ve ey Zekeriyya ve Îsâ.” Bu âyet-i kerîmede Îsâ aleyhisselâm, İbrâhim aleyhisselâmın soyundan sayılıyor. Halbuki Îsâ’nın babası olmadığı, herkes tarafından bilinmektedir. Bununla birlikte annesi tarafından İbrâhim aleyhisselâmın zürriyetinden sayılmaktadır. Öyleyse, bizler de annemiz Fâtıma’tüz-Zehrâ “radıyallahü anhâ” tarafından Resûlullah efendimizin soyundan sayılırız.”

Mûsâ Kâzım hazretlerini sevenlerden Medâin şehrindeki Îsâ isminde bir zât şöyle anlatıyor: Hacca gitmiştim. O sene Mekke’de kaldım. Sonra, bir sene de Medîne’de kalayım diyerek oraya gittim. Musalla denilen yerde Ebû Zer-i Gıfârî hazretlerinin evi yanında bir yer kiraladım. Orada devamlı Mûsâ Kâzım’ın (rahmetullahi aleyh) ziyâretine gidiyordum. Yağmurlu bir geceydi, yanında oturuyordum. Birdenbire, bana dediler ki, “Ey Îsâ, kalk evine yetiş! Evin, eşyalarının üzerine yıkıldı” koşarak evime geldim. Baktım ki, gerçekten ev yıkılmış, eşyalar altında kalmıştı. Birkaç işçi tuttum. Bütün eşyalarımı noksansız olarak enkazlar altından çıkardım. Yalnız abdest almak için kullandığım bir ibriğim kayboldu. Ertesi gün İmâm-ı Mûsâ Kâzım’ın (rahmetullahi aleyh) yanına geldim. Bana buyurdular ki, “Eşyalarından kaybolan bir şeyin var mı?” Ben de, “Hayır efendim, yalnız abdest alırken kullandığım ibriğim kayıp!” İşte o zaman başlarını aşağıya indirip gözlerini yumdular. Bir müddet bekledikten sonra, başlarını kaldırıp bana dediler ki, “Sen bir gün önce ev sahibinin helasına gitmişsin ve bakracı da orada unutmuşsun? Şimdi git, ev sahibinin hizmetçisinden iste, sana versinler!” Ben de hemen koşarak geldim. Ev sahibinin hizmetçisinden ibriğimi istedim. O da, getirip teslim etti.

Abdullah bin İdris bin Senem’in rivâyeti de şöyledir: Hârun Reşîd, bir gün veziri Ali bin Yektîn’e çok güzel elbiseler hediye etmişti. Bunların arasında, siyah ibrişimle dokunmuş, altın yaldızlı gömlek en iyisiydi. Padişahlara mahsûs bir elbiseydi. Ali bin Yektin, Mûsâ Kâzım hazretlerini çok sevdiği için bir miktar daha mal ilâve ederek hepsini Mûsâ Kâzım’a (rahmetullahi aleyh) gönderdi. Gömlekten başka bütün hediyeleri kabul ettiler. Gömleği geri gönderip, bunu saklamasını, bir gün lâzım olacağını söylediler. Birgün Ali bin Yektîn, kölelerinden birine kızıp kovdu. O köle, Hârun Reşîd’e gidip, “Benim efendim Mûsâ Kâzım’ı imâm edinmiştir. Ona çok mal gönderiyor, hattâ sizin ona ikrâm ettiğiniz ibrişimli altın yaldızlı gömleği bile hocasına gönderdi” dedi. Hârun Reşîd, kızıp Ali bin Yektîn’i çağırttı, “Sana giydirdiğim gömleği ne yaptın?” diye sordu. Ali bin Yektîn, “Bendedir ey mü’minlerin emîri!” dedi. Hârun Reşîd, hemen getirmesini istedi. O da kölelerinden birisini çağırıp, “Benim sarayımda falan odaya git, anahtarını falandan iste, odada bir sandık vardır. Kapağını aç, içinde mühürlü bir kutu göreceksin. O kutuyu getir” dedi. Kölesi derhal kutuyu getirdi. Kutuyu açınca, içindeki gömleği gördüler. Güzel kokular da sürülmüştü. Hârun Reşid’in öfkesi geçti. Ali bin Yektîn’e, “Bunu yerine gönder, hatırını da hoş tut! Bundan sonra senin hakkında söylenen sözlere aldırmam. Bu elbise yanında olmasaydı, seni cezalandıracaktım. Fakat işin doğrusu meydana çıktı. Bundan sonra, bir şeyi araştırmadan hakkında hüküm vermeyeceğim” dedi. Başka hediyeler ve ihsânlarda bulunarak gönderdi. Fesatlık yapan köleye de gereken cezası verildi.

İshâk bin Ammâr şöyle anlatıyor: “Mûsâ Kâzım, Hârun Reşîd tarafından hapsedildiği zaman, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin iki talebesi olan Ebû Yûsuf ile Muhammed Şeybânî (r.aleyhima) ziyâretine gitmişlerdi. Maksatlarından biri de ilmi hakkında bilgi sahibi olmaktı. İlminden sorup denemek istiyorlardı. Tam o sırada hapishânenin nöbetçisi yanına geldi ve; “Ey mübârek efendim, bugünkü nöbetim bitti. Yarın dönüşümde, bir ihtiyâcınız varsa, getireyim” dedi. İmâm-ı Mûsâ Kâzım, “Bir ihtiyâcım yoktur” dediler. Sonra, Ebû Yûsuf ile Muhammed Şeybânî’ye dönerek, “Ben bu adama hayret ediyorum. Yarın döneceğini zan ediyor ve ihtiyâçlarımı soruyor. Halbuki onun eceli gelmiştir ve yarın ölecektir” buyurdular. İmâm-ı a’zam hazretlerinin iki talebesi de, Mûsâ Kâzım’ın böyle söylemesine hayret ettiler ve: “Biz, bu zâtı zâhiri ilimlerden imtihan etmek istedik. Bu ise, bâtınî ilimden bize haber veriyor. Bunun bu sözünü deneyelim” diyerek kalkıp gittiler. Adamın evine yakın bir yere nöbetçi koydular ve ona, “Bu evde birşey gördüğün zaman, gelip bize haber ver!” dediler. Gece yarısında evde bir ağlama sesi yükselmeğe başladı. Nöbetçi gelip hemen haber verdi. İmâm-ı Ebû Yûsuf ile Muhammed Şeybânî geldiği zaman ev sahibinin öldüğünü gördüler. Mûsâ Kâzım hazretleri için olan hayretleri ve Onun büyüklüğü hakkında zanları bir kat daha arttı.

Muhammed bin Abdullah el-Bekrî: “Borç istemek için Medîne-i Münevvere’ye gelmiştim. Bana bu husûsta yardımcı olabilecek bir kişiyi çok aradım fakat bulamadım. En sonunda yorulup, kendi kendime: Ebü’l-Hasen Mûsâ bin Ca’fer’e gitsem, durumumu ona anlatsam, iyi olur. Belki birşeyler elde ederim, diye düşündüm. Kararımı verip, “Negamâ” denilen yerdeki bahçesinde onu buldum. Beni görünce küçük bir hizmetçisi ile yanıma geldi. Elinde bir kalbur, kalburun içinde hurma vardı. O ve ben hurmadan yedik. Sonra bana bir ihtiyâcım olup olmadığını sordu. Ona durumumu olduğu gibi anlattım. Bunun üzerine içeri girdi. Az sonra yanıma geldi. Hizmetçisine sen git, dedi. Elini elime uzattı. Bana bir kese verdi. İçinde üçyüz dinar vardı. Sonra kalkıp, gitti. Ben de bineğime binip, oradan ayrıldım.”

Mûsâ Kâzım hazretleri çok cömert idi. Birisi ona devamlı içerisinde dinar bulunan keseler gönderiyordu. Bu keselerin içerisinde, bazan üçyüz, bazan dörtyüz, bazan ikiyüz dinar bulunuyordu. Mûsâ Kâzım hazretleri eline geçen bu dinar keselerini yanında biriktirmez, onları Medîne-i Münevvere fakirlerine dağıtırdı.

Yahyâ bin Hasen anlattı: “Medîne-i Münevvere’de birisi Mûsâ Kâzım hazretlerine eziyet edip kırıcı sözler söylüyordu. Onu sevenler, ona devamlı “Bize izin ver, şuna bir haddîni bildirelim” diyorlardı. Fakat Mûsâ Kâzım hazretleri böyle bir işe teşebbüsten onları şiddetle men ediyordu. Bir gün, kendisine hakarette bulunan şahsın nerede olduğunu sordu. Medîne-i Münevvere’nin civarında bir yerde olduğunu, söylediler. Mûsâ Kâzım, bineğine binerek, onun tarlasının olduğu yere gitti. Onu orada buldu. Tarla’ya katırı ile girdi. O şahıs ona, “Tarlaya basma” diye bağırdı. Mûsâ Kâzım onun yanına kadar geldi. Yanına oturdu. Ona, “Ne kadar zararın oldu?” deyince, o şahıs “Yüz dinar” deyip, “Sen kaç dinar umuyordun?” diye sordu. Mûsâ Kâzım “Bilmiyorum. Gaybı ancak Allahü teâlâ bilir. Ne kadar, zarara uğradığını bilmediğim için sana, (Ne kadar zararın olduğunu tahmin ediyorsun?) diye sordum.” Bu söz üzerine o şahıs, “Öyleyse, ikiyüz dinar istiyorum” dedi. Mûsâ Kâzım ise ona üçyüz dinar verdi. Mûsâ Kâzım’a daha önce hakaretlerde bulunan o şahıs, onun bu cömertliği ve ihsânına hayran kaldı. Kalkıp, Mûsâ Kâzım hazretlerinin başını öptü ve sonra birbirinden ayrıldılar. Mûsâ Kâzım (rahmetullahi aleyh) oradan ayrılınca, Mescid-i Nebevî’ye (Resûlullah efendimizin mescid-i şerîfine) gitti. Yine orada o şahısla karşılaştı. Fakat kendisini seven yakınları onu orada görünce, hemen üzerine yürümek istediler. Fakat Mûsâ Kâzım hazretleri onlara: “Hangisi hayırlı; sizin yaptığınız mı, yoksa benim istediğim mi? Ben ona yakınlık göstermek sûretiyle ıslâh olmasını düşünmüştüm” dedi.

Kızkardeşi onu şöyle anlatır: “O yatsı namazını kıldığı zaman, Allahü teâlâya hamd eder ve dua eder, bu hâli gece bitinceye kadar devam ederdi. Gece bitince, tekrar kalkar, Sabah namazını kılardı. Sonra, bir miktar, zikir ile (Allahü teâlâyı anmakla) meşgul olur, bu durumu güneş doğuncaya kadar devam ederdi. Sonra, kuşluk vaktine kadar oturur. Daha sonra hazırlanır, dişlerini misvaklar, zevâl öncesine, kadar uyur. Uykudan, uyanınca, abdest alır, ikindiye kadar namaz kılar, namazı bitirince, kıbleye doğru dönerek, akşam namazına kadar Allahü teâlâyı zikrederdi. Sonra tekrar, akşam ile yatsı arası namaz kılardı. Bu onun hergünkü âdeti idi.”

Mûsâ Kâzım hazretleri, Resûlullah efendimizin yüksek nesebine sahip olan Ehl-i beytin en büyüklerindendir. Nûrlu kalbine akıp gelen ilmin ve feyizlerin çokluğu, akıl ve dil ile anlatılamaz. İnce ma’rifetleri bildiren sözleri, nükte ve latifeleri çok meşhûrdur. Hikmetli sözlerinden biri şöyledir: Buyurdular ki: “Arkadaşlık ettiğin biri, önceleri hâli hâline uyar, sonraları kalbine sıkıntı verirse, hemen kendine bak! Kendi eğriliğini anlarsan, hemen tövbe et. Doğru olduğunu anlarsan, bilesin ki, o arkadaşın yoldan sapmıştır. Bu durumda dur, biraz düşün. Hemen ondan ayrılma! Onu yalnız başına bırakma. Cenâb-ı Hak tarafından bir düzelme gelinceye kadar bekle.”

Rivâyet edilir ki, Mûsâ bin Ca’fer el-Hâşimî (Mûsâ Kâzım) hazretleri Mescid-i Nebevî’ye girip, gecenin ilk vaktinde secdeye vardı. Secdede şöyle dediği duyuldu: Yâ Rabbî! Günâhım çok, fakat senin affın büyük. Bunu sabaha kadar tekrar etti.”

Kaynaklar
1) Câmi’u kerâmât-il-evliyâ; cild-2, sh. 269
2) Vefeyât-ül-a’yân; cild-5, sh. 308-310
3) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; cild-3, sh. 244
4) Hadâikul-verdiyye; sh. 40
5) El-A’lâm; cild-7, sh. 321
6) Nûr-ul-ebsâr; sh. 142
7) Târîh-i Bağdâd; cild-13, sh. 27
8) Sıfat-üs-safve; cild-1, sh. 103
9) Mîzân-ül-i’tidâl; cild-3, sh. 201
10) El-Bidâye ven-Nihâye; cild-10 sh. 183
11) Tehzîb-üt-tehzîb; cild-10, sh. 340
12) Kâmûs-ul-a’lâm; cild-6, sh. 4478
13) Seâdet-i Ebediyye; sh. 1049
14) Eshâb-ı Kirâm; sh. 364
15) Şevâhid-ün-nübüvve; cüz-7, sh. 19

Ma’rûf-i Kerhî

Evliyânın büyüklerinden. Adı Ma’rûf bin Fîrûz olup künyesi Ebû Mahfûz’dur. Doğum târihi kesin olarak bilinmemektedir.
200 (m. 815) senesinde Bağdâd’ta vefat etti.
Bağdâd’ın Kerh beldesinden olduğu için Kerhî denilmiş olup, Ma’rûf-i Kerhî olarak tanınmış, Sofıyye-i aliyyenin büyüklerindendir. Tasavvufta örnek, Hak teâlâya giden yolun rehberi, çeşit çeşit latîfelerle seçilmiş, zamanındaki âşıkların efendisi idi.

İranlı hıristiyan bir anne ve babanın çocuğu iken, hıristiyanlığı öğrenmesi için bir rahibe gönderilmişti. Kardeşi Îsâ Onun İslâma gelişini şöyle anlatmaktadır: “Ben ve kardeşim Ma’rûf bir okula gidiyorduk. Hıristiyan idik. Hıristiyan hoca (râhib) çocuklara (Hâşâ) Allahü teâlâ üçtür. Baba, Oğul, Rûh’ül-kudûs derdi. Kardeşim Ma’rûf, Allah birdir birdir diye bağırırdı. Râhib Onu her tarafı yara bere içerisinde bırakacak şekilde döverdi. Bu böyle devam etti. Nihâyet bir gün her tarafını parçalar şekilde dövünce kaçtı. Ve bir daha dönmedi. Bunun üzerine annem Ona olan sevgisinden hergün gözyaşı dökerdi. “Eğer Allahü teâlâ oğlumu geri gönderirse, o hangi dinde ise ben de o dine tâbi olacağım” derdi. Annesi böyle ağlayıp gözleri yolları beklerken, evden kaçan Ma’rûf-ı Kerhî kendi hâlini şöyle anlatmaktadır: “Ayaklarım şişmiş, elbiselerim parçalanmış bir halde Kûfe’ye geldim. Âdetim mescidlerde kalmaktı. Burada da mescide gittim. Orada mübârek, yüzü nûr saçan bir zâtın etrafında bir kısım insanlar halka olmuşlar ve onun anlattıklarını dinliyorlardı. Cemâat o zâtı öyle dinliyorlardı ki, sanki başlarının üzerinde kuş vardı. O zâta yaklaştım ve dinledim. Şöyle diyordu: “Kim Allahü teâlâdan tamamen yüz çevirirse, Allahü teâlâ da ondan tamamen yüz çevirir. Kim kalbiyle Allahü teâlâya kavuşmayı arzu eder ve Ona koşarsa: Allahü teâlâ onu rahmetiyle karşılar. Bütün herkesin kalbinde Onun muhabbeti hâsıl olur, Ona gelirler. Derdlere ve belâlara sabır eden kimseye de rahmetini ihsân eder.” Bu zât Muhammed İbni Semmâk idi. Onun bu sözleri kalbime çok tesir etti ve beni yaratan Allahü teâlâya yöneldim. Benim gizli ve açık her şeyimi bilen, Ona kavuşmağı istedim. Allahü teâlâ da duamı kabul buyurdu. Bu sırada İbni Semmâk aniden sustu. Sonra insana çok tesir eden bir sesle “Bağdadlı genç nerede?” diye sordu. Oradaki cemâat bana baktı. Çünkü orada benden başka yabancı yoktu. Beni Şeyh İbn-i Semmâk’a götürdüler. İbn-i Semmâk başımı okşadı ve: “Merhaba ey Rabbini arayan kişi. Merhaba ey Allah’ın sevgisine ve muhabbetine kavuşan kişi” dedi. Bu sözleri işitince, babama beni kötüleyen rahibi hatırladım ve ağlamaya başladım. Bunun üzerine “Sen ağlıyor musun?” dedi: “Evet efendim” dedim ve rahibin sözünü hatırladım. Çünkü o rahib hep hakaret ederek beni babama kötülerdi. Tam bu sırada “Rahibin sözü mü?..” diye sordu. Ben buna çok hayret ettim. Bunu nasıl biliyordu. “Evet” dedim. Bana “Allahü teâlâya dua et. Senin duan müstecâbtır (kabul olur)” buyurdu ve ben de Allahü teâlâya dua ettim. Daha sonra öğrendim ki, râhib de müslüman olmuş ve sâlih mü’minlerden olmuş. Sonra İbni Semmâk beni İmâm-ı Ali Rızâ’ya götürdü. Durumu Ona anlattı ve Onun elinde müslüman oldum.”

Müslüman olan ve ilim tahsil eden Ma’rûf-ı Kerhî, uzun seneler sonra memleketine döndü. Büyük bir sabırla onu bekleyen annesi bağrına bastıktan sonra hangi din üzeresin diye sordu. Ma’rûf, İslâm dîni üzereyim deyince annesi, “Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlühü.” diyerek imân ile şereflendi. Bunun üzerine bütün aile müslüman oldu.

Ma’rûf-ı Kerhî dînin emirlerini gözetmekte, ibâdette, haram ve şüphelilerden kaçmada çok meşhûr olmuştu. İmâm-ı Ali Rızâ’nın hizmetinde bulunmuş, Onun çocuklarıyla beraber yaşamış ve ehl-i beytten bilinmiştir. İmâm-ı Ali Rızâ (rahmetullahi aleyh) “Ma’rûf, huy ve muhabbet bakımından ehl-i beyttendir. Fakat ırk ve neseb bakımından değil. Muhakkak o kerem ve izzet bakımından, Selmân-ı Fârisî’nin ceddimize ilhak edilip ehl-i beytten sayıldığı gibi, O da bize dâhil edilmiştir.

Ma’rûf-ı Kerhî, Dâvûd-i Tâî hazretlerinden feyz almış olup; büyük velilerden Sırrî-yi Sekâtî de, Ma’rûf-ı Kerhî’den ders ve feyz alarak yetişti. Hârun Reşid ile aynı zamanda yaşadı. Muhaddis olup, zamanının meşhûr hadîs âlimlerinden hadîs dinlerdi.

Ma’rûf-ı Kerhî, Bekir bin Huneys, Rabi’ bin Sabîh ve bir çok âlimden hadîs öğrendi. Halef bin Hişâm, Zekeriyyâ bin Yahyâ el Mervezî, Yahyâ bin Ebî Tâlib ve bir çok hadîs âlimi de Ma’rûf-ı Kerhî’den hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir.

Ma’rûf-ı Kerhî (rahmetullahi aleyh) Bağdâd’ın imâmı ve zahidi lakabını aldı. Dinde imâm olup, fıkıh, hadîs, tefsîr ve kelâm ilimlerinde büyük âlimdir. Bütün bu ilimlerde hüccet (senet) idi. İctihâd makamına erişmişti.

Abdülazîz bin Mansûr diyor ki: Babamdan işittim: “Biz Ahmed bin Hanbel ile beraber idik. Ma’rûf-ı Kerhî’den bahsedildi. Orada olanlardan bazıları Onun ilmi zayıfdır dediler. Bunun üzerine Ahmed bin Hanbel (rahmetullahi aleyh) “Böyle konuşmayın. Siz Ma’rûf’un kavuşmuş olduğu ilimden bir şeye kavuşabildiniz mi?” diye cevap vererek onları susturmuştu. Ahmed bin Hanbel ve Yahyâ bin Mûîn, Ma’rûf-ı Kerhî’ye müracaat ederler ve bir çok mes’eleleri Ondan öğrenirlerdi.”

Yahyâ bin Muin ve Ahmed bin Hanbel, Ma’rûf-ı Kerhî’nin (rahmetullahi aleyh) yanına geldiler. Yahyâ bin Muin, Ma’rûf-ı Kerhî’ye: Secde-i Sehv’i sormak istiyordu. Ahmed bin Hanbel Yahyâ’ya “Sus” dedi. Fakat o susmadı ve “Yâ Ebel-Mahfûz, Secde-i Sehv hakkında ne dersin?” diye sordu. Ma’rûf-ı Kerhî, “Kalbin namazdan gâfil olup, namazdan başka bir şeyle meşgul olmasından dolayı bir cezadır” deyince; Ahmed bin Hanbel (rahmetullahi aleyh) “Bu ne güzel ve ne manâlı bir cevaptır” buyurdu.

Kerâmet ve menkıbeleri çoktur. Cömertlik ve kerem sahibi olup, sağlığında ve vefatından sonra da yardım yapan dört büyük velîden biridir. Bunlar Ahmed bin Hanbel, Ma’rûf-ı Kerhî, Bişr-i Hafî ve Mansûr bin Ammâr’dır.

Ma’rûf-ı Kerhî’ye, “Muhabbet nedir?” diye sordular. Cevaben buyurdu ki:

“Muhabbet, öğrenmek ve öğretilmekle elde edilen bir şey değildir. Ancak Allahü teâlânın bir ihsânı ile elde edilir.”

Buyurdu ki, “Kulun mâlâya’nî (boş ve fâidesiz) konuşması, Allahü teâlânın onu zelîl ve yalnız bırakmasının alâmetidir.”

“Tasavvuf, hakîkatları almak ve halkın elinde olan dünyâ malından ümidini kesmektir, uzaklaşmaktır.”

“Evliyânın üç alâmeti vardır: Düşüncesi Hak ola, işliyeceği işi Hak ile işleye, meşguliyeti dâima Hak ile ola.”

“Üstün olmak sevdasında olan, ebedî olarak felah bulmaz, kurtulamaz.”

“Sualsiz ve karşılıksız vermeğe çalış.”

“Allahü teâlâ bir kuluna iyilik murâd ederse; hayırlı amel kapısını açar, söz kapısını kapar. Kişinin işe yaramaz söz konuşması bedbahtlıktır. Kötülük murâd ettiğinde bunların aksini yapar.”

“Amelsiz Cennet’i istemek ve emir olunduğunu yapmadan rahmet ummak, cahillik ve ahmaklıktır.”

“Sâlihler için çokluğun, sıddîklar için azlığın önemi yoktur.”

“Dilini (başkalarını) kötülemek ve aşağılamaktan koruduğun gibi, medhetmekten de koru.”

“İlim sahibi, ilmiyle âmil olduğu takdîrde, bütün mü’minlerin kalbi onun olur” (ya’nî bütün mü’minler onu sever).

“Ma’rûf-ı Kerhî (rahmetullahi aleyh) bir gün namaz kılmak için ikâmet okudu ve sonra Muhammed bin Ebî Tevbe’ye öne geçip namaz kıldırmasını istedi. Kendisi imâm olmadı, müezzinlik yaptı. Muhammed bin Ebî Tevbe imâmlık yapmaktan çekindi ve Ma’rûf-ı Kerhî’ye “Eğer bu namazı kıldırırsam başka namaz kıldırmam” dedi. Ma’rûf-ı Kerhî bu sözü beğenmedi ve “Nefsinden konuşuyorsun. Başka bir namaz kıldıracağını düşünmek (başka bir namaz vaktine kadar yaşayacağım diye konuşmak) tûl-i emel (uzun arzu) sahibi olmaktır. Tûl-i emel sahibi olmaktan Allahü teâlâya sığınırız. Çünkü tûl-i emel, hayırlı amel yapmaya mâni olur” buyurdu.

“Dünyâ dört şeyden ibârettir: Mal, söz, uyku ve yemek. Mal; insanı Allahü teâlâya isyan ettirir. Söz, insanı Allahü teâlâdan oyalar. Uyku, insana Allahü teâlâyı unutturur. Yemek ise insanın kalbini katılaştırır” buyurdu. Sırrî-yi Sekâtî buyurdu ki: Ma’rûf-ı Kerhî’yi şöyle söylerken işittim: “Kim kibirli olur, kendini büyük görürse Allahü teâlâ onu yere vurur, kim Allahü teâlâ ile münâzea ederse (karşı gelirse) Allahü teâlâ ona gazâb eder. Kim Allahü teâlâya hîle yapmaya kalkarsa, O Allahü teâlâya boyun eğer (hilesinden vazgeçer). Kim Allahü teâlâya tevekkül eder Ona sığınır ve güvenirse; Allahü teâlâ onun yardımcısı olur. Kim Allahü teâlâya tevâzu’ ederse Allahü teâlâ onu yükseltir.” Ma’rûf-ı Kerhî’ye “Dünyâ sevgisi kalbden nasıl çıkar?” diye sorulduğu zaman buyurdu ki, “Allahü teâlâya karşı hâlis sevgi, tam bir muhabbet ve hüsn-ü muâmele ya’nî Allahü teâlânın râzı olduğu işleri yapmak ve men ettiklerinden sakınmak ile” cevâbını verdi.

Mertliğin alâmeti üçtür. “Hilafsız tam bir vefa, istenmeden vermek ve kendisine cömertlik, iyilik yapılmadan başkalarını medh etmek” buyurdu. Bir adam Ma’rûf-ı Kerhî hazretlerine gelerek “Ey efendim. Benim Allahü teâlâya nasıl kavuşacağımı bana öğretir misin?” dedi. Ma’rûf-ı Kerhî onun elinden tuttu ve padişahın kapısına getirdi. Kapının önünde ayağı kırık duran bir adam buldular. Soru soran zâta o kimseyi gösterip “İşte bunun gibi olursan Allahü teâlâya vâsıl olursun” buyurdu. Bununla, ayağının ikisi de kırık bir köle, efendisinin kapısının önünde nasıl durur hiçbir yere ayrılmazsa; bir kul da Allahü teâlânın kapısında her an bekler. Hiç ayrılmaz ve isyan etmezse, Allahü teâlâya kavuşur demek istedi. Bir kimse gelip kendisinden kalbinin yumuşaması için dua etmesini istedi ona; “Ey kalbleri yumuşatan Allah’ım! Ölüm benim kalbimi yumuşatmadan sen benim kalbimi yumuşat” diye dua et buyurdu. Sırrî-yi Sekâtî hazretleri “Kavuştuğum bütün ni’metlere Ma’rûf-ı Kerhî hazretlerinin bereketiyle kavuştum” buyurdu.

Buyurdular ki: “Dişi hayvana bile bakmaktan sakınınız.”

“Kim öldükten sonra unutulmak istemezse, güzel (amel) işlesin ve isyan etmesin.”

“Allahü teâlâ mü’minlerden bir zümreyi kabirlerinden kanatlı olarak diriltir. Sur üfürüldüğü zaman kabirlerinden uçarlar. Cennet-i a’lâya koşarlar. Onları melekler karşılar ve onlara “Siz kimsiniz?” derler. Onlar “Mü’minlerdeniz, Ümmet-i Muhammeddeniz, Ümmet-i Kur’ândanız” derler. Melekler “Siz Sırâtı gördünüz mü?” derler. “Hayır” diye cevap verirler. “Siz Haşrı gördünüz mü?” “Hayır.” “Siz Allahü teâlâyı gördünüz mü?” “Biz Onun nûrunu gördük.” “Peki siz dünyâda ne amel yapardınız?” “Biz Ona kulluk ettik. Ondan başka herşeyden yüz çevirdik. Allahü teâlâ bize hesaba çekilecek bir dünyâlık vermedi” derler.”

“Kim mü’min kardeşinin bir aybını örterse, Allahü teâlâ onun bu işinden dolayı bir melek yaratır, Onun elinden tutar ve O melekle beraber Cennet’e girer.”

“Her kim günde üç kere “Allah’ım Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)ümmetini islâh et” diye dua ederse âbidlerden sayılır.”

Kendi kendine dövünür, “Ey nefs hâlis ol ki halâs (kurtuluş) bulasın” buyurur ve ağlardı.

Bağdâd ahâlisi ve bütün müslümanlar tarafından devamlı hürmet edilirdi. Kabri, duaların kabul edildiği hastaların şifâ bulduğu bir yerdir. Duaların kabul edildiği herkes tarafından tecrübe edilmiştir. İmâm-ı Yâfiî de bunu bildirmektedir.

Ma’rûf-ı Kerhî (rahmetullahi aleyh), talebesi Sırrî-yi Sekâtî’ye buyurdu ki: “Eğer Allahü teâlâya dua eder ve birşey istersen, Ona benim ismimi vesîle et, benim hürmetime iste!”

Muhammed bin Hişâm diyor ki: Ma’rûf-ı Kerhî bana “Sana on cümle öğreteceğim; beşi dünyâ, beşi âhıret içindir. Bunlar ile kim dua ederse Allahü teâlâ onun duasını kabul buyurur” dedi. Ben “Yazayım mı?” diye sordum. “Hayır Behr bin Hânis nasıl tekrar tekrar okuyup bana öğrettiyse, sana da tekrar tekrar okuyup öğretirim” dedi. “Dînim için Allah bana kâfidir. Dünyâm için Allahü teâlâ bana kâfidir. Ehemmiyetli işlerim için Allahü teâlâ kerîmdir ve bana kâfidir. Bana haksızlık etmek isteyenlere hilm ve kuvvet sahibi olan Allahü teâlâ kâfidir. Bana kötülük etmek isteyenlere, Şedîd olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Ölüm ânında rahîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Kabir suâlinde raûf olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Hesâb anında kerîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Mîzân ânında latif olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Sırât’ta, kadîm olan Allahü teâlâ bana kâfidir. Kendisinden başka hiçbir ilâh olmayan Allahü teâlâ bana kâfidir. O Arş’ın Rabbidir ve ben Ona tevekkül ederim.”

Muhammed bin Mansûr Tûsî haber veriyor. Bağdâd’ta Ma’rûf-ı Kerhî’nin (rahmetullahi aleyh) huzûruna gittim. Yüzünde bir yara izi gördüm. “Dün burada iken yüzünüzde bir şey yoktu. Bu nedir, bir şey mi oldu?” diye sordum. “Seni ilgilendirmeyen şeyi sorma, sana yarayanı sor” dedi. “Allah aşkına söyle” dedim. Şöyle anlattı; “Bu gece namaz kılıyordum. Mekke’ye gidip Kâ’be’yi tavaf etmek istedim. Su içmek için zemzem kuyusuna gittim. Ayağım kaydı ve yüzüm oraya çarptı. Bu iz ondandır.”

Abdest almak için Dicle’ye gitti. Kur’ân-ı kerîm ve seccadesini namaz kıldığı yerde bıraktı. Bir kadın gelip bunları alıp giderken Ma’rûf arkasından koştu ona yetişti ve yüzünü görmemek için başını eğip “Kur’ân-ı kerîm okuyan çocuğun var mı?” diye sordu. Kadın hayır deyince “Kur’ân-ı kerîmi bana ver seccade senin olsun” buyurdu. Kadın Onun bu güzel hareketine çok şaşırdı. Her ikisini de oraya bıraktı. Ma’rûf-ı Kerhî hazretleri “Seccadeyi al sana helâl ettim” buyurdu. Kadın utanarak hemen oradan uzaklaştı gitti. Ma’rûf-ı Kerhî hazretleri herkese merhamet eder ve herkesin ıslâhı için çalışırdı.

Bir gün, talebeleriyle Dicle kenarındaki bir hurmalıkta oturuyorlardı. Baktılar ki, Dicle’nin yukarısından bir kayık geliyor. Kayıkta bir kaç erkek içki içiyor, nâra atıyorlar. Bu nahoş manzara karşısında talebeleri şöyle söyledi: “Efendim bir dua edin de, Allahü teâlâ bunları bu nehirde boğsun ve insanlar onların zararlarından kurtulsunlar.”

Şöyle buyurdu: “Yâ Rabbî! Sen bu kullarını dünyâda neşelendirdiğin gibi âhırette de neş’elendir.” Talebeleri bu duanın manâ ve sırrını anlamadıklarını söylediler. Bunun üzerine “Benim söylediğimi (Allahü teâlâ) bilir. Bekleyin şimdi sırrı açığa çıkar buyurdu.” O topluluk Ma’rûf-ı Kerhî’yi görünce sazlarını kırdılar, şaraplarını döktüler ve titremeye başladılar. Ma’rûfun el ve ayaklarına kapanıp tövbe ettiler. Ma’rûf-ı Kerhî, “Gördüğünüz gibi herkesin istediği oldu; ne onlar boğuldu, ne de bir kimse onlardan rahatsız oldu” buyurdular.

İbni Merdeveyh şöyle anlatır: “Biz Ma’rûf-ı Kerhî ile beraber oturduk. Onun yüzünden nûr fışkırdığını gördüm. O nûr her tarafa yayılıyor ve aydınlatıyordu.” Kendisine “Yâ Ebâ Mahfûz! Senin suyun üzerinde yürüdüğünü işittim” dedim. Bunun üzerine “Benim asla su üzerinde yürümem diye birşey yoktur. Fakat ben bir tarafa geçmek istediğim zaman, nehrin iki kenarı birleşir ve ben geçerim” buyurdular.

Muhammed bin Muhallid dedi ki: Hasan bin Abdülvehhâb’a Ma’rûf-i Kerhî’nin hayatı okunuyordu. Buyurdu ki: “Ma’rûf-ı Kerhî’nin suyun üzerinde yürüdüğünü söylerler. Eğer bana Onun havada yürüdüğü söylenilse; onu tasdîk ederim.”

Ma’rûfun (rahmetullahi aleyh) bir dayısı şehrin vâlisi idi. Vâli, bir gün şehrin kenar mahallelerini dolaşıyordu. Ma’rûfu gördü. Bir kenarda oturmuş ekmek yiyor, önünde de bir köpek; bir lokma kendi ağzına, bir lokma da köpeğin ağzına koyuyordu. Dayısı, köpekle birlikte yemeğe utanmıyor musun dedi. Utandığım için bu zavallıyı yediriyorum dedi ve başını kaldırıp havadaki bir kuşa seslendi. Kuş uçup geldi, eline kondu ve kanadıyla başını ve gözünü örttü! Ma’rûf: “Allah’tan utanandan herşey utanır.” buyurdu ve dayısı bu hâli görüp, bu sözü işitmekle hem hayret etti, hem de oradan uzaklaştı.

Bir gün abdesti bozuldu. Hemen oracıkta teyemmüm etti. “İşte Dicle, niçin teyemmüm ettiniz” dediklerinde, “Oraya gidinceye kadar acaba yaşayabilir miyim? ölüverirsem abdestsiz olmıyayım” dedi.

Halîl Sayyâd anlatır: Oğlum Muhammed kaybolmuştu. Annesi ve ben şaşkına dönmüştük. Ma’rûf-i Kerhî’ye geldim ve: “Ey Ebâ Mahfûz, oğlum kayboldu, annesinin aklı başından gitti” dedim. “Ne istiyorsun buyurdu?” “Allah’a dua edin de, çocuğumuzu bize iade etsin” dedim. “Yâ Rabbi, gök senin, yer senin, arasındakiler de senin. Muhammed’i gönder” dedi. Şam kapısına geldim. Oğlumu orada gördüm. “Oğlum Muhammed, geldin mi?” dedim. “Şimdi Enbâr şehrinde idim. Birden kendimi burada buldum” dedi.

Âmir bin Abdullah el-Kerhî anlatır: Benim hıristiyan bir komşum vardı. Bir gün bana geldi ve “Ey Ebâ Âmir, benim senin üzerinde komşuluk hakkım vardır. Senden bir ricam var. Beni Allah’ın sevgili bir kuluna bir velîye götürmedin ki, o velî zât Allahü teâlânın bana bir evlât vermesi için dua etsin” dedi. Bunun üzerine bu hıristiyan komşumu Ma’rûf-ı Kerhî’ye götürdüm. Onun işini ve ricasını anlattım. Ma’rûf-i Kerhî de onu İslâm’a davet etti. Müslüman olmasını istedi. Komşum “Yâ Ma’rûf, benim hidâyetim senin elinde değildir. Ancak Allahü teâlâ hidâyet eder, bir kimseyi doğru yola kavuşturur. Ben senden dua istemeğe geldim. Müslüman olmağa gelmedim” dedi. Bunun üzerine Ma’rûf-ı Kerhî ellerini kaldırdı “Allah’ım senden bu kimseye anne ve babasına itaatkâr bir evlât vermeni istiyorum ki, anne ve babası onun elinde müslüman olsun” diye dua etti. Allahü teâlâ duasını kabul etti ve bu kimsenin bir oğlu oldu. Bu çocuk zamanındaki çocuklardan ve akranlarından çok akıllı ve çok zekî oldu. Büyüdüğü zaman babası onu bir rahibe götürdü. Ona hıristiyanlığı ve İncîl’i öğretmesini istedi. Rahib onu önüne oturttu. Kendisine bir yazı tahtası verdi ve benim okuduğumu, söylediğim şeyleri söyle dedi. Bu çocuk “Hayır söylemem, dilim teslisi söylemeye (Allah üçtür demeye) kapalıdır. Kalbim ise Allahü teâlânın sevgisiyle meşguldür” dedi. Rahib “Ey oğlum ben sana bunu sormadım” dedi. Çocuk “Peki neyi sordun?” dedi. Rahib “Ben sana, benden sorup öğrenmek ve anlamak istediğin şeyi sordum” dedi. Bunun üzerine çocuk “Aklımın kabul edeceği, zihnimin ve kalbimin idrak edeceği şeyi bana öğret” dedi. Rahib “Ey oğlum (elif) de” diyerek alfabenin ilk harfini söyledi. Çocuk şiirle şöyle dedi: “(Lafza-i celâlin başındaki) vasıl elifi her kalbi, ezelî ve ebedî sıfatlar sahibi olan sevgiliye (Allahü teâlâya) vasletti, kavuşturdu. Hoca “Oğlum BE de” diye söyledi. Çocuk yine şiirle! “BE, Allahü teâlânın BEKÂ (sonu olmamak) sıfatının harfidir” dedi. Hoca SÂ, CİM, HA ve bütün harfleri söyledi. Çocuk da hepsine manzûm ve o harflerle ilgili Allahü teâlânın sıfatlarını anlatan şiirlerle cevap verdi. Bu cevapları duyunca rahib şaşırıp kaldı. Kalbinde bir ürperti duydu ve kendisini bir titreme aldı. İslâm dîninin dışındaki bütün dinlerin bâtıl olduğunu anladı. Rahibdeki bu değişikliği görünce genç:

Ağlatan, güldüren, öldüren, dirilten bir Allah’a yemin ederim ki,
Onun kapısından başka bir kapıya giden, mutlak zarar etmiştir.
Allah’ın rızâsından başka bir şeyi maksûd edinenler yolunu şaşırmıştır.
Hakîki maksad Allahü teâlânın rızâsıdır. Ondan başkasına gidenlere yazıklar olsun.
Affeden, ihsân eden Allahü teâlâ, Ondan başkasından ne zarar gelir ne fayda.
Hâlık-ı âlem Allah’ım ne a’lâdır, ne alâ kul isyan eder de, yine örter o aliyy-ül a’lâ.
Âlemde kendisinden başka rab olmayan Allah, noksanlıktan münezzeh.
Sever kendisinin emirlerine nehiylerine uyanları ol münezzeh.                              

Beyitlerini söyledi. Rahib işittiği sözler karşısında aklı başından gitti. Bu çocuğun kendinden konuşmadığını ve buna bu hikmetli sözleri söyletenin Allahü teâlâ olduğunu anladı. İşte tam bu sırada içinden gelerek “Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh” diyerek imân etti. Sonra çocuğun elinden tutarak babasına getirdi. Babası oğlunun rahible beraber geldiğini görünce, ona doğru yöneldiler. Rahibe bakınca yüzünde bir nûr parladığını gördü. Rahibe “Oğlumun zekâsını nasıl buldun?” diye sordu. Rahib, “Onun sözlerine kulak ver” dedi. Sonra söylediklerini babasına anlattı. Babası, “Muhtaçlara yardım eden Allahü teâlâya yemin ederim ki, bunlar ondan değildir. Bunlar Ma’rûf-i Kerhî’nin duası bereketiyledir. Onun kerâmetidir” dedi. Sonra “Ey oğlum, senin vasıtanla bizi Cehennem’den kurtaran Allahü teâlâya hamd ederim. Muhakkak ki biz çok kötü bir halde idik, imansız idik” dedi ve Kelime-i şehâdet getirip, imân etti. Daha sonra bütün ailesi de müslüman oldu. Evlerindeki haç işâretlerini kırdılar. Allahü teâlâ, Ma’rûf-ı Kerhî hazretleri vasıtasıyla bunlara hidâyet nasîb etti ve Cehennem ateşinden kurtardı.

Sırrî-yi Sekâtî (rahmetullahi aleyh) anlatır: “Ma’rûf-ı Kerhî’yi rüyamda gördüm. Arşın altında durmuş, gözü açık halde kalmış, hayran, hareketsiz, kendinden geçmiş bir halde idi. Allahü teâlâ, meleklere, bu kimdir? buyurdu. Yâ Rabbî, sen daha iyi bilirsin dediler. Allahü teâlâ: “Bu Ma’rûf’dur. Benim muhabbetimden mest ve hayran olmuştur. Beni görmeyince, kendine gelmez” buyurdu.

Ma’rûf-ı Kerhî, Ramazan ayından başka bir ayda, nafile oruç tutarken Bağdâd çarşısından geçiyordu. İkindi vakti bir sebil su dağıtıcısı, (Benim suyumdan içene Allahü teâlâ rahmet etsin) diye bağırıyordu. Hz. Ma’rûf, sucunun elindeki bardağı alıp içti. Talebeleri dedi ki: “Efendim siz oruçlu değil miydiniz?” “Evet oruçlu idim. Fakat bu su dağıtıcısının duası üzerine nafile orucu bozdum.”

Ma’rûf-ı Kerhî vefat edince, kendisini rüyada gördüler, dediler ki: “Allahü teâlâ, sana ne muâmele eyledi?” “O su dağıtıcısının duası ile daha fazla ihsâna kavuştum” dedi.

Sırrî-yi Sekâtî (rahmetullahi aleyh) anlatıyor: Bir bayram günü hazret-i Ma’rûfu hurma toplarken gördüm ve sordum; “Bunları ne yapacaksın.” “Şu çocuğu ağlarken gördüm ve niçin ağladığını sordum. Bana yetim olup anne ve babasının olmadığını, arkadaşlarının yeni elbiseleri ve oyuncukları olup kendisinin olmadığını söyledi. Şimdi bunları toplayıp satacağım, ağlamayıp oynaması için Ona oyuncak satın alacağım” dedi. Bunun üzerine “Bu işi bana bırak” deyip çocuğu alıp götürdüm. Yeni güzel elbiseler ve oynaması için bir oyuncak aldım. Çocuk o zaman memnun oldu. Bundan sonra kalbime bir nûr geldi, kalbim parladı ve hâlim bambaşka oldu.”

Ma’rûf-ı Kerhî (rahmetullahi aleyh) hastalanıp yatağa düştüğü zaman Sırrî-yi Sekâtî hazretleri vasıyyetini sordu. “Vefat ettiğimde şu gömleğimi sadaka olarak ver. Çünkü dünyâya geldiğim gibi gitmek isterim” buyurdular.

Ma’rûf-ı Kerhî (rahmetullahi aleyh) herkese hüsn-i muâmelede bulunduğundan vefat ettikten sonra hıristiyanlar ve yahûdîler Onun kendilerinden olduğunu iddia ettiler. Müslümanlar ise “O bizdendir” dediler. Bu iddialar olurken hizmetçilerinden biri gelip: “Efendimizin bize şöyle bir vasıyyeti var.”

“Benim cenâzemi yerden kim kaldırırsa ben o zümredenim” buyurdu diye haber verdiler. Hıristiyan ve yahûdîler geldiler. Mübârek cenâzesini yerden kaldıramadılar. Müslümanlar cenâzesini kaldırdılar ve oraya defnettiler.

Ma’rûf-ı Kerhî hazretleri, ne Cennet arzusundan, ne de Cehennem korkusundan dolayı ibâdet etti. O yalnız Allahü teâlâya olan aşkından ve muhabbetinden dolayı ibâdet etti. Allahü teâlâ da Onu en yüksek makamlara yükseltti ve aradaki perdeleri kaldırdı. Hem Hak teâlânın hem de halkın sevgilisi oldu.

Ma’rûf-ı Kerhî (rahmetullahi aleyh), Enes bin Mâlik ve İbni Ömer’den (rahmetullahi aleyh) şu hadîs-i şerîfi rivâyet etti: Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem)Eshâb-ı Kirâm’dan birisi geldi: “Yâ Resûlallah beni Cennet’e götürecek ameli göster” diye sordu. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): “Gazâblanma, kızma” buyurdu. O zât “Bunu yapamazsam yâ Resûlallah” diye sorunca; Peygamberimiz, “Her gün ikindi namazından sonra yetmiş kerre istigfar et. Allahü teâlâ senin yetmiş senelik günâhını affeder.” buyurdu. O zât “Yâ Resûlallah yetmiş senelik günâh işlememişsem” diye sorunca; Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), “O zaman annenin yetmiş yıllık günâhı affolur” buyurdu. O zât “Peki annem ölmüş ve de yetmiş yıllık günâh işlememişse ne olur” diye sorunca Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), “Akrabalarının yetmiş yıllık günâhı affolur” buyurdu.

Yine Ma’rûf-ı Kerhî (rahmetullahi aleyh), Enes bin Mâlik’den (radıyallahü anh) rivâyetle Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)şöyle buyurdu: “Kim müslüman kardeşinin bir ihtiyâcını giderirse; (nafile, bir) hac ve umre yapmış gibi sevâb kazanır.”

Amr bin Dinâr ve İbni Abbâs (rahmetullahi aleyh) rivâyetle Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)şöyle buyurdu: “Kim uyurken “Allah’ım bizi mekrinden (aldatmandan, azâblarını ni’met şeklinde göstermekten) emîn kıl. Bize zikrini unutturma ve bizi gâfiller zümresinden eyleme. Allah’ım bizi en sevdiğin zamanlarda (seher vakitlerinde) bizim seni hatırlamamızı nasîb eyle ki o vakitlerde sen, sana ibâdet eden, seni zikreden kullarından râzı olursun. O vakitte senden bir şey isteyip sonra ihsânına kavuşmayı, dua edip kabulünü nasîb eyle, magfiret dileyip affımızı nasîb eyle” diye dua ettiğin zaman Allahü teâlâ o sevdiği saatte (seher vaktinde) bir melek yaratır. O melek o kimseyi seher vaktinde uyandırır. Eğer uyanmazsa bu melek göğe çıkar. Allahü teâlâ başka bir melek gönderir. Onu uyandırır. Eğer uyanmazsa bu iki melek o vakti ihyâ ederler. Eğer uyanır ve dua ederse duası kabul olunur. Eğer uyandıktan sonra kalkıp ibâdet etmezse, Allahü teâlâ o meleklerin sevâbını ona verir.”

Ma’rûf-ı Kerhî, Abdullah bin Mûsî, Abdüla’lâ, Yahyâ bin Ebî Kesir, Urve, Hazreti Âişe’den “radıyallahü anh” Resûlullah’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etti: “Din, Allah için sevmek ve Allah için buğz etmekten (Hubb-u Fillâh ve Buğd-u Fillâh) ibârettir.”

Kaynaklar
1) Câmiu kerâmât-il-evliyâ; cild-2, sh. 266
2) Hadâik-ül-verdiyye fî hakâiki ecillâi’n-nakşibendiyye; sh. 42
3) Hilyet-ül-evliyâ; cild-8, sh. 360
4) El-A’lâm; cild-7, sh. 269
5) Keşf-ül-mahcûb; sh. 246 (Urdu tercümesi)
6) Tezkiret-ül-evliyâ; sh. 172
7) Tabakât-üs-sûfiyye; sh. 83
8) Vefeyât-ül-a’yân; cild-5, sh. 231
9) Nefehât-ül-üns; sh. 92
10) Risâle-i Kuşeyrî; sh. 60, 61
11) Tabakâtü Hanâbile; cild-1 sh. 381
12) Min a’lâm-il-ârifîn; sh. 13
13) Târîh-i Bağdâd; cild-13, sh. 199
14) Ravd-ül-fâik; sh. 144
15) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1034
16) Kıyâmet ve Âhıret; sh. 334
17) Rehber Ansiklopedisi; cild-11, sh. 264-265

Hendek Harbi

Peygamber efendimizin “aleyhisselâm”, müşriklerle hicretin 5. (M. 627) yılında yaptığı müdâfaa savaşı.

Bu savaşta düşman ordusu, Mekke’de bulunan putperest müşriklerden, bâzı yahûdî ve diğer kabîlelerden meydana geldiği için hizipler, kabîleler topluluğu mânâsında “Ahzâb Gazâsı” denildiği gibi, Medîne’nin kuşatılması sebebiyle “Medîne Muhâsarası”, Medîne’nin etrâfına kazılan hendekten dolayı da “Hendek Gazâsı” denilmiştir.

Hicretten sonra Mekkeli müşriklerle Medîne’de bulunan Müslümanlar arasında Bedr ve Uhud savaşlarından sonra üçüncü olarak Hendek Savaşı yapıldı.

Medîne’de bulunan Nâdiroğulları (Benî Nâdir) adındaki Yahûdî kabîlesi, Müslümanlarla yaptıkları anlaşmayı bozdu. Peygamber efendimize sûikast tertiplediler. Bu sebeple Benî Nâdir Kabîlesi Medîne’den çıkarıldı. Bu kabîlenin reisi, diğer bâzı kabîlelerin reisleriyle birleşerek Mekke’ye gidip, müşriklerle anlaştı. Bu anlaşmanın netîcesinde berâberce Medîne’de bulunan Müslümanların üzerine saldırmaya karar verdiler. Böylece 10.000 kişilik bir müttefik düşman ordusu toplandı. Ordunun idâresi Ebû Süfyân’a verildi. (Ebû Süfyân daha sonra Mekke’nin fethinde Müslüman oldu.)

Düşmanın bu hazırlığını Peygamber efendimiz öğrenince, hemen Eshâb-ı kirâmı topladı, durumu görüştü, istişâre yaptı. Medîne’nin savunulmasında nasıl bir yol tâkib edileceği görüşüldü. Eshâb-ı kirâmdan Selmân-ı Fârisî; “Yâ Resûlallah! Bizim İran diyârında bir şehre düşman hücûm ettiği zaman, müdâfa için şehrin etrâfına hendek kazmak âdettir. Medîne’nin müdâfası için biz de hendek kazalım.” dedi. Selmân-ı Fârisî’nin bu teklifi beğenilip kabul edildi. Hendeğin kazılacağı yer tesbit edildi ve gerekli malzeme toplatıldı.

Ön tarafı açık olan Medîne’nin bir tarafı yalçın kayalı dağlarla çevrili, diğer tarafı da düşmanın geçmesine elverişli değildi. Düşmanın ön taraftan saldırma ihtimâli olduğu için hendeğin buraya kazılması kararlaştırıldı ve iş bölümü yapıldı. Sel Dağının eteği ordu merkezi olarak seçildi. Peygamber efedimiz de hendeğin kazılmasında çalıştı. Günlerce aç kaldıkları oldu. Bizzat Resûlullah efendimizin, açlığını bastırmak için mübârek karınlarına üç taş bağladıkları görüldü. Eshâb-ı kirâm hendek kazma esnâsında pekçok mûcizeye şâhid oldular. Bir avuç hurma, Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” duâsıyla o kadar arttı ki, hendek kazma işinde çalışan bütün Eshâbı doyurdu. Eshâb-ı kirâmdan Câbir, bir koyun kesip Resûlullah efendimizi yemeğe dâvet etmişti. Sevgili Peygamberimiz hendekte çalışan Eshâb-ı kirâmın hepsini yemeğe götürdü. O yemek Peygamberimizin mûcizesi olarak o kadar bereketli oldu ki, onar kişilik gruplar hâlinde yüzlerce kişi yediği hâlde bitmedi.

Hendek kazıldığı sırada hava soğuktu, sert bir şimal (kuzey) rüzgârı esiyordu. Kazma işi zorlaşıyordu. Hendekte çıkan büyük bir kayayı Resûlullah üç vuruşta parçaladı. İlk vuruşunda bir ışık yayıldı. Tekbir getirerek; “Şam’ın kırmızı köşklerini görüyorum!” buyurdu. İkinci vuruşta; “Kisrânın (İran’ın) köşklerini görüyorum!” buyurdu. Üçüncü vuruşta da yine etrâfa parlak bir ışık yayıldı ve tekbir getirerek; “San’a’nın kapılarını görüyorum, bana Yemen’in anahtarları verildi!” buyurdu. Böylece Eshâbın ilerde buraları fethedeceğini müjdeledi. Netîcede buyurduğu gibi oldu. İki hafta içinde hendek tamamlandı. Bir atın atlayamayacağı kadar geniş ve derindi. Eshâb-ı kirâm üç bin kişilik bir ordu hâlinde düşmanın geçme ihtimâli olan yerleri tuttular.

Ebû Süfyân idâresindeki düşman ordusu, birkaç kol hâlinde Medîne üzerine yürüdü. Medîne önüne geldiklerinde, karşılarında hendeği gördüler. Hendek, İslâm ordusuyla müttefik düşman ordusu arasında boydan boya uzanıyordu. Geçecek yer bulamayınca, karşı taraftan ok atarak harbe başladılar. İslâm ordusunda muhâcirlerin sancağı Zeyd bin Hârise’nin, Ensârın sancağı da Sa’d bin Ubâde’nin elindeydi. Hava oldukça soğuktu. Hendeği geçemeyeceğini anlayan düşman çeşitli yollar aradı. O sırada Müslümanlarla anlaşma hâlinde bulunan Medîne’deki Benî Kureyzâ Yahûdîleri, müşriklerin teklifi üzerine onlarla işbirliği yaparak Müslümanları arkadan vurmaya kalkıştılar. Savaşın en nâzik anları yaşanıyordu. Resûlullah efendimiz bu durumu öğrenince, Sa’d bin Muaz başkanlığında bir hey’eti Benî Kureyzâ Yahûdîlerine gönderdi. Bu işten vazgeçmedikleri takdirde, daha önce ihânet eden Benî Nâdir Yahûdîlerinin durumuna düşecekleri bildirildi ise de kabul etmediler. İslâm ordusu, bir taraftan hendek hattını koruyor, bir taraftan da Medîne içinde bulunan ve anlaşmayı bozan Benî Kureyzâ Yahûdîlerinin yapabileceği baskını devriyelerle önlemeye çalışıyordu.

Medîne kuşatması bu şekilde bir ay devâm etti. Eshâb-ı kirâm bütün güçlüklere rağmen çok büyük bir kahramanlık gösteriyordu. Bir aydan beri bekleyen düşman ordusu, bütün gücüyle şiddetli bir saldırıya geçti. Fakat hendeği ancak birkaç kişi geçebildi. Bunlardan birisi de şöhreti Arabistan’ı tutmuş olan Amr isimli azgın, kuvvetli bir düşman askeriydi. Müslümanlardan karşısına çıkacak birini istedi. Resûlullah efendimiz, hazret-i Ali’yi gönderdi, kendi zırhını giydirdi ve duâ etti. Bu vuruşma pek cetin oldu. İki taraf netîceyi heyecanla bekliyordu. Amr’ın ilk hamlesini hazret-i Ali atlattı, kalkanı parçalandı, başından da hafif yaralandı. Hazret-i Ali “Harb hîledir.” hadîs-i şerîfine uyarak, karşısındaki düşmana; “Hem kuvvetli bir pehlivan olduğunu söylüyor, karşında teke tek dövüşecek er istiyorsun hem de meydana birçok yardımcın ile geliyorsun. Bu ne korkaklık?” diye seslendi. Onun arkasına bakmasını fırsat bilip vurduğu bir kılıç darbesiyle Amr’ı öldürdü. İslâm askerlerinin tekbir sesleri yeri göğü inletti. Kâfirler üzüntülerinden ne yapacaklarını şaşırdılar. Döğüşmek için sırada bekleyen diğer düşman askerleri Amr’ın öldüğünü görünce kaçtılar.

Bu olaydan bir gün sonra savaş, daha da şiddetlendi. Bir taraftan müşrikler bir tarfatan da Medîne’de bulunan Benî Kureyzâ Yahûdîleri hücûma geçti. İslâm ordusunu akşama kadar ok yağmuruna tuttular. O gün Eshâb-ı kirâm hiç namaz kılamadılar, geceleyin hepsini cemâatle kazâ ettiler. Harp uzadıkça düşmanın durumu ağırlaşıyordu.

Bir ara, düşman ordusunda bulunan Gatafan kabîlesinden Nuaym ibni Mes’ûd adında biri karşıya geçerek Müslüman olduğunu, harbin bu nâzik durumunda Peygamberimize hizmet etmek istediğini bildirdi. Resûlullah efendimizin emriyle Benî Kureyzâ Yahûdîlerine gitti ve onlara; “Siz Medîne’de bulunduğunuz hâlde, anlaşmayı bozup müşriklere yardım ediyorsunuz. Müşrikler yenilip geri dönünce sizin hâliniz ne olacak? Hiç olmazsa müşrik ordusuna gidin içlerinde ileri gelen bir kısım kimseyi rehin olarak yanınıza alın ki, böyle bir durumda müşrik ordusu size yardımcı olsun.” dedi. Oradan ayrılıp hemen düşman ordusuna giden Nuaym, Ebû Süfyân’ın yanına varıp; “Benî Kureyzâ Yahûdîleri Müslümanlarla tekrar anlaşmışlar size yardım etmekten vazgeçmişler. Burada ise durum iyice güçleşti. Erzak bitti, asker zor durumda! Hattâ Benî Kureyzâ Yahûdîleri sizden bir kısım kimseyi rehin isteyip Müslümanlara teslim edeceklerini söylemişler. Eğer böyle bir şey teklif ederlerse kabul etmeyin. Size yazık olur.” dedi. Benî Kureyzâ Yahûdîleri rehîne isteyince Nuaym’ın dediklerinin doğruluğuna inanan Ebû Süfyân, Yahûdîlerin isteklerini kabul etmedi. Benî Kureyzâ Yahûdîleri de; “Nuaym’ın dediği doğru imiş.” diyerek müşriklere cephe aldılar. Hattâ Ebû Süfyân’ın birleşerek hücum yapmak isteğini de Kabul etmediler. Araları açıldı.

Kuşatma uzadıkça müşriklerle müttefikleri, harb etmekten usandılar. İslâm ordusunun yılmadan yaptığı müdâfaa karşısında çâresiz kalıp perişan oldular. O sırada birden bire soğuk ve şiddetli bir fırtına çıktı. Düşmanın ordu merkezi alt üst oldu. Gece karanlığı basınca, rüzgârın şiddetiyle her şeyin darmadağın olduğunu gören düşman, dehşete kapıldı. Müşrik ordusunun başı Ebû Süfyân, daha fazla dayanamayıp çekilmeye karar verdi. “Ben geri dönüyorum.” diyerek Mekke’nin yolunu tuttu. Paniğe kapılan ordusu da her şeyini bırakarak savaş meydanını terk etti. Bütün güçleriyle her türlü zorluğa katlanarak Allah yolunda cihâd eden Eshâb-ı kirâma, Allahü teâlânın yardımı ulaştı ve düşmanları perişan oldu. Bu hâdise, Kur’ân-ı kerîm’de meâlen şöyle bildirilmektedir: “Ey îmân edenler! Allahü teâlânın üzerinizdeki nîmetlerini hatırlayınız. Hani size (Hendek Savaşında) ordular saldırmıştı da, biz onların üzerine bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz (meleklerden) ordular göndermiştik…” (Ahzâb sûresi: 9)

Peygamber efendimiz de bu zafer karşısında Allahü teâlâya hamd ve şükür ederek, Eshâbına; “Artık nöbet sizindir. Bundan sonra Kureyş sizin üzerinize gelemez.” buyurdu.

Hendek Gazâsında müşriklerden dört kişi öldü. Müslümanlardan beş kişi şehîd verildi. Peygamber efendimiz harp sâhasından Medîne’ye dönünce, silâhlarını çıkarmadan hemen savaşın en nâzik ânında ihânet eden Benî Kureyzâ Yahûdîlerinin üzerine hareket emri verdi.

Kaynak: Yeni Rehber Ansiklopedisici Cilt 9, s. 54-56

Uhud Harbi

İslâm târihinde Müslümanların, İslâm dînini kabul etmeyen Mekkeli müşriklerle yaptıkları ikinci büyük savaş. Hicretin üçüncü yılında (M. 625) Medîne’ye bir saat uzaklıkta Uhud Dağının eteklerinde yapıldı. Mekkeli müşrikler Bedr Harbinde büyük bir bozguna uğradıklarından bunun acısını unutamıyorlardı.

Kureyşliler, ileri gelenlerinden bir çoğunu bu savaşta kaybetmişlerdi. Ayrıca kendileri için çok önemli olan Şam ticâret yolunun, Müslümanların kontrolüne geçmesi kendilerini çileden çıkarıyordu. Ebû Süfyan’ın idâresindeki ticâret kervanı Mekke’ye yüzde yüz kârla dönmüştü. Sermâyeye iştirak edenlerin çoğu Bedr Savaşında öldüğünden kervanın kârı Dâr-ün-Nedve (Kureyşli müşriklerin başkanlarının toplandığı hükûmet binâsı)de toplanmıştı. Bu kervan, Müslümanlar üzerine baskın yapmak için hazırlanan orduya harcanmak üzere Suriye’ye ticârete gönderilmişti.

Safvan bin Umeyye, İkrime bin Ebî Cehil, Abdullah bin Rebia gibi babalarını, kardeşlerini, kocalarını, oğullarını Bedr Savaşında kaybedenler, intikam almak için Ebû Süfyan’a başvurdular ve “Muhammed bizim büyüklerimizi Bedr’de öldürdü. Bizleri perişan etti. Artık kendisinden intikam almak zamânı geldi. Kervanın kârıyle bir ordu hazırlayalım. Medîne’yi basalım, intikamımızı alalım.” dediler.

Ebû Cehl, Bedr Harbinde öldürüldüğünden o sırada Mekkeli müşriklerin başında Ebû Süfyan bulunuyordu. (Ebû Süfyan Mekke’nin fethinde Müslüman oldu.) Yapılan bu teklif hemen kabul edildi. Kervanın malları 100.000 altına satıldı. 50.000’i sermâye sahiplerine dağıtıldı. Kalan 50.000 altının yarısıyla asker toplanmasına, diğer yarısıyla da askerlerin sayıca, silâhça üstün olmasının sağlanması için şâirler, hatipler tutulmasına karar verdiler. Ölenlerin intikamını almak, Müslümanları Medîne’den çıkarmak, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâmı öldürmek, dînimizi yok etmek hayâlinde olan müşrikler, hemen harekete geçtiler. Özel adamlar görevlendirilerek bütün Arabistan Yarımadasını dolaşıp, asker topladılar. Şâirler, hatipler de halkı galeyana getirip savaşa teşvik için şiirler, mersiyeler okuyor, kadınlar da def, dümbelek çalarak bunlara iştirak ediyorlardı.

Daha sonra civar kabilelerden gelen askerlerin de katılmasıyla Mekke’de 3000 kişilik büyük bir ordu hazırlandı. Bunların 700’ü zırhlı, 200’ü atlı idi; 3000’de develeri vardı. Ordunun başına Ebû Süfyan geçti. Ayrıca Kureyş ordusuna çalgıcılar, şarap tulumları ve on beş de kadın alınmıştı. Bu kadınların başında Ebû Süfyan’ın eşi Hind bulunuyordu. Müşrikleri en çok savaşa teşvik eden de Hind’di.

Babasını ve iki kardeşini kaybetmiş olan Hind, kadınların harbe katılmasını istemeyenlere karşı “Bedri hatırlayın. Kadınlarınıza çocuklarınıza kavuşmak için Bedr’den kaçtınız. Bundan sonra kaçmak istiyenler karşılarında bizleri bulacaklardır.” diyerek onları susturmuş, Kureyşlileri tahrik ederek bütün gücüyle savaşa teşvik etmiştir.

Resûlullah efendimizin amcası hazret-i Hamza radıyallahü anh Hind’in babası Utbe ile Cübeyr bin Mut’im’in amcası Tueyma bin Adiy’i Bedr’de öldürmüştü. Bu yüzden her ikisi de hazret-i Hamza’ya karşı intikam ateşi içinde yanıyorlardı. Cübeyr bin Mut’im, mızrak atmakta çok usta olan kölesi Vahşî’ye hazret-i Hamza’yı öldürmesi karşılığında serbest bırakmayı vaad etti; Hind de, eğer bunu gerçekleştirirse altınlar, mücevherler vereceğini söyleyerek Vahşî ile anlaştılar. Vahşî, daha sonra Mekke’nin Fethi sırasında Müslüman oldu. (Bkz. Vahşî Radıyallahü Anh)

Mekke’deki bütün hazırlıklar Peygamberimizin amcası Abbas radıyallahü anh tarafından bir mektupla Resûl-iekreme bildirildi. Abbas dahaönce Müslüman olduğu halde Müslümanlığını gizliyordu. Bir iki defâ Medîne’ye gelmek istediğinde Resûl-i ekrem; “Sen bulunduğun yerde daha güzel cihad etmektesin. SeninMekke’de oturman daha hayırlıdır.” buyurmuştu. Bundan sonra Mekke’de olup bitenlerden Müslümanları haberdar etmek için Mekke’de kalmıştı.

Peygamber efendimiz müşriklerin hazırlıklarını haber alınca durumu incelemek için birkaç sahâbîyi görevlendirdi. Bu sahâbîler Mekke’ye doğru yöneldikleri zaman yolda Kureyş ordusunu gördüler; durumu öğrendikten sonra Medîne’ye gelerek Peygamber efendimize haber verdiler. Mücâhitlerin getirdiği haberle hazret-i Abbas’ın mektupla bildirdiği haberin birbirine uyduğunu gördüler. Peygamber efendimiz ansızın bir baskına uğramamak için Medîne’nin çevresine nöbetçiler koydu. Eshâb-ı kirâm silâhlandı. Harp hazırlıkları başladı.

Resûl-i ekrem efendimiz ensâr ve muhâcirîni topladı. Harp için onlarla istişâre etti. Eshâb-ı kirâm arasında iki kanaat belirmişti. Medîne’de kalarak müdâfaa savaşı yapalım diyenler, bir de Medîne dışına çıkıp, göğüs göğüse çarpışmak için meydan savaşı yapalım diyenler vardı.

Peygamber efendimizin kanâatiyse kısa bir müddet önce görmüş olduğu rüyâ ile Medîne’de kalıp, müdâfaa savaşı yapmaktı. Yapılan istişârede hazret-i Ebû Bekir, hazret-i Ömer, Sa’d bin Muaz radıyallahü anhüm gibi Eshâb-ı kirâmın büyükleri Peygamber efendimizin kanâatına iştirak ettiler. Ancak Bedr Gazâsında bulunamayan kahraman ve genç sahâbîler, Bedr Gazâsına katılan sahâbîlerin kazandığı ecir ve sevâbı, Bedr şehitlerinin ulaştığı yüksek dereceleri Peygamberimizden işittikçe; o harpte bulunmadıklarına son derece üzülmüşlerdi. Bunun için düşmanı Medîne dışında karşılamak ve göğüs göğüse çarpışmak istiyorlardı. Bu arzularını bildirmek için; “Yâ Resûlallah biz Allah’tan bu günü beklerdik. Bizleri dışarı çıkar. Düşmanlarımızla göğüs göğüse çarpışalım. Bu uğurda ya ölür şehit oluruz veya harbi kazanırız.” dediler. Hazret-i Hamza, Sa’d bin Ubâde gibi seçkin sahâbîlerden bâzıları da bu arzuyu taşıyorlardı.

Çoğunluk Medîne’nin dışına çıkmak fikrinde olunca Peygamber efendimiz de Medîne dışına çıkmaya karar verdi. Eshâbına hitâben de; “Sabır ve sebat ederseniz bu sefer de cenâb-ı Hak size yardımını ihsan eder. Bize düşen azm ve gayret göstermektir!” buyurdu.

Günlerden Cumâ idi. Cumâ namazından sonra Müslümanlara Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, cihadın fazîletinden, cihada nasıl çıkılacağından bahsetti. İkindi namazından sonra Peygamber efendimiz, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddık ve hazret-i Ömer-ül-Farûk ile birlikte mübârek evlerine gittiler. Peygamber efendimiz birbiri üzerine iki zırh giydi; kılıcını kuşandı. İkisi birlikte Resûl-i ekremin sarığını düzelttiler, elbisesini giymesine yardım ettiler. Dışarıda Eshâb-ı kirâm da toplanmışlar. Medîne’de kalmak, müdâfaa savaşı yapmak isteyenler diğerlerine; “Resûlullah Medîne dışına çıkmak fikrinde değildi, sizlerin sözüyle Resûlullah bunu kabul etti. Halbuki Resûlullah, emri cenâb-ı Allah’tan alır.” dediler. Diğerleri de, yaptıklarına pişman olarak Resûl-iekreme muhâlefet etmiş olmayalım diyerek bu fikirlerinden vazgeçtiler. Peygamber efendimiz evlerinden çıkınca; “Yâ Resûlallah! Sen nasıl istiyorsan öyle yap. Medîne’de kalmak istiyorsan kalalım. Biz senin emrine muhâlefet etmeyiz.” dediler. Resûl-i ekrem efendimiz bunun üzerine; “Bir peygamber giymiş olduğu zırhını harp etmeden çıkarmaz. Tâ ki cenâb-ı Allah onunla düşmanı arasındaki hükmünü ortaya çıkarır; size nasihatım şudur ki, emrettiğim şeyleri yapar, Allah’ın ismini anarak sabredip sebat gösterirseniz Allah size yardım edecektir.” buyurdu.

İslâm ordusu, 1000 kişi civarındaydı. 100’ü zırhlı olup, iki at vardı. Bunlardan birine Peygamber efendimiz diğerine de Ebû Bürde biniyordu. Üç tâne sancak tertip edildi. Peygamber efendimiz muhâcirînin sancağını Mus’ab bin Umeyr’e, ensârdan Hazreclilerin sancağını Hubab bin Münzir’e, Evslilerin sancağını da Useyyid bin Hudayr’a (radıyallahü anhüm) verdi. Peygamber efendimiz, Medîne’de yerine vekil olarak Abdullah bin Ümmü Mektum’u bıraktı. Peygamberimiz, önünde Sa’d bin Muaz ile Sa’d bin Ubâde, sağında muhacirîn, solunda ensar olduğu hâlde Medîne’den cumâ günü ayrıldı. Uhud Dağına doğru yürüdü. Yolda giderlerken Yahûdîlerden meydana gelen 600 kişilik askerî bir birlikle karşılaştılar. Bunlar münâfıkların başkanı Abdullah bin Ubey bin Selûl’ün müttefikleri olup, İslâm ordusuna katılmak istiyorlardı. Peygamber efendimiz bunların Müslüman olmadıklarını öğrenince orduya kabul etmedi. Münâfıkların başkanı bunu görünce, daha önce hep birlikte hareket edeceklerine, düşmana birlikte saldırıp savaşacaklarına dâir Resûl-i ekreme söz verdiği hâlde sözünde durmayarak 300 adamıyla birlikte İslâm ordusundan ayrıldı ve geri döndü. İslâm ordusu 700 kişi kaldı.

Peygamber efendimiz Uhud’a varmadan önce geceyi geçirmek için Medîne ile Uhud arasında Şeyhayn denilen yerde konakladı. Ordu içinde düşmanla çarpışmak ve şehit olmak arzusunda olan çocuk yaşta sahâbîler de bulunuyordu. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem, orduyu teftiş edince yaşı küçük çocukları geri çevirdi. Râfi’ bin Mâlik ve Semûre bin Cündeb de bunlardandı. Râfi’ giymiş olduğu ayakkabının ucuna basarak Resûl-i ekreme uzun görünmek istiyordu. Sonradan Râfi’in iyi ok attığı söylenince Peygamber efendimiz Râfi’in gelmesine izin verdi. Semûre bunu duyunca babasına “Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, Rafi’e müsâade etti. Halbuki güreşte ben onu yenerim.” Diyerek savaşa gitmek istediğini bildirdi. Durum Peygamberimize (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirilince ikisini de huzûruna çağırıp güreştirdi. Semûre, Râfi’i yenince Peygamberimiz onun da gelmesine izin verdi.

Peygamber efendimiz geceyi burada geçirdikten sonra cumartesi günü ordusuyla birlikte Uhud’a hareket etti. Peygamberimiz, Uhud’a varınca harp için en uygun yeri seçti. Ordunun düzen ve intizamını bizzat Peygamberimiz tanzim etti. Sağ ve sol kanadını düzene soktu. İslâm ordusunun arkasında Uhud Dağı vardı. Yüzleri Medîne’ye doğruydu. Sol tarafında da bir vâdi vardı. Bu vâdide Ayneyn Geçidi denilen dar bir geçit bulunuyordu. Müşriklerin buradan taarruz etme ihtimâli olduğundan Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem Abdullah bin Cübeyr radıyallahü anh başkanlığında Ayneyn Geçidine elli okçu yerleştirdi. Abdullah bin Cübeyr hazretlerine; “Siz bizi arkamızdan koruyacaksınız. Düşman gerek gâlip gelsin, gerekse mağlup olsun benden emir almadıkça kesinlikle yerinizden ayrılmayacaksınız.” buyurarak kesin tâlimat verdi.

Peygamber efendimiz sayıca az, îmân ve cesârette büyük olan İslâm ordusunun saflarını bizzat kendisi tertip etti. Harp nizamına soktu. Zübeyr bin Avvam radıyallahü anh, zırhlı kuvvetlerin başına, hazret-i Hamza “radıyallahü anh” zırhsız birliklerin başına getirildi. Ordunun sol kanadına Ebû Seleme bin Abdül-Esed, sağ kanadına da Ukkaşe bin Muhsin kumanda edecekti. Sa’d bin Ebî Vakkas ve Ebû Ubeyde bin Cerrah da öncü birliklerin başına getirildi.

Kureyş ordusu, Uhud’a Müslümanlardan önce gelip yerleşmişlerdi. Kureyş ordusuna Ebû Süfyan kumanda edecekti. Ordunun sağ kanadına Hâlid bin Velid, sol kanadına daEbû Cehil’in oğlu İkrime kumanda edecekti. Saffan bin Ümeyye de süvâri birliklerine kumanda ediyordu.

İki ordu arasında güç dengesi çok farklıydı. Müşriklerden meydana gelen Kureyş ordusu, silâh ve teçhizat yönünden kuvvetli, asker bakımından da İslâm ordusunun dört mislinden fazlaydı.

Kureyş ordusu cephesinde gürültü ve şamatadan geçilmiyor, intikam hırslarıyla gözleri dönen kadınlar def, dümbelek çalarak, şarkılar söyleyerek askerleri savaşa teşvik ediyorlar, taptıkları putlardan yardım istiyorlardı.

İslâm ordusu cephesindeyse, duâlar ediliyor, tekbirler getiriliyor, memleketlerini müdâfaa etmek, İslâmiyeti korumak için Cenâb-ı Allah’tan yardım isteniyordu. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem de, İslâm ordusunu cihâda, Allah yolunda savaşmaya teşvik ederek, bu uğurda kazanacakları sevapları anlatıyordu. Gönülleri îmânla dolu, gözlerinden cesâret kıvılcımları sıçrayan şehit olma arzusunu taşıyan mücâhidlerse, bir an önce hücum emrini bekliyorlardı. Bu sırada Peygamberimiz üzerinde “Korkaklıkta ar, ilerlemekte şeref ve itibar var; insan korkaklıkla kaderden kurtulamaz.” Yazısı bulunan kılıcını eline alarak; “Bu kılıcın hakkını ödemek şartıyla benden kim alır.” buyurdu. Ebû Dücâne radıyallahü anh; “Ben alırım yâ Resûlallah. Bunun hakkı nedir?” dedi. Resûl-i ekrem efendimiz; “Bunun hakkı eğilip bükülünceye kadar düşmanla savaşmaktır.” buyurdu. Ebû Dücâne, Resûlullah’ın kılıcını eline alınca başına kırmızı bir sarık sararak düşmana korku veren heybetli bir yürüyüşle yürümeye başladı.

İki ordu hazırlıklarını bitirdikten sonra harp, mübâreze usûlüyle (tek tek askerlerin vuruşmasıyle) başladı. Kureyş’in sancaktarı Talha meydana çıkıp er diledi. Hazret-i Ali bunun karşısına çıkıp bir kılıç darbesiyle Talha’yı öldürdü. Talha’dan sonra sancağı kardeşi Osman aldı. Osman’ın karşısına da Hamza radıyallahü anh çıkıp omuzuna bir kılıç darbesi vurarak kolunu kesti. Daha sonra sancağı Sa’d bin Ebî Talha aldı. Bunun karşısına da yine Hazret-i Ali çıkıp onu da öldürdü. Ne kadar sancaktar ortaya çıktıysa, hepsi mücâhidlerce öldürüldü. Kureyşin sancağını tutmaya cesâret edecek kimse kalmadı. Sancaktarlarının tek tek öldürüldüğünü gören Kureyş ordusunun morali bozulmuş, intikam hırsıyla hepsi hücuma geçmişti. Artık harp kızışmış, iki ordu birbirine karışmış, amansız bir şekilde savaşıyorlardı.

Hazret-i Hamza, harp meydanında elinde iki kılıçla aslan kesilmişti. Kimse önünde duramıyor, önüne geleni biçiyordu. Ebû Dücâne radıyallahü anh ise elinde Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kılıcıyla düşmana aman vermiyor, önüne geleni öldürüyor, savaş meydanının bir ucundan girip bir ucundan çıkıyordu. Zübeyr bin Avvam, Sa’d bin Ebî Vakkas, hazret-i Ali gibi diğer sahâbîler de harp meydanında büyük kahramanlıklar gösteriyorlardı. Bu sırada Abdullah bin Amr bin Haram şehit oldu.

Savaşın başlarında düşman yirmi kadar ölü vermiş, düşman safları bozulmuş, kaçmaya başlamışlardı. Kureyş ordusu içinde bulunan kadınlar da feryadlar kopararak dağa kaçışmaya başladılar. Bu, savaşın birinci safhası oldu. Artık harp bitmiş gibiydi. Kureyşliler savaş meydanını terk edip yanlarında getirdikleri malları bırakıp, Mekke’ye doğru kaçmaya başlayınca, İslâm askerleri de çok sevinmişler, harp bitti diye ganîmetleri toplamaya başlamışlardı.

Ayneyn Geçidine yerleştirilen Müslüman okçu birliği bu durumu görerek, “Arkadaşlarımız ganimet toplamaya başladı. Biz de arkadaşlarımıza katılalım. Artık harp bitti. Görevimizi tamamladık.” Diyerek Peygamberimizin emrini unuttular. Ayneyn Geçidini terk ettiler. Ayneyn geçidinde Abdullah bin Cübeyr’le birlikte sâdece sekiz kişi kalmıştı.

O sırada henüz Müslüman olmadığı için müşrik ordusunda bulunan Hâlid bin Velid, 250 kişilik süvâri kuvvetiyle Ayneyn Geçidinin gerisinde durup fırsat kolluyordu. Geçitten birkaç defâ geçmek istemiş, fakat okçular tarafından geri püskürtülmüştü. Okçuların yerlerinden ayrıldığını gören Hâlid bin Velid hemen hücûma geçti. Abdullah bin Cübeyr’le sekiz arkadaşını şehit etti. Müslümanların beklemediği bir anda arkadan saldırdı. Herşey birdenbire değişti. İslâm askerleri bir anda ne olduğunu şaşırdılar.

Kaçan Kureyşli müşrikler de, Hâlid bin Velid’in arkadan hücum ettiğini görünce tekrar geri döndüler. Müslümanlar iki ateş arasında kaldılar. Düşman, önden ve arkadan hücuma geçerek mücâhidleri sıkıştırmaya başladı. Mücâhidlerin birbirleriyle irtibâtı kesildi; dağılmak mecburiyetinde kaldılar. Bu esnâda Peygamber efendimizin yanında Eshâb-ı kirâmdan on beş kadar sahâbî kalmıştı. Bu karışıklıkta ensârdan pekçok Müslüman şehit oldu.

Hazret-i Hamza düşmanla çarpışırken, bir ara Vahşî’nin bulunduğu yere gelmişti. Hazret-i Hamza’nın karşısına çıkmaya cesâret edemediğinden bir kayanın arkasında bekleyen Vahşî, bu fırsatı kaçırmadı.

Elindeki harbiyi (mızrağını) atarak, hazret-i Hamza’yı şehit etti. Yanına vararak öldüğünü anlayınca karnını yardı, ciğerlerini çıkardı. Doğruca Hind’in yanına giderek durumu bildirdi. İntikam ateşiyle yanan Hind, hazret-i Hamza’nın yanına giderek ciğerini ağzına alıp çiğnedi; kulağını, burnunu kesti ve kendine gerdanlık yaptı. Küfür ve şirk karanlığı vicdanları örtmüş, kalplerden merhamet duygularını silmişti. Hind, Mekke’nin Fethinde Müslüman olarak günahları affedilen seçkin sahâbî kadınlardan oldu. (Bkz. Hind binti Utbe)

Hazret-i Hamza’nın şehit olduğunun duyulması, Eshâb-ı kirâm arasında büyük üzüntüye sebep oldu. Bunlardan sonra hazret-i Hamza “Seyyidüş-Şühedâ” (Şehitlerin Efendisi) diye anıldı. Kureyş ordusunun tek gâyesi Peygamber efendimizi öldürmek ve İslâmiyeti yok etmekti. Bunun için bütün hücumlarını Peygamberimizin bulunduğu karargâha doğru yönelttiler. Şiddetle saldırıyorlardı. Eshâb-ı kirâm da Peygamber efendimizi bütün güçleriyle korumaya çalışıyorlardı. Gelen saldırıların önüne duruyor, Peygamberimize siper oluyorlardı.

Muhâcirînin sancaktarı Mus’ab bin Umeyr “radıyallahü anh” da Peygamberimize yapılan hücumlara karşı duruyordu. Mus’ab bin Umeyr’in üzerinde zırhı bulunduğundan Peygamber efendimize çok benziyordu. İbn-i Kamia denilen Kureyşli müşrik, iki cihan güneşi Resûl-i ekremi öldürmek kasdıyla; “Bana Muhammed’i gösterin, ya O, ya ben kurtulurum.” diyerek hücum ediyordu. Peygamberimize hücum ettiği bir sırada hazret-i Mus’ab birkaç sahabîyle karşısına çıktı. İbn-i Kamia, Mus’ab’ın sancak tutan eline bir kılıç vurarak sağ elini kopardı. Hazret-i Mus’ab sancağı düşürmemek için sol eline aldı.

Sol eline de bir kılıç darbesi gelince sancağı düşürmemek için iki pazusu arasına sıkıştırdı. Daha sonra şehit edildi (Bkz. Mus’ab bin Umeyr). Mus’ab şehit edilince Peygamber efendimiz sancağı hazret-i Ali’ye verdi. İbn-i Kamia, Mus’ab bin Umeyr’i şehit edince Peygamberimizi öldürdüğünü zannederek; “Muhammed öldürüldü. Muhammed öldürüldü!” diye bağırarak Ebû Süfyan’ın yanına koştu. Halbuki Peygamber efendimiz nur saçarak olduğu yerde duruyordu.

Peygamber efendimizin vefâtı haberi Eshâb-ı kirâm arasında yayılınca İslâm ordusu hücuma geçip, çarpışmaya başladı. Herkes üzüntüden ne yapacağını şaşırmıştı. Bu esnâda Enes bin Nadr bu şaşkınlık ânında ortaya çıkarak, “Ey Müslümanlar! Muhammed şehit edildiyse onun Rabbi (Allah) bâkîdir. Allah yolunda savaşarak şehit olmak daha iyi değil midir?” diyerek Eshâb-ı kirâma cesâret vermiş, Eshâb-ı kirâm da tekrar toplanmaya başlamıştı.

Bu esnâda Müslümanların yüreklerini ferahlandıran “Ey Müslümanlar müjde işte Resûlullah burada!” diye bir ses duyuldu. Ka’b bin Mâlik hazretlerinin bu müjdesini duyan Sahâbe-i kirâm, tekrar Peygamberimizin etrâfına toplanıp çevirdiler.

Müşrikler de bu sesi duyduğundan tekrar hücuma geçtiler. Gelen saldırıları hazret-i Ali, Ebû Dücâne, Talha bin Ubeydullah, Nesîbe Hâtun gibi birçok sahâbî karşılarına çıkarak durduruyorlardı. Talha bin Ubeydullah radıyallahü anh harp esnâsında Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem üzerine gelen bir oku görünce elini siper etti. Gelen ok eline saplandı ve eli çolak oldu. Peygamber efendimiz; “Yeryüzünde gezen Cenetlik bir kimseye bakmak isteyen varsa Talha bin Ubeydullah’a baksın.” buyurarak onu methetti. Sa’d binEbî Vakkas radıyallahü anh da, Peygamberimizin yanından hiç ayrılmıyor düşmana ok atıyordu. Peygamber efendimiz; “At ya Sa’d, anam babam sana fedâ olsun.” buyurarak ona duâ ediyordu. Bu savaşta binden fazla ok attı. (Bkz. Sa’d bin Ebî Vakkas)

Kureyşliler gruplar hâlinde saldırıyorlar, Eshâb-ı kirâm da öne çıkarak onların saldırılarını durduruyorlardı. Yine Kureyşliler saldırdıkları bir sırada atılan bir taşla Peygamber efendimizin alt dudağı yarıldı, bir dişi kırıldı, giydiği miğferin iki halkası yüzüne batarak mübârek yanağı yaralandı.

Peygamber efendimiz, bu hâldeyken de; “Yâ Râbbi, kavmimi affet. Onlara doğru yolu göster. Çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar.” diyerek duâ ediyordu. Peygamberimizi öldürmek kasdıyla saldırıp yaralayanlar daha sonra çeşitli musîbetlere uğrayarak helâk olup gittiler. Müşriklerin son saldırıları da durdurulunca Peygamber efendimiz, Uhud Dağına doğru hareket etiler.

Peygamber efendimizin vefât haberi Medîne’ye kadar yayılmıştı. Peygamber efendimizin kızı hazret-i Fâtıma bu acıklı haberi duyunca yanına birkaç Müslüman kadını alarak Uhud Dağına kadar gelmişti. Hazret-i Ali’nin yardımıyla mübârek babasını buldu. Yaralarını sardı. Yüzlerine batmış olan iki halkayı da, Ebû Ubeyde bin Cerrah hazretleri dişleriyle çekip çıkardı. Bu uğurda kendi dişini kaybetti. Buradan Uhud Dağının bir tepesine çıkıldı. Eshâb-ı kirâm da etrâfında toplandılar, bir halka oluşturdular. Uhud’a çıkarken Peygamberimizi öldürmeye kasdetmiş olan Ubey bin Halef, Peygamber efendimize çok yaklaşmıştı. Sahâbe-i kirâm bunu öldürmek istediklerinde Peygamber efendimiz, “Hayır durun!” diyerek eline bir süngü alarak attı. Onu vurup atından düşürdü ve böylece bir İslâm düşmanı daha öldü.

Kureyş kadınları, Bedr’de ölen akrabâlarının intikamını almak için harp meydanının tenhalığından istifâde ederek Uhud’da şehit düşen Müslüman ölülerinin burunlarını, kulaklarını kestiler, karınlarını yardılar.

Müşriklerin kalplerine korku düşerek, bundan sonra hücum edemediler. Ebû Süfyan, Peygamber efendimiz ve Müslümanların toplandığı bir tepenin karşısına geçti. Ebû Süfyan, Resûl-i ekremin sağ olup olmadığı hakkında şüphesi vardı. Bu şüphesini gidermek için üç defâ; “İçinizde Muhammed var mı?” diye sordu. Peygamber efendimiz, “Ebû Süfyan’a cevap vermeyin.” diye tembih ettiğinden Eshâb-ı kirâm sustular. Ebû Süfyan cevap alamadı. Daha sonra; “Aranızda Ebû Bekir var mı?” diye üç kere sordu. Yine cevap alamadı. Sonra; “Aranızda Ömer var mı?” diye üç kere sordu. Yine cevap alamadı. Bundan sonra; “Demek ki bunların hepsi ölmüş, artık iş bitmiştir.” dedi. Hazret-i Ömer dayanamadı ve; “Ey Allah’ın düşmanı yalan söylüyorsun. Bu saydıklarının hepsi sağdır ve işte buradadır.” Ebû Süfyan bunu duyunca; “Harp nöbetledir. Bedir’de siz bizi yenmiştiniz. Bugün biz de sizden Bedr’in intikamını aldık.” diye gururlanmak istedi. Hazret-i Ömer de buna karşılık; “Evet ama yine eşit değiliz. Bizim ölülerimiz Cennet’te, sizin ölüleriniz ise Cehennem’dedir!” diye cevap verdi.

Kureyş ordusu ellerinde fırsat olduğu halde, cenâb-ı Allah kalplerine bir korku vererek savunmasız durumda olan Medîne’yi basmayı unuttular, harp meydanını terk ederek Mekke’ye doğru gittiler.

Müşrikler harp meydanını terk edince, Peygamber efendimiz mücâhidlerle birlikte bulundukları tepeden indiler, şehitlerle meşgul oldular. Peygamber efendimiz, şehit olan sahâbîleri üzerlerindeki elbiselerle defnettirdi. Onların af ve mağfireti için cenâb-ı Allah’a duâ etti.

Peygamber efendimiz Kureyşlilerin Mekke’ye doğru gittiklerini kesin olarak öğrenince, Medîne’ye hareket etti. Peygamber efendimiz Medîne’ye döndüğünde düşmanın her an geri dönüp Medîne’yi basabilecekleri ihtimâli olduğundan tedbir aldı. Medîne’ye döndükten bir gün sonra, Peygamber efendimiz Müslümanların dünkü harpten dolayı zayıf düşmediğini bildirmek, düşmana gözdağı vererek Medine’ye tekrar dönmelerini önlemek için 70 sahâbîyle birlikte düşman üzerine hareket etti. Yolda giderken Revha denilen mevkide müşriklerin toplanarak Medine’ye baskın yapmak ve Müslümanları yok etmek için karar aldıklarını öğrendiler. Böyle bir tedbirin alınmasının Peygamber efendimizin bir mûcizesi olduğu ortaya çıktı.

Müşrikler Peygamber efendimizin üzerlerine doğru geldiğini duyunca korkarak bulundukları yeri terk ettiler. Mekke’ye döndüler.

Peygamber efendimiz müşrikleri Hamraü’l-Esed denilen yere kadar tâkip ettiler. Kureyş ordusundan iki kişi Müslümanların eline geçti. Burada üç gün kaldılar. Sonra Medîne’ye geri döndüler. Bu sefere Hamraü’l-Esed Seferi de denildi.

Uhud Harbinde müşriklerden 30 kişi ölmüş. Müslümanlardan ise 70 kişi şehit edilmişti. Bu harpte Müslümanlar kaybetmiş gibi görünmekteyse de, Cenâb-ı Allah’ın Müslümanları mânevî bir terbiyesiydi. Müslümanların başlarındaki emirlere kesinlikle itaat etmeleri, itaat etmezlerse başlarına ne gibi mûsibet geleceğini bildiren bu hâdise gelecek için Müslümanları uyarıyordu.

Müslümanlar arasına karışan münâfıklar (Bkz. Münâfık) Müslüman göründüklerinden, Müslümanlara büyük zararı oluyordu. Bundan sonra Müslümanların düşmanları olan münâfıklar ortaya çıkmış, ayrılmıştı.

Uhud Gazâsı üç safhada yapılmış oldu. Birinci safha İslâm ordusunun zaferi, ikinci safha müşriklerin ağır hücumları, üçüncü safha ise Müslümanların çetin bir müdâfaası ve düşmanın çekilip gitmek zorunda kalmasıdır.

Kaynak: Yeni Rehber Ansiklopedisi Cilt 19, s. 317-321

Bedir Harbi

Hicretin ikinci yılında Ramazan ayında sevgili Peygamberimizin, Mekkeli müşriklerle yaptığı ilk savaş.

Mekke ile Medine arasında Bedir kuyularının bulunduğu mahalde vuku bulduğu için, Bedir Savaşı olarak anılır. Peygamber efendimizi gören ve sohbetinde bulunan ilk Müslümanlar (Eshab-ı kiram) içinde Bedir Savaşına katılan 313 sahabinin ayrı bir yeri ve derecesi vardır.

Hicretin ikinci yılı (M.624) Ramazan ayında Ebu Süfyan reisliğindeki büyük bir Kureyş kervanının Şam’dan Mekke’ye dönmekte olduğunun haber alınması üzerine, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam bu kervandaki malları ganimet olarak almak için bir ordu toplayarak Safra denilen yere kadar geldi. Bu orduda, çeşitli vazifelerle civara gönderilenler hariç, 305 kişi vardı. Bunların 64’ü Muhacirlerden, kalanı Ensardan (Medineli Müslümanlardan) idi. Orduda üç at, 70 deve mevcuttu. Develere nöbetleşe binerek ilerlerlerdi. Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam dahi Ali bin Ebi Talib ve Zeyd bin Harise (radıyallahü anhüm) ile beraber bir deveye sırayla binmiştir. Muhacirinin beyaz sancağı, Mus’ab ibni Umeyr’e verilmişti. İşte, daha sonraları bütün dünyaya yayılan ve gittikleri yerlerde muzaffer olarak tarihe nam salan İslam ordularının birincisi, bu ordudur.

Bu arada, İslam ordusunun kervanı üzerine gelmekte olduğunu öğrenen Ebu Süfyan bir taraftan yolunu değiştirirken, diğer taraftan Zamzam İbni Amril-Gaffar’ı ücretle tutarak, Mekke’ye haber vermeye ve imdad istemeye gönderdi. Zamzam Mekke’ye vardığında, Kureyş’in ileri gelenleri hazret-i Abbas’ın kız kardeşi Atike’nin üç gün önce gördüğü ve Kureyş’e bu günlerde büyük bir bela geleceği şeklinde tabir edilen rüya sebebiyle birbirlerine düşmüşlerdi. Zamzam’ın; “Ey Kureyş, çabuk yetişiniz! Yoksa Şam kervanı Müslümanların eline düşer ve bütün malınız gider!” diyerek feryad etmesi üzerine, çekişmeyi bırakarak derhal bir ordu topladılar. Hemen hemen hepsi atlı veya develi olan bu ordunun 1000 kişiye yakın olan mevcudu, o zamanın ileri harp aletleri ile silahlanmıştı. Ebu Leheb ve Ebu Süfyan hariç, Kureyş’in bütün ileri gelenleri orduya iştirak ederek silah, malzeme ve mühimmat ile desteklemişlerdi. Bu ordu yoldayken, Ebu Süfyan’ın kervanı sahil yolundan sağ salim Mekke’ye getirdiği haber alınınca geri dönmek isteyenler olduysa da, Ebu Cehil’in korkaklık ve kaçmakla itham ederek ağır hakaretlerde bulunması üzerine mecburen yollarına devam ettiler. Ancak birkaç kişi geceleyin Mekke’ye dönebildi.

Bu arada Peygamber efendimiz de, Mekke’den hareket eden büyük bir ordunun kendilerine karşı gelmekte olduğunu öğrendi. Kervana el koymak için yola çıkmış bulunan İslam ordusunun ileri gelenleri ile Medine’ye dönmek veya dönmemek hususunda istişare etti; Ensarın fikirlerini sordu. Bunun üzerine söz alan hazret-i Sa’d ibni Muaz“Ya Resulallah, biz sana inandık! Allah katından getirdiğin şeylerin hak olduğuna itimat ve iman eyledik. Sana itaat etmeye ve emirlerine kesinlikleuymaya söz verdik. Artık siz ne dilerseniz emrediniz. Seni gönderen Allah hakkı için, eğer denize girersen, seninle beraber gireriz, hiçbirimiz geri kalmayız. Biz düşmana karşı varmaktan çekinmeyiz. Savaş anında geri dönmeyiz. Biz, sabredenlerdeniz ve sadıklardanız. Cenab-ı Hak’tan bizden memnun olacağınız işler göstermesini niyaz ederim. Hemen Allahü tealanın bereketi ile bizimle murad ettiğiniz tarafa hareket buyurunuz!” şeklindeki sözleriyle Ensarın sadakat ve samimiyetini dile getirdi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz de fevkalade memnun olarak, İslam ordusuna Bedir kuyularına doğru hareket emrini verdi.

Kureyş ordusu daha önce gelip Bedir suyunu zaptetmişti. İslam ordusu kumları son derece kaygan olan bir mevkide durdu. Susuzluk sıkıntısı başgösterdi. Peygamber efendimiz, o mevkide birkaç yeri işaret ederek Kureyş ileri gelenlerinden bazılarının harp esnasında öldürüleceği yerler olarak söylemiş, aynen söylediği gibi olmuştur. Ertesi gün, Ramazan ayının on yedinci Cuma günü sabahleyin yağanşiddetli yağmur, su sıkıntısını giderip sel olup aktı. İslam ordusu Bedir kuyularının en nihayetindeki kuyunun önünde toplandı. Peygamber efendimiz için hurma dallarından bir gölgelik yapıldı. Bedir’de karşı karşıya gelen bu iki ordunun askerlerinin pekçoğu birbirleriyle çok yakın akraba idiler. Kardeşlerden biri bir tarafta, diğeri öbür tarafta; baba bu yanda, oğul öbür yanda; amca yeğene, yeğen amcaya karşı savaşmak için hazır bekliyordu.

Her iki ordu, harp meydanında karşı karşıya gelip saf bağladılar. Peygamberimiz İslam ordusunun saflarını bizzat kendi elleriyle düzelterek; “Ben emretmedikçe düşman üzerine hücum etmeyiniz. Fakat ok menziline iyice girdiklerinde ok atınız.” diye emir verdi. Bu arada Kureyş tarafından atılanbir ok hazret-i Mihca’yı şehid etti. Bedir Muharebesindeki ilk şehid, bu zattır. Nihayet Kureyş ordusundan Utbe ibni Rebia, bir tarafına biraderi Şeybe’yi diğer tarafına oğlu Velid’i alarak, İslam ordusundan er diledi. Bunlara karşı gelen Medineli üç Müslüman, Eshaptan hazret-i Avf ile Muaz ve Abdullah ibni Revaha’yı kendi denkleri görmediği için reddederek, “Ya Muhammed! Bize denk ve akranımız olan amcazadelerimizi gönder.” diye bağırdı. (O zamanlar Mekkeliler, Medinelilere çiftlikle uğraştıkları ve pek çoğu okuma-yazma bilmedikleri için hakaret gözüyle bakarlardı).

Bunun üzerine Peygamber efendimiz; “Kalk ya Ubeyde, kalk ya Hamza, kalk ya Ali.” diyerek, Ubeyde’yi Utbe’nin, Hamza’yı Şeybe’nin ve hazret-i Ali’yi Velid’in üstüne gönderdi. (Hazret-i Ubeyde, o tarihte 63 yaşındaydı.) Kısa bir vuruşmadan sonra üç Kureyşlinin üçü de öldürüldü. Ayağından ağır yaralanan Ubeyde ise harpten sonra Medine’ye dönerken yolda şehid oldu. Bu teke tek vuruşma esnasında hazret-i Ebu Bekr Kureyş ordusu içinde oğlu Abdurrahman’ı görerek meydana çıkıp onunla çarpışmak için izin istediyse de, Peygamberimiz; “Ya Eba Bekr! Bilmez misin ki, sen benim, görür gözüm ve işitir kulağım yerindesin.” diyerek müsade etmedi.

Bundan sonra iki taraf saflar halinde birbirine karşı yürümeye ve oklar atmaya başladılar. Bu sırada Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam, kendi için hurma dallarından yapılan haymede; “Ya Rabbi bana vad ettiğin nusreti ver!” diye yalvarıp dua ederken, Kamer suresinin 45. ayeti vahiy olundu. “Yakında o cemiyet bozulacak, onlar arkalarını dönüp kaçacaklardır.” mealindeki bu ayet üzerine; “Müjde ya Eba Bekr! İşte Allah’ın yardımı imdadımıza geldi.” diyerek zırhını giyindi ve haymeden (gölgelikten) dışarı çıktı. Bir avuç ufak taşlar alarak Kureyş ordusuna doğru attı. Bunların her biri bir Kureyş askerinin gözüne, burun deliğine isabet ederek onları sersem etti. Bundan sonra Eshabına; “Haydi, şimdi şiddetli hamle ve hücum ediniz.” emrini verdi. Eshab-ı kiramın hepsi dalkılıç olarak ileri koştular. Her tarafa yaptıkları hamle ve hücumlarla düşman saflarını darmadağın ettiler. Kureyş’in pekçok ileri gelenleri, hazret-i Hamza ve Ali’nin (radıyallahü anhüm) kılıçları ile can verdiler.

Bu arada hazret-i Abdurrahman ibni Avf’ın sağ ve solunda yer alan iki genç Müslüman, ondan kendilerine Ebu Cehil’i göstermelerini istediler. Bunlar, Medineli Afra Hatun’un oğullarından Muaz ve Muavvez isimli, Ebu Cehil’i öldürmek için Allah’a söz vermiş iki fedai kardeş idiler. Kureyş ordusunun içinde etrafını saran Beni Mahzum kabilesi savaşçılarıyla birlikte, “Anam beni bugün için doğurmuştur.” diye bağırarak Mekkelileri gayrete getirmeye çalışan Ebu Cehil’i, Abdurrahman ibni Avf’ın (radıyallahü anh) işaretiyle tanıyarak derhal oraya koştular ve üst üste yaptıkları hamle ve hücumlarla yere serdiler. Bir miktar daha harb edip, birçok düşmanı öldürdükten sonra kendileri de şehid edildiler. O esnadaPeygamber efendimizin; “Kim bize Ebu Cehil’den bir haber getirir?” diye sorması üzerine, muharebe meydanına koşan hazret-i Abdullah ibni Mes’ud, Ebu Cehil’i ölmek üzereyken buldu ve sakalından tutarak boynuna bastı. Müslümanların en azılı düşmanı olan Ebu Cehil, o durumda bile kendi ölümünü bir kenara bırakarak, “Hangi taraf üstün.” diye sordu. “Nusret ve üstünlük Müslümanlardadır.” cevabını alınca bütün kinini dile getirerek; “Efendine (hazret-i Muhammed’e) söyle ki, şimdiye kadar O’nun düşmanı idim. Şimdi düşmanlığım bir kat daha arttı!” deyince, başı kesilerek Peygamber efendimize getirildi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz; “Bu ümmetin Fir’avn’ı iştebudur.” diyerek Allahü tealaya şükürler etti.

Kureyş ordusunun başı olan Ebu Cehil’in öldürülmesinden sonra, Mekkeliler dağıldılar. Firar edebilenleri kurtuldu, edemiyenleri öldürüldü veya esir edildi. İslam tarihinin bir dönüm noktası olan Bedir Muharebesi Müslümanların galibiyeti ile neticelendi. Bu savaşa kadar Müslümanlar devamlı eziyetlere uğramışlar, çektikleri eza ve cefalar dayanılmaz duruma gelince vatanlarını, evlerini, barklarını terk ederek göç etmişlerdi. Bedir Savaşı, bu durumu değiştirmiş ve Müslümanların mücadele gücünü artırmış, onları üstün hale getirmiştir. Müslümanlardan Bedir’de 14 kişi şehid oldu. Karşı taraftan 70 kişi öldü, 70 kişi de esir edildi. Pekçok ganimet alındı.

Kaynak: Yeni Rehber Ansiklopedisi Cilt 2, s. 307-310