Kategori: Eshâb-ı Kirâm

Eshâb-ı Kirâm “aleyhimürrıdvan”

HAZRETİ EBÛ BEKR-İ SIDDÎK “radıyallahü anh”
HAZRETİ ÖMER-ÜL-FÂRÛK “radıyallahü anh”
HAZRETİ OSMAN-I ZİNNÛREYN “radıyallahü anh”
HAZRETİ ALİYYÜL MÜRTEZÂ “radıyallahü anh”
HAZRETİ ABDURRAHMAN BİN AVF “radıyallahü anh”
HAZRETİ EBÛ UBEYDE BİN CERRAH “radıyallahü anh”
HAZRETİ SA’D BİN EBÎ VAKKÂS “radıyallahü anh”
HAZRETİ SAÎD BİN ZEYD “radıyallahü anh”
HAZRETİ TALHA BİN UBEYDULLAH “radıyallahü anh”
ZÜBEYR BİN AVVÂM “radıyallahü anh”
HADÎCE-TÜL KÜBRÂ “radıyallahü anha
FATIMA-TÜZ ZEHRA “radıyallahü anha”
HASAN BİN ALİ “radıyallahü anh”
HAZRETİ HÜSEYİN BİN ALİ “radıyallahü anh”
HAZRETİ AİŞE-İ SIDDÎKA “radıyallahü anha”
HAZRETİ SEVDE BİNTİ ZEM’A “radıyallahü anha”
HAZRETİ HAFSA BİNTİ ÖMER “radıyallahü anha”
HAZRETİ ZEYNEB BİNTİ HUZEYME “radıyallahü anha”
HAZRETİ ÜMMÜ SELEME “radıyallahü anha”
HAZRETİ ZEYNEB BİNTİ CAHŞ “radıyallahü anha”
HAZRETİ CÜVEYRİYYE BİNTÜ’L-HÂRİS “radıyallahü anha”
HAZRETİ ÜMMÜ HABÎBE “radıyallahü anha”
HAZRETİ SAFİYYE BİNTİ HÜYEY “radıyallahü anha”
HAZRETİ MEYMÛNE BİNTİ HÂRİS “radıyallahü anha”
HAZRETİ MÂRİYE “radıyallahü anha”
HAZRETİ REYHÂNE “radıyallahü anha”
ABBÂS BİN ABDULMUTTALİB “radıyallahü anh”
ABBÂS BİN UBÂDE “radıyallahü anh”
ABDULLAH BİN ABBÂS “radıyallahü anh”
ABDULLAH BİN AMR BİN ÂS “radıyallahü anh”

ABDULLAH BİN ATÎK “radıyallahü anh”

Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh”

Peygamberlerden sonra, Eshâb-ı Kirâmın ve insanların en üstünü. Asıl adı Abdullah bin Ebû Kuhâfe bin Âmir bin Amr bin Ka’b bin Sa’d bin Teym bin Mürredir. Babasının adı Osman olup, Kuhâfe lakâbıyla meşhûrdur. Annesinin adı ise Selmâ binti Sahrdır. Ümmül-Hayr lakâbıyla tanınmaktadır. Hazreti Ebû Bekr, Peygamber Efendimizden “aleyhisselâm” 2 yıl 3 ay küçüktür. Fil vak’asından sonra m. 573 yılında dünyâya gelmiştir. Müslüman olmadan önce adı, Abdüluzzâ veya Abdulkâbe idi. Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem” imân ettikten sonra onun ismini “Abdullah” olarak değiştirdi. 38 yaşında müslüman olmakla şereflenen Hazreti Ebû Bekr “radıyallahü anh”; Peygamber efendimizin vefat ettiği gün halife seçildi. Hilâfeti 2 sene 3 ay 10 gün sürdü. 63 yaşında iken hicretin 13 (m. 634) yılında Cemaziyel-âhir ayının yedisinde Pazartesi günü hastalandı. 15 gün hasta olarak yattıktan sonra vefat etti. Vasiyeti üzerine, hanımı Esmâ yıkadı. Cenaze namazını Hazreti Ömer “radıyallahü anh” kıldırdı. Peygamber efendimizin kabrinin bulunduğu Hücre-i Se’âdete defnedildi.

Ebû Bekr “radıyallahü anh” Aşere-i Mübeşşerenin yani Cennetle müjdelenen on sahabenin birincisidir. Peygamber efendimizin kayınpederi, Hazreti Âişenin “radıyallahü anha” babasıdır. Ebû Bekrin “radıyallahü anh” Resûlullah efendimize fevkalâde sadâkat ve sevgisi vardı. Vefatına, Peygamberimizden “sallallahü aleyhi ve sellem” ayrıldığından duyduğu aşırı üzüntüsü, gammı ve hasreti sebep olmuştur. Çünkü ona karşı olan, sevgisi ve bağlılığı kelimelerle tarif edilemiyecek kadar çoktur.

Peygamber efendimiz de, Ebû Bekri “radıyallahü anh” çok severdi. Onun için bizzat kendisine “Sen Allahü teâlânın Cehennemden atîki (yâni azâd ettiği kimse)sin” ve “Cehennemden atîk olan (âzâd edilmiş kimse) görüp sevinmek isteyen kimse, Ebû Bekre baksın” buyurması bunun bir alâmetidir. Bir rivâyette de, Ebû Bekrin annesi Ümmül Hayr-ı Selmânın bir iki evladı olmuş ise de hiçbirisi yaşamamış olduğundan, Hazreti Ebû Bekr doğduğu zaman, annesi kucağına alıp, Kâ’beye götürmüş ve yaşaması için “Allahım bu çocuğu ölümden Azâd edip bana bağışla!” diye dua eyleyince; Kâ’benin her yanında “Yâ Emetellah, sana müjdeler olsun ki, çocuğun yaşayacak, seni pek sevindirecek. Tevratda adı Sıddîk olarak bildirildi” nidası geldi. Oradakilerin hepsi bunu duydular. Bu sebeple de Atîk ismini verdiler. Yahud, soy ve sopunda ayıp ve kusur sayılabilecek herhangi bir şey görülmediği için bu lâkabı vermişlerdir, denildi.

Hazreti Ebû Bekr “radıyallahü anh”, ilk imâna gelen, müslümanlıkla şereflenen hür erkektir. Kadınlardan ilk imâna gelen Hazreti Hadice “radıyallahü anha”, kölelerden Zeyd bin Hârise “radıyallahü anh” ve çocuklardan Hazreti Alidir “radıyallahü anh”. Müslüman olmadan evvel, gençliğinde de Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” arkadaşı idi. Büyük bir tüccardı. Bütün malını, evini barkını Resûlullahın uğrunda harcadı. Ebû Bekr “radıyallahü anh”, İslâmiyeti kabul etmesine kadar geçen 38 senelik hayatında asla içki kullanmamış, putlara tapmamış, her türlü sapıklıktan, hurafelerden kaçınmış, iffetiyle ve güzel ahlâkı ile tanınmış bir kişiydi. Kavmi arasında sevilen ve saygı gösterilen birisi olup, fakirlere yardım eder, muhtaç olanları gözetirdi. Dürüst bir tüccardı. Herkesin ona sonsuz bir itimadı vardı.

Hazreti Ebû Bekre Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”, Peygamberliğini bildirip müslüman olmasını teklif ettiği zaman, hiç tereddüt etmeden İslâmiyeti kabul etmişti. Babası, annesi, çocukları ve torunları da müslümanlığı kabul etti. Peygamberimizi görüp Eshâb-ı Kirâmdan olmakla şereflendiler. Eshâb-ı Kirâmdan hiçbiri, böyle bir şerefe nail olmamıştır.

Onun müslüman oluşu hakkında bildirilen haberler çeşitlidir. Şöyle ki; Hazreti Ebû Bekr “radıyallahü anh”, İslâmiyeti kabul etmeden yirmi sene önce, bir rüya görmüştü: “Gökten dolunay inip, Kâ’be-i Muazzamaya gelmiş ve sonra parça parça olmuş, parçalardan her biri, Mekke evlerinden biri üzerine düşmüş, sonra bu parçalar bir araya gelerek gök yüzüne yükselmişti. Ebû Bekrin “radıyallahü anh” evine düşen parça ise, gök yüzüne yükselmemişti. Hâdiseyi gören Ebû Bekr “radıyallahü anh” hemen evin kapısını kapamış sanki bu ay parçasının gitmesine mani olmuştu.”

Ebû Bekr “radıyallahü anh” heyecanla rüyadan uyanmış, sabah olunca, hemen, yahûdi âlimlerinden birisine koşup, rüyasını anlatmıştı. O âlim cevabında: “Bu karışık rüyalardan biridir, onun için tabir edilmez” demişti. Fakat bu rüya, Ebû Bekrin “radıyallahü anh” zihnini kurcalamaya devam etmiş, yahûdinin cevabı, Onu tatmin etmemişti. Bundan dolayı bir zaman sonra ticâretlerinden birinde, yolu rahip Bahîranın diyarına uğramıştı. Gördüğü rüyasının tabirini Bahîradan istemiş ve şu cevabı almıştı. Bahîra: “Sen neredensin?” dedi. Hazreti Ebû Bekr “Kureyştenim” diye cevap verince, Bahîra: “Mekkede bir peygamber ortaya çıkıp hidâyet nûru, Mekkenin her yerine ulaşacak, sen hayatında Onun veziri, vefatından sonra da, halifesi olacaksın” deyince Ebû Bekr “radıyallahü anh” bu cevaba çok hayret etmişti. Hatta rahib, ona şöyle demişti: “Çabuk, şimdi ona ulaş. Şu anda vahy geldi. Mûsâ aleyhisselâmın da Rabbi olan Allah hakkı için, herkesten önce imân eyle!” Ebû Bekr “radıyallahü anh” bu rüyasını ve tabirlerini, Peygamber efendimiz, “sallallahü aleyhi ve sellem” peygamberliğini açıklayıncaya kadar kimseye söylememişti.

Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, peygamberliğini açıklayınca, Ebû Bekr “radıyallahü anh” hemen Peygamber efendimize koşup, “Peygamberlerin, peygamberliklerine delilleri vardır, senin delilin nedir?” diye suâl etmişti. Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” cevabında: Bu nübüvvetime delil, o rüyadır ki, bir yahûdi âlimden tabirini istedin. O âlim karışık rüyadandır, itibar edilmez dedi. Sonra Bahîra rahib doğru tabir etti.” buyurarak, Ebû Bekr’e “radıyallahü anh” hitaben: “Ey Ebû Bekr! Seni Hüdâya ve Resûlüne davet ederim.” buyurmuştu. Bunun üzerine Hazreti Ebû Bekr, “Şehâdet ederim ki, sen Allahü teâlânın resûlüsün ve senin peygamberliğin hakdır ve cihânı aydınlatan bir nûrdur.” diyerek, Onu tasdik edip müslüman olmuştu.

Hazreti Ebû Bekrin “radıyallahü anh” müslüman oluşu, şu şekilde de ifâde edilmiştir: Muhammed aleyhisselâma peygamberlik emri geldiğinde, “Bu sırrı kime söyleyebilirim, bu işi kime açıklayabilirim” diye düşünmüştü. Peygamber efendimizin, Ebû Bekr “radıyallahü anh” ile, yakın arkadaşlığı ve bu sebeple de ona karşı pek fazla sevgisi vardı. Ayrıca Ebû Bekr “radıyallahü anh” çok akıllı ve doğruyu görüp seçebilmesiyle de meşhûrdu. Bunun için, Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” nübüvvet sırrını ona açmayı tasarlamıştı. Sabahleyin, Ebû Bekre “radıyallahü anh” varmak ve bu sırrı ona açmak maksadıyla evden çıkmıştı.

O gece, Peygamber efendimiz böyle düşünürken, Ebû Bekr “radıyallahü anh” da şöyle düşünüyordu: “Baba ve dedelerimizin seçtiği din, hiç uygun değildir. Zira, hiçbir zarar ve fayda vermeye kadir olmayan bir heykele ibâdet etmek, akıllıca bir iş değildir. Yerin ve göğün yaratıcısı buna râzı olmaz. Bu düşünceyi ise, Muhammedden “sallallahü aleyhi ve sellem” başkasına arz etmek lâyık değildir. Zira, olgun ve akıllı, doğru görüşlü olduğu tecrübe edilmiştir. Yarın, ziyâret için ona varayım, bu hâli arz edeyim. O ne derse, öyle amel edeyim!” Bu düşünce ile Ebû Bekr “radıyallahü anh” sabahlamış, Peygamber efendimize varmak için evden çıkıp, yolda karşılaşmışlar, birbirlerine karşı “Sözleşmeden birleştik” demişlerdi. Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” şöyle söze başlamışlar: “Bir meşveret için, sana geliyordum.” Ebû Bekr “radıyallahü anh” da: “Ben de, bir fikir sormak için yanınıza geliyordum” dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” “Söyle yâ Ebâ Bekr” buyurdular. Ebû Bekr “radıyallahü anh”: “Sen her işte öndersin, önce sen söyle!” dediler. Peygamber efendimiz: “Dün, bana bir melek görünüp, Hak teâlâdan (Halkı dine davet eyle!) diye emir getirdi. Ben endişede kaldım. Bugün sana geldim. Seni, İslâm dinine davet ederim. Ne dersin?” buyurdular. Ebû Bekr “radıyallahü anh”: “İslâmiyete önce beni kabul eyle! Çünkü, dün gece sabaha kadar bu fikirde idim. Şimdi ise bu sözü işittim” dedi. Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buna çok sevinip, Ebû Bekre “radıyallahü anh” İslâmiyeti anlattılar. Ebû Bekr “radıyallahü anh” da kabul edip, mü’minlerin serdârı oldu.

Diğer bir rivâyette ise Hazreti Ebû Bekr, Peygamber efendimize peygamberlik gelmeden önce ticâret maksadıyla Yemen’e gitmişlerdi. Bu seferlerinde, Yemen’de bulunan, Ezd kabilesinden, çok kitap okumuş ve ömrü üçyüzdoksan yıla ermiş bulunan bir ihtiyara rastlamıştı. Bu ihtiyar Hazreti Ebû Bekr’e bakıp: “Zannederim ki sen, “Mekke halkındansın” deyince, Ebû Bekr “radıyallahü anh” “Evet, öyledir” demiş ve aralarında şu konuşma geçmişti. İhtiyar: “Sen Kureyşten misin?” “Evet!” “Benî Temimden misin?” Evet!. “Bir alâmet daha kaldı.” Nedir? diye sormuşlar, “Karnını aç, göreyim.” “Bundan maksadın nedir, söyle?” “Kitaplarda okudum ki, Mekke’de bir Peygamber gelir. Ona, iki kimse yardımcı olur. Biri genç, diğeri ihtiyardır. Genç olanı, nice zorlukları kolaylığa çevirir. Çok belâları giderir. O ihtiyar kişi ise, beyaz benizli, ince belli olup, karnı üzerinde bir siyah ben vardır. Zannederim ki, o kimse sensin. Karnını aç, göreyim” dedi. Ebû Bekr “radıyallahü anh” da açmış; göbeği üzerindeki siyah beni görünce, “Vallahi o kimse sensin” deyip, Ebû Bekr’e bir çok vasiyetlerde bulunmuştu. Ebû Bekr “radıyallahü anh”, işini bitirince, vedâlaşmak, için ihtiyarın huzuruna varmış, Peygamber efendimiz hakkında bir kaç beyit söylemesini ondan istemiş, bunun üzerine ihtiyar, oniki beyt okumuş, Ebû Bekr “radıyallahü anh”’da bunları ezberlemişti.

Ebû Bekr “radıyallahü anh” seferden Mekke-i Mükerreme’ye dönünce, Ukbe ibni Ebû Mu’ayt, Şeybe, Ebû Cehil, Ebü’l Bühterî gibi, Kureyşten ileri gelen kimseler, Onu ziyârete evine gelmişlerdi. Ebû Bekr onlara hitaben: “Aranızda hiçbir hâdise oldu mu?” buyurmuş. Cevaplarında: “Bundan daha garip bir hâdise olur mu ki, Ebû Talib’in yetimi, peygamberlik dâvası ediyor ve sizler, baba ve dedeleriniz, bâtıl dindensiniz diyor. Eğer hatırın olmasaydı, Onu bu zamana kadar sağ bırakmazdık. Sen Onun iyi dostusun, bu işi sen hallet” demişlerdi. Ebû Bekr “radıyallahü anh” onlardan özür dileyerek, oradan ayrılmış, Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” Hadîce’nin (radıyallahü anha)evinde olduğunu öğrenip, varıp kapıyı çalmış, Peygamber efendimiz kendilerini karşılayınca: “Yâ Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”, senin hakkında söylenilenler nedir?” demiş. Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”

“Ben Hak teâlânın peygamberiyim. Sana ve bütün Âdemoğullarına gönderildim. İmân getir ki, Hak teâlânın rızâsına vâsıl olasın ve canını Cehennem’den koruyasın.”buyurdular.

Ebû Bekr “radıyallahü anh” buna delil nedir? deyince, Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” “O, Yemen’de gördüğün ihtiyarın hikâyesi delildir.”, buyurdular. Ebû Bekr “radıyallahü anh”: “Ben Yemen’de pek çok ihtiyar ve genç gördüm” dedi. Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” cevabında: “O ihtiyar ki, sana oniki beyit emânet verdi ve bana gönderdi.” diyerek o beyitlerin hepsini okudu. Ebû Bekr “radıyallahü anh” bunu sana kim haber verdi, deyince; cevabında;

“Benden evvelki peygamberlere gelen melek haber verdi” buyurdular. Bunu söyler söylemez, elini bana ver deyip, mübârek elini tutmuş, “Eşhedü en lâ ilâhe illallah, ve Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah.” diyerek müslüman olmuştur. Hayatında ilk defa duyduğu, yüksek bir sevinçle evine müslüman olarak dönmüştür. Nitekim bir hadîs-i şerîfte: “Her kime imânı arz ettiysem, yüzünü buruşturur, tereddütle bakardı. Ancak Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” imânı kabul etmekte hiç tereddüt ve duraklama etmedi.” buyurulmuştur.

Hazret-i Ebû Bekr, müslüman olunca, hemen çok sevdiği arkadaşlarına gitti. Onları da, müslüman olmaları için ikna etti. Eshâb-ı Kirâm’ın ileri gelenlerinden ve Cennetle müjdelenenlerden olan Osman bin Affân, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvâm, Abdurrahman bin Avf, Sa’d ibni Vakkâs, Ebû Ubeyde bin Cerrâh gibi yüksek şahsiyetler onun tavsiyesi ile müslüman olmuşlardır.

İslâmiyeti kabul eden hazret-i Ebû Bekr’i dininden vazgeçirmek için Kureyş müşriklerinin azılı pehlivanlarından Nevfel bin Adviye, bir ipe bağlayıp işkence etmeye başladı. Kendi kabilesi olan Benî Teym bunu gördükleri halde aldırış etmediler. Birgün Resûlullah efendimiz, yeni müslüman olanlardan birkaçı ile Erkam bin Erkam’ın “radıyallahü anh” Safa Tepesindeki evinde oturuyorlardı. Başta hazret-i Ebû Bekr olmak üzere, hepsi bu yeni dînin müşriklere açıklanmasını arzuladıklarını bildirdiler. Henüz açıkça tebliğ edilmek emri verilmemişti. Peygamber efendimiz de: “Ey Ebû Bekr! Bizim sayımız henüz az. Bu işe yetmeyiz.” buyurdu ise de, Ebû Bekrin ve arkadaşlarının arzularının çokluğundan onları kıramadı. Hemen Mescid-i Haramın bir tarafına topluca oturdular. O sırada müşrikler de orada toplu halde bulunuyorlardı. Hazret-i Ebû Bekr ayağa kalktı. Putlardan yüz çevirip, Allahü teâlâya ve Onun Peygamberi Muhammed aleyhisselâma inanmanın lâzım olduğunu anlatmaya başlayınca, müşrikler hep birden Ebû Bekre ve arkadaşlarına saldırdılar. Yumruk ve tekmelerle ortalığı, alt üst ettiler. Hazret-i Ebû Bekri fena halde tartaklayıp dövdüler. Utbe bin Rebîa, demirli ayakkabılarını Ebû Bekrin “radıyallahü anh” yüzüne çarpa çarpa yüzünü gözünü kanlar içinde bıraktı, bilinmez hale getirdi. Benî Teym kabilesine mensûb olan kişiler yetişip ayırmasaydılar öldürünceye kadar dövmeye devam edeceklerdi. Kabilesinden olan kişiler bitkin ve perişan bir hale gelen hazret-i Ebû Bekri bir çarşafın içine koyarak evine götürdüler. Hemen geri dönüp Kâ’beye geldiler: “Eğer Ebû Bekr ölecek olursa, yemin olsun ki, biz de Utbe’yi gebertiriz!” dediler ve yine hazret-i Ebû Bekrin yanına gittiler.

Hazret-i Ebû Bekr, uzun bir süre kendine gelemedi. Babası ve Benî Teym’liler, onu ayıltmak için çok uğraştılar. Ancak akşama doğru kendine gelebildi, gözlerini açar açmaz, ezik bir sesle: “Resûlullah ne yapıyor? O, ne haldedir? Ona da dil uzatmışlar, hakaret etmişlerdi” diyebilmişti. Annesi Ümm-ül-Hayra dediler ki: “Sor bakalım, birşey yer veya içer mi?” Hazret-i Ebû Bekrin yemeğe ve içmeğe ne isteği vardı, ne de bir gücü! Ev, tenhalaşınca annesi ona: “Ne yersin, ne içersin?” diye sordu. Hazret-i Ebû Bekr gözlerini açtı ve “Resûlullah ne haldedir, ne yapıyor?” dedi. Annesi, “Vallahi arkadaşın hakkında hiçbir bilgim yok!” dedi. Ebû Bekr “radıyallahü anh”: “Hattâbın kızı Ümmü Cemîle git, Resûlullahı ondan sor!” dedi. Annesi Ümmül-Hayr, kalkıp Ümmü Cemîlin yanına gitti ve: “Oğlum Ebû Bekr, senden Abdullahın oğlu Muhammedi “sallallahü aleyhi ve sellem” soruyor. Acaba ne haldedir?” Ümmü Cemîl de: “Benim ne Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”, ne de Ebû Bekr hakkında bir bilgim var! İstersen seninle birlikte gidelim?” dedi. Ümmül-Hayr, “Olur” deyince, kalktılar, Hazreti Ebû Bekrin yanına geldiler. Ümmü Cemîl, Hazreti Ebû Bekri böyle perişan bir vaziyette, yaralar ve bereler içinde görünce, kendisini tutamıyarak çığlık kopardı ve: “Sana bunu yapan bir kavim, muhakkak azgın ve taşkındır. Allahtan dileğim, onlardan öcünü almasıdır” dedi. Hazreti Ebû Bekr, Ümmü Cemîle: “Resûlullah ne yapıyor, ne haldedir?” diye sordu. Ümmü Cemîl, ona: “Burada annen var, söylediğimi işitir” dedi. Hazreti Ebû Bekr de: “Ondan sana bir zarar gelmez, sırrını yaymaz” deyince, Ümmü Cemîl: “Hayattadır, hâli iyidir” dedi. Tekrar “Şimdi o nerededir?” diye sordu. Ümmü Cemîl: “Erkâmın evindedir.” dedi. Hazreti Ebû Bekr: “Vallahi, Resûlullahı gidip görmedikçe, ne yemek yerim, ne de bir şey içerim!” dedi. Annesi: “Sen, şimdi biraz bekle, herkes uykuya dalsın!” dedi. Herkes uyuyup, ortalık tenhalaşınca, Hazreti Ebû Bekr, annesine ve Ümmü Cemîle dayanarak, yavaş yavaş Resûlullahın yanına vardı. Sarılıp öptü. Müslüman kardeşleriyle kucaklaştı. Ebû Bekrin “radıyallahü anh” bu hali, Peygamber efendimizi çok üzdü. Hazreti Ebû Bekr: “Yâ Resûlallah! Babam, anam sana fedâ olsun! O azgın adamın, yüzümü gözümü yerlere sürtüp, beni bilinmez hâle getirmesinden başka bir üzüntüm yok! Bu yanımdaki de, beni dünyâya getiren annem Selmâdır. Onun hakkında dua buyurmanızı istirham ediyorum. Umulur ki, Allahü teâlâ, onu senin hürmetine Cehennem ateşinden kurtarır” dedi.

Bunun üzerine Peygamberimiz, Selmânın müslüman olması için Allahü teâlâya yalvardı. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” duası kabul olunmuştu. Annesi de hidâyete kavuşup müslümanlığı kabul etti. Böylece ilk müslümanlardan biri olmakla şereflendi.

Hazret-i Ebû Bekr, Peygamber efendimiz ne söylerse, itiraz etmez hemen kabul ederdi. Hatta herkesin itiraz ettiği meseleleri bile itirazsız kabullenirdi.

Meselâ Peygamberimizin Mi’râc mucizesini kabul etmeleri böyle oldu. Resûlullah efendimiz, Mi’râctan dönüp sabah olunca, Kâ’be yanına gidip Mekkelilere Mi’râcı anlattı. İşiten kâfirler, alay etti, Muhammed aklını kaçırmış, iyice sapıtmış, dediler. Müslüman olmaya niyeti olanlar da vaz geçti. Birkaçı sevinerek Ebû Bekrin evine geldi. Çünkü bunun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir tüccar olduğunu biliyorlardı. Kapıya çıkınca hemen sordular: “Ey Ebû Bekr! Sen çok kerre Kudüse gittin geldin, iyi bilirsin. Mekkeden Kudüse gidip gelmek ne kadar zaman sürer” dediler. Hazreti Ebû Bekr: “İyi biliyorum. Bir aydan fazla”, dedi. Kâfirler bu söze sevindiler. Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur, dediler. Gülerek, alay ederek ve Ebû Bekrin de kendi kafalarında olduğuna sevinerek: “Senin efendin, Kudüse bir gecede gidip geldiğini söylüyor, artık iyice sapıttı” diyerek, Ebû Bekre sevgi, saygı ve güven gösterdiler.

Ebû Bekr “radıyallahü anh”, Resûlullahın mübârek adını işitince ‘Eğer O söyledi ise, inandım. Bir anda gidip gelmişdir” deyip içeri girdi. Kâfirler neye uğradıklarını anlıyamadı. Önlerine bakıp gidiyor ve “Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebû Bekre sihir yapmış” diyorlardı. Ebû Bekr hemen giyinip, Resûlullahın yanına geldi. Büyük kalabalık arasında yüksek sesle, “Yâ Resûlallah! Mi’râcınız mübârek olsun! Allâhü teâlâya sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere, hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Parlıyan yüzünü görmekle, kalbleri alan, ruhları çeken tatlı sözlerini işitmekle nimetlendirdi. Yâ Resûlallah! Senin her sözün doğrudur. İnandım. Canım sana fedâ olsun.” dedi. Ebû Bekrin sözleri, kâfirleri şaşırttı. Diyecek şey bulamayıp dağıldılar. Şüpheye düşen, imânı zayıf birkaç kişinin de kalbine kuvvet verdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” o gün hazret-i Ebû Bekre “Sıddîk” dedi. Bu adı almakla, bir kat daha yükseldi.

Hazret-i Ebû Bekr, Resûlullahın en yakın dostu idi. Ondan hiç ayrılmazdı. Onların bu beraberliği, Mekkeden Medineye hicrette de devam etti. O’na mağara arkadaşı oldu. Mağârada üç gün kaldıktan sonra, ikisi bir deveye binerek yolculuk ettiler. Medine’ye varıncaya kadar Resûlullahın bütün hizmetini O gördü. Medinedeki mescid yapılırken Onunla beraber çalıştı. Hiçbir hizmetten, fedâkârlıktan geri kalmadı.

Hazret-i Ebû Bekr, Resûlullah efendimizle birlikte bütün harplerde bulunmuş, bir kısmında ordu kumandanlığı vazifesi kendisine verilmiştir. Çok şiddetli muharebelerde, Peygamber efendimizin muhâfızlığını yapmış, Efendimize karşı bedenini siper etmiştir. Bedirde, Uhudda, Hendekte müşriklere karşı büyük kahramanlıklar göstermiştir.

Tebük Harbinde, sancaktarlık vazifesini yürütmüştür.

İslâmın zuhûrundan 21 yıl sonra Mekke şehri, müslümanlar tarafından fethedildi. Mekke halkı hazret-i Peygamberin huzuruna gelerek İslâmı kabul etmeye başladılar. Hazret-i Peygamber, Safa Tepesine oturmuş, yeni müslümanların biatini kabul ediyordu. Hazret-i Ebû Bekr babasının yanına gelerek: “Babacığım! Artık İslâmı kabul etme zamanı geldi. Haydi, seni Resûlullahın yanına götüreyim dedi. Ebû Kuhâfenin kabul etmesi üzerine, hazret-i Ebû Bekr, babasının koluna girerek onu, iki cihanın efendisi Muhammed aleyhisselâmın huzuruna getirdi. Ebû Kuhâfe, gayet ihtiyardı ve gözleri de görmüyordu. Hazret-i Peygamber onları görünce ayağa kalktı ve muhabbet dolu bir sesle: “Ey Ebû Bekr! İhtiyar babana niçin zahmet verdin? Onu buralara kadar yordun. Biz onun ayağına giderdik.” diye iltifat buyurdu. İhlâs, takva ve sadakat güneşi hazret-i Ebû Bekr “Yâ Resûlallah! Babamın sizin ayağınıza gelmesi daha uygundur” dedi.

Ebû Kuhâfenin müslüman olmasıyla hazret-i Ebû Bekrin ailesi, Muhammed aleyhisselâmın ümmeti içinde hiçbir aileye nasip olmayan büyük bir şeref ve fazilete erişti. Çünkü bir ailede dört kuşak müslümanlık ve sahabîlik tacını başlarına giymiş oldular. Ebû Kuhâfe, oğlu Ebû Bekrin halife olduğu günleri gördü. Hazret-i Ömerin hilâfeti devrinde imânlı olarak âhirete göç etti. Hazret-i Ebû Bekr hicretin dokuzuncu (m. 631) senesinde Hac kafilesi başkanlığında vazife yapmıştır. Peygamber efendimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” son hastalıklarında üç gün imâmlık vazifesinde bulunup, onyedi vakit namaz kıldırmış, üç vaktinde de Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, Ebû Bekre “radıyallahü anh” uyarak arkasında namaz kılmışlardır.

Hazret-i Ebû Bekr, 10 (m. 632) senesinde, Peygamberimizin vefatı üzerine Eshâb-ı kirâmın sözbirliğiyle halife seçilmiştir. Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed aleyhisselâmdan sonra müslümanların halifesi, yani Peygamberimizin vekili ve müslümanların reisi, hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk olmuştur. Ondan sonra da sırası ile hazret-i Ömer, hazret-i Osman ve hazret-i Ali halife olmuşlardır. Bu dördünün üstünlük sıraları, halifelikleri sırası gibidir. Bunlardan ilk ikisinin, yani hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerin, diğer ikisinden üstün olduğunu Eshâb-ı Kirâmın ve Tabiîn hazretlerinin hepsi söylemişlerdir. Bu sözbirliğini bütün din âlimleri haber vermektedir. Ebül-Hasen-i Eş’âri buyuruyor ki: “Hazreti Ebû Bekr ile Hazreti Ömerin (Şeyhaynın), diğer bütün ümmetten üstün olduğu muhakkaktır. Buna inanmıyan ya cahildir veya inatçıdır.” Hazret-i Ali “radıyallahü anh” buyuruyor ki: “Beni, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerden üstün tutan, iftira etmiş olur. İftira edenleri dövdükleri gibi, onu döverim.” Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri de (Gunyet-üt-Talîbîn) kitabında buyuruyor ki: Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Allahü teâlâdan istedim ki, benden sonra Ali “radıyallahü anh” halife olsun. Melekler dedi ki: Yâ Muhammed Allahü teâlânın dilediği olur. Senden sonra halife, Ebû Bekr-i Sıddîkdır”, Abdülkâdir-ı Geylânî yine buyurdu ki: Ali “radıyallahü anh” dedi ki: Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” bana dedi ki: “Benden sonra halife hazret-i Ebû Bekr olacaktır. Ondan sonra Ömer, ondan sonra Osman, ondan sonra da Sen “radıyallahü anh” olacaksın!”

Hazret-i Ali “radıyallahü anh” buyuruyor ki: Ebû Bekr “radıyallahü anh” doğru sözlüdür. Ondan işittim ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” “Günah işleyen biri, pişman olur, abdest alıp, namaz kılar ve günahı için istiğfâr ederse, Allahü teâlâ, o günahı elbette af eder. Çünkü Allahü teâlâ, Nisâ sûresi yüzdokuzuncu âyetinde: Biri günah işler veya kendine zulüm eder, sonra pişman olursa, Allahü teâlâyı çok merhametli ve af ve mağfiret edici bulur buyurmaktadır.” dedi.

Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vefat ettiği haberi, Eshâb-ı Kirâm arasında yayılınca herkesin aklı başından gitti. Hazret-i Ömer kılıcı eline alıp, “Resûlullah öldü” diyenin kellesini uçururum, deyip ortaya çıktı. Herkes, üzüntüden ve Ömerin “radıyallahü anh” bu halinden korktuğu halde, hazret-i Ebû Bekr, cesaretini muhafaza ederek, Eshâb-ı Kirâmın arasına girdi. Onlara Resûlullahın da öleceğini, Onun da bir insan olduğunu bildiren âyet-i kerîmeyi okuyup, tesirli sözler söyleyerek nasihat etti. Halkı sükûna ve huzura kavuşturdu. Derhal halife seçimi yapıldı. Müslümanlar başsızlıktan, dağınıklıktan kurtarıldı.

Hazret-i Ebû Bekr Pazartesi günü halife seçilince, salı günü, Mescid-i şerîfe gelip, Eshâbı topladı. Minbere çıktı. Hamd ve senadan sonra: “Ey Müslümanlar! Sizin üzerinize halife ve emir oldum. Halbuki, sizin en iyiniz değilim. Eğer iyilik yaparsam bana yardım ediniz. Fena bir iş yaparsam, bana doğru yolu gösteriniz. Doğruluk emanettir. Yalancılık hıyânettir. Sizin zayıfınız, bence çok kıymetlidir. Onun hakkını kurtarırım. Kuvvetine güveneniniz ise, bence zayıftır. Çünkü ondan başkasının hakkını alırım. İnşaallahü teâlâ, hiçbiriniz cihadı terk etmesin. Cihadı terk edenler zelil olur. Ben Allaha ve Resûlüne itaat ettikçe, siz de bana itaat ediniz. Eğer ben Allaha ve Resûlüne âsi olur, doğru yoldan saparsam, sizin de bana itaat etmeniz lazım gelmez. Kalkınız, namaz kılalım. Allahü teâlâ hepinize iyilik versin.” dedi.

Resûlullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” vefat edince, İslâmiyetten ayrılma tehlikesi birdenbire büyüdü. Her tarafı dehşet bürüdü. Yemendeki ve başka yerlerdeki memurlar geri gelmeye, kara haberler getirmeğe başladılar. Müslümanlar ne yapacaklarını şaşırdılar. Mekke, Medine ve Tâiften başka bütün Arabistan halkı İslâmiyetten ayrıldılar. Mürtedlerin sayısı yanında müslümanlar pek az idi. Fakat, Resûlullahın halifesi, zamân-ı seâdetteki gelişmeyi hiç değiştirmemeye ve Resûlullahın niyetlerini yerine getirmeye kararlı idi. Halife seçiminden sonra, Eshâb-ı Kirâm arasında Hazreti Üsâmenin sefere gidip gitmemesi hakkında ihtilaf edilmişti. Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Üsâmeyi sekizbin kişilik bir kuvvetle Şam tarafına göndermişti. Mübârek eliyle Üsâmeye bir de bayrak vermişlerdi. Ordu henüz Medineden çıkmamıştı. Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” vefat ettiler. Muhacirler ve ensar “radıyallahü anh” bu kuvvetin Şama gönderilmemesini istiyorlardı. Çünkü, bir tarafta yahudi ve hıristiyanlar, diğer tarafdan mürted ve münafıklar dine saldırıyorlardı. Bu kadar kuvveti kendimizden uzak tutarsak halimiz ne olur! diyorlardı. Hazret-i Ebû Bekr; “Kuvvetimiz olmadığını her tarafın boş olduğunu görerek, kurtlar gelip çoluk çocuğumuzu evden çekip götürmeye kalkışsalar, yine bayrağını Resûl-i Ekremin “sallallahü aleyhi ve sellem” mübârek eliyle verdiği Üsâmenin “radıyallahü anh” ordusunu Şama göndereceğim” buyurup hemen gönderdi. İslâm düşmanları bu hareketi görüp korktular. Müslümanlar kuvvetli olmasaydı, bu kadar kuvveti uzağa göndermezlerdi, dediler. Mürtedlerle (dinden ayrılanlar) muharebeyi göze aldı. Her tarafa birlikler gönderdi. Medineye hücuma hazırlanan düşman üzerine, gece şiddetli bir çıkış yaparak, sabaha kadar savaştı. Hepsini dağıttı. Yanındaki askerlerle birlikte, uzakdaki mürtedlerle muharebeye gitmek üzere devesine bindi. Fakat, hazret-i Ali “radıyallahü anh” halifenin devesinin yularını tutup, “Ey Resûlün halifesi! Nereye gidiyorsun? Sana Resûlullahın Uhud Muharebesinde söylediğini söylerim. O gün sana; “Kılıcını kınına sok! Ölümünle bizi yakma!” buyurmuştu. Vallahi, sana bir hâl olur ise, müslümanlar, senden sonra düzen bulmaz” dedi. Eshâb-ı Kirâmın hepsi, hazret-i Aliyi tasdik etti. Bunun üzerine halife hazretleri Medine-i Münevvereye döndü. Sonra, onbir kabileye bölükler gönderdi. Bunlardan hazret-i İkrime emrindeki asker, Yemâmede, Müseylemenin kırkbin askerine karşı gelemedi. Halife, hazret-i Hâlid bin Velidi imdada gönderdi. Hazret-i Hâlid, Talha ve Sücâh ve Mâlik bin Nüveyreyi perişan edip, Medineye dönmüştü. Yemâmede de büyük zafer kazandı. Yirmibin mürted öldürdü. İkibine yakın müslüman şehid oldu. Amr ibn-i Âs “radıyallahü anh” da, Huzâ’a kabilesini hidâyete getirdi. Alâ bin Hadremi “radıyallahü anh” Bahreynde çetin muharebeler yapıp mürtedleri dağıttı. Huzeyfe, Arfece ve İkrime, “radıyallahü anh” Umman ve Bahreynde birleşip, mürtedleri bozdular. Onbin mürted öldürdüler. Halife, Hâlid bin Velidi “radıyallahü anh” Irak tarafına gönderdi. Hîrede yüzbin altın cizye aldı. Hürmüz kumandasındaki İran ordusunu bozdu. Basrada otuzbin kişilik orduyu perişan etti. İmdada gelen büyük ordudan yetmişbin kâfir öldürüldü. Sonra, çeşitli muharebelerle, büyük şehirler aldı. Halife, Medinede ordu toplayıp, hazret-i Ebû Ubeyde kumandasında Şam taraflarına, Amr ibni Âsı “radıyallahü anh” da Filistine gönderdi. Sonra Yezid bin Ebû Süfyânı Şama yardımcı gönderdi. Sonra asker toplayıp, hazret-i Muaviye kumandasında, kardeşi Yezide yardımcı gönderdi. Hazret-i Hâlid bin Velidi de Irakdan Şama gönderdi. Hazret-i Hâlid, askerin bir kısmını Müseynâya bırakıp, birçok, muharebe ve zaferlerle Suriye’ye geldi.

İslâm askerleri birleşerek Ecnadinde büyük Rum ordusunu yendiler. Sonra, Yermükde 46.000 İslâm askeri, Herakliyüsün 240.000 askeri ile uzun ve çetin savaşlar yapıp galip geldi. Yüzbinden ziyâde Rum askeri öldürüldü. Üçbin müslüman şehid oldu. Bu muharebede İslâm kadınları da harp etti. Baş kumandan hazret-i Hâlid bin Velidin ve tümen komutanı Hazreti İkrimenin şaşılacak kahramanlıkları görüldü. Bütün bu zaferler, halifenin cesareti, dehası, güzel idaresi ve bereketi ile oldu. Yermük Savaşı yapılırken, halife Medinede vefat etti.

Onun devrinde, İslâm devlet idaresinin temelleri sağlamlaşmış, Kur’ân-ı kerîmin bir hükmü dışına çıkılmadığı gibi, dinden ayrılmak isteyenlere fırsat verilmemiştir. Mürtedlerle yapılan bu harplerden Yemâmede, birçok hâfız şehid olmuştu. Hazret-i Ömerin de teklifi ile Kur’ân-ı kerîmin bir kitap halinde toplanması kararlaştırılıp, bu vazife Zeyd bin Sâbite “radıyallahü anh” verildi. Hazret-i Ebû Bekrin en büyük hizmetlerinden biri de, Kur’ân-ı kerîmi kitap halinde toplatması olmuştur. Cebrâil aleyhisselâm her sene bir kerre gelip, o ana kadar inmiş olan Kur’ân-ı kerîmi, Levh-il-Mahfuzdaki sırasına göre okur, Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz dinler ve tekrar ederdi. Âhireti teşrif edeceği sene, iki kerre gelip, tamamını okudular. Muhammed aleyhisselâm ve Eshâbından çoğu, Kur’ân-ı kerîmi tamamen ezberlemişti. Bazıları da bazı kısımları ezberlemiş, birçok kısımlarını yazmışlardı. Muhammed aleyhisselâm ahirete teşrif ettiği sene, halife Ebû Bekr “radıyallahü anh” ezber bilenleri toplayıp ve yazılı olanları getirtip, hazret-i Zeyd bin Sâbitin başkanlığındaki bir hey’ete, bütün Kur’ân-ı kerîmi kâğıt üzerine yazdırdı. Böylece, Mıshaf veya Mushaf denilen bir kitap meydana geldi. Otuzüçbin Sahâbî bu Mushafın her harfinin, tam yerinde olduğuna söz birliği ile karar verdi. Sûreler belli değildi. Üçüncü halife Osman “radıyallahü anh” hicretin yirmibeşinci senesinde, sûreleri birbirinden ayırdı, yerlerini sıraladı. Altı tane daha Mushaf yazdırıp, Bahreyn, Şam, Basra, Bağdat, Yemen, Mekke ve Medineye gönderdi. Bugün, bütün dünyâda bulunan mushaflar, hep bu yedisinden yazılıp, çoğalmıştır. Aralarında bir nokta farkı bile yoktur.

Hazret-i Ebû Bekr, Eshâb-ı Kirâmın en çok ilim sahibi olanlarındandı. Her ilimde müracaat kaynağı olmuştur, İslâmî ilimlerin bütün meselelerini bilirdi. Nitekim Resûlullah efendimiz Onun hakkında “Allahü teâlânın kalbime akıttıklarını, Ebû Bekrin kalbine akıttım” buyurmuştur. Böylece O, Muhammed aleyhisselâmdan sonra insanların en üstünü oldu. Hicrette onun yol arkadaşı idi. Mağarada beraber idiler. Hayatı boyunca Peygamber efendimizin yanından hiç ayrılmadı. Her işinde onun veziri oldu. Bir meselede Eshâb-ı Kirâm ile istişare ederken hazret-i Ebû Bekri sağına, hazret-i Ömeri de soluna oturturdu. Görülecek mesele hususunda, önce bu ikisinin reyini, görüşünü sorar, sonra da diğer Sahâbîlerin görüşlerine yer verirdi. Çünkü hazret-i Ebû Bekrin ilmi o kadar yüksekti ki, Eshâb-ı Kirâmın “radıyallahü anh” en yükseklerinden olan hazret-i Ömer, Peygamber efendimizin hazret-i Ebû Bekr seviyesinde anlattığı şeyleri anlayamazdı. Hazret-i Ömer bir gün geçerken, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Ebû Bekr Sıddîka “radıyallahü anh” birşey anlattığını gördü. Yanlarına gidip dinledi. Sonra, başkaları da, gördü ise de, gelip dinlemeğe çekindiler. Ertesi gün, Ömeri “radıyallahü anh” görünce, “Yâ Ömer, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” dün size bir şey anlatıyordu. Bize de söyle, öğrenelim” dediler. Çünkü o daima, “Benden duyduklarınızı, din kardeşlerinize de anlatınız! Birbirinize duyurunuz!” buyururdu. Hazret-i Ömer, “Dün Ebû Bekr “radıyallahü anh” Kur’ân-ı kerîmden anlayamadığı bir âyetin mânâsını sormuş, Resûlullah ona anlatıyordu. Bir saat dinledim, birşey anlıyamadım” dedi. Çünkü Ebû Bekrin yüksek derecesine göre anlatıyordu. Ömer “radıyallahü anh” o kadar yüksek idi ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, “Ben Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Eğer, benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer Peygamber olurdu” buyurdu. Böyle yüksek olduğu halde ve Arabiyi çok iyi bildiği halde, Kur’ân-ı kerîmin hazret-i Ebû Bekre anlatılan tefsîrini anlıyamadı. Çünkü Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” herkesin derecesine göre anlatıyordu. Ebû Bekrin derecesi, ondan çok daha yüksekti. Fakat, bu da, hatta Cebrâil aleyhisselâm dahi, Kur’ân-ı kerîmin mânâsını, esrarını, Resûlullaha sorardı. Resûlullah Kur’ân-ı kerîm’in hepsinin tefsîrini Eshâbına bildirmiştir. Kur’ân-ı kerîmin tefsiri için lâzım olan bütün ilimler, hazret-i Ebû Bekrde mevcuttu. Yaşadığı zamanda Kureyşin âlimi olarak tanınırdı. Gayet güzel konuşurdu ve Arap dilinin belagatına da vâkıftı. Resûlullahtan “sallallahü aleyhi ve sellem” çok feyizlere kavuşmuş, Kur’ân-ı kerîmin mânâsına ve hakikatine ait bütün bilgileri bizzat ondan almıştır. Kur’ân-ı kerîmden hüküm çıkarmak hususunda üstün bir kudret ve maharet sahibi idi. Âyet-i kerîmelerin ve hadîs-i şerîflerin mânâ ve hakikatlarına hakkıyla muttali (öğrenmiş) idi. Eshâb-ı Kirâm ve Tabiînin âlimleri, birçok âyet-i kerîmelerin tefsîrini ondan alıp bildirmişlerdir.

Hazret-i Ebû Bekrin hadîs ilminde de üstün bir hizmeti olmuştur. Resûlullahın her haline ve her işine pek yakından vâkıf bulunuyordu. Eshâb-ı Kirâm, birçok meselede Resûlullahın nasıl hareket ettiğini Ebû Bekr’en “radıyallahü anh” soruyordu. Kendisinden, hazret-i Ömer bin Hattâb, Osman bin Affân, Aliyyü’l-Mürtezâ, Abdurrahman bin Avf, Abdullah ibni Mes’ûd, Abdullah ibni Abbas, Abdullah ibni Ömer, Huzeyfet-ül-Yemânî, Zeyd bin Sâbit (radıyallahü anhüm) ve daha birçok Sahâbî hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. Resûl-i Ekremin “sallallahü aleyhi ve sellem” vefatından sonra hemen hilâfet işlerine başlaması ve meşguliyetinin çok olması ve her işittiğini rivâyet edecek kadar uzun yaşamamış olması sebebiyle rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerin sayısı azdır. Bunların 142 adet olduğu kaynak eserlerde zikredilmektedir. Resûlullah efendimizden bizzat işiterek rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerin bazıları şunlardır:

“Misvak ağzı temizlemeğe, Cenab-ı Hakk’ın rızasına kavuşmağa vesiledir.”

“Allahü teâlâdan ömrünüzün başında ve sonunda afiyet ve yakîn isteyeniz.”

“İmamlar (halîfeler) Kureyştendir.”

“Doğruluğa ve iyiliğe dikkat edin, zira bu ikisi Cennet’e götürür. Yalandan ve kötülükten sakının, zira bunlar Cehennem’e götürür.”

“Peygamberler miras bırakmazlar. Onların bıraktıkları sadakadır.”

“Peygamberler, ruhunun kabz olunduğu yere (vefat ettikleri yere) defin olunurlar.”

Ebû Bekr-i Sıddîk’ın “radıyallahü anh”, fıkıh ilminde üstün bir yeri vardır. Eshâb-ı Kirâm’ın en büyük fakihlerindendi. Resûl-i Ekrem’in zamanında bile fetva verirlerdi. Resûlullah’tan yayılan bütün ilimlere ve feyizlere ayna olmuştu. İslâmî ilimlerin her meselesini bilirdi (ve hükümlerinin hepsine hakkıyla vâkıftı). Eshâb-ı Kirâm’ın içinde “fukahâ-ı seb’a” adı ile meşhûr olan yedi büyük âlimden biri de Hazreti Ebû Bekr idi. Fetvalarının adedi itibarıyla bunların mutavassıtlarındandı. Kendi hilafeti devrinde kurulan dîni müesseselerden (kuruluşlardan) biri de, “İftâ makamı” (fetva makamı) idi. Bu kuruluşun en önemli vazifesi, fıkhî (dînî meseleleri araştırıp, tetkik ve tahkik edip), dînî hükümlerde icma’ın (birliğin) hâsıl olmasına çalışmaktı. Müslümanların sorularına cevap vermek suretiyle, hem onlara faydalı olunuyor, hem de, ilmin gelişmesi temin ediliyordu (sağlanıyordu). İslâmiyetin zimmîlere (gayri müslim vatandaşlara) tanıdığı bütün haklar eksiksiz yerine getirilmekteydi.

Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk, tasavvuf ilminin bütün yüksek marifetlerine kavuşmuştu. Resûlullah’ın kalbine akıtılan feyizlerin, marifetlerin hepsi Ona da verilmişti. Resûlullah’tan sonra Allahü teâlâyı en iyi tanıyan ve en çok ibadet eden Odur. Tasavvuf, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” izinde bulunmak, Onun gösterdiği yoldan ayrılmamaktır. İnsanların yaratılışları ayrı ayrı olduğu için tasavvuf yolları da ayrılmıştır. Bu ümmetin sonra gelen evliyası, Resûlullah’tan gelen feyizlere, nûrlara iki yoldan kavuşmuştur. Birisi nübüvvet yolu, diğeri de vilâyet yoludur. Müslümanlar, nübüvvet yolunun bütün marifetlerine, Hazreti Ebû Bekr vasıtası ile kavuşmuşlardır. Eshâb-ı Kirâm’ın hepsi, Allahü teâlâya bu yoldan kavuştular.

Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” Neseb ilminde de yükselmişti. Arapların soylarına ait vak’aları (olayları) en iyi bilendi. Aralarındaki kan davalarını halleder, Onun hakemliğine ve kararlarına itirazları olmazdı.

Hazreti Ebû Bekr’in faziletleri, üstünlükleri çoktur. Bunların her biri, Kur’ân-ı kerîm’in, hadîs-i şerîflerin ve Eshâb-ı Kirâm ile diğer din âlimlerinin haber vermesiyle anlaşılmıştır. Bu ümmet içinde, Peygamberimizden “sallallahü aleyhi ve sellem” sonra olma se’âdetinin sahibi, Ebû Bekr Sıddîk’dır. Çünkü dîni kuvvetlendirmek ve Peygamberlerin efendisine yardım etmek için, malını dağıtmakta, cihad etmekte, yani düşmanlarla şiddetli mücadele etmek ve şânını, şerefini kaydetmekte, öncelerin öncesi odur. Ebû Bekr Sıddîk’ın “radıyallahü anh” diğer müslümanların en üstünü olmasının sebebi, imâna gelmekte, malının çoğunu ve canını fedâ etmekte ve her türlü hizmette, başkalarının önünde bulunmasıdır. Hadid sûresinin onuncu âyetinde: “Mekke-i Mükerreme’nin fethinden önce malını veren ve cihâd eden kimseye, fetihden sonra malını dağıtan ve cihâd edenden daha büyük derece vardır. Allahü teâlâ hepsine Cennet’i va’d etti.” âyet-i kerîmesi, onun için indirilmiştir ve yine Tevbe sûresinin yüzüçüncü âyetinde, “Önce imâna gelenlerden, her fazilette öne geçenlerden, hem Mekke’den gelen Muhacirlerden, hem de Medine’de bunları karşılayıp, yardım eden Ensârdan, önde olanlardan ve iyilikte bunların izinde gidenlerden Allahü teâlâ razıdır. Hepsini sever. Onlar da, Allahü teâlâdan razıdır. Allahü teâlâ, onlara Cennet’i hazırladı. Cennet’te sonsuz kalacaklardır.” buyuruldu.

Feth sûresi onsekizinci âyetinde, “Ağaç altında, sana söz veren mü’minlerden, Allahü teâlâ elbette râzıdır” müjdesine, Ebû Bekr “radıyallahü anh” da dahildir. Nitekim Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” de “Ağaç altında benimle sözleşenlerden hiçbiri Cehennem’e girmez!” buyurdu. Bu sözleşmeye “Bi’at-ür-Rıdvân” denir. Çünkü, Allahü teâlâ, bunlardan razıdır. Bunlar, bindörtyüz kişi idi.

Bedir Gazası’nda, Ramazan-ı şerîfin onyedinci Cuma günü, Temmuz ayının öğle sıcağında, iki taraf hücum etmişti. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Ebû Bekr, Ömer, Ebû Zer, Sa’d ve Sa’îd ile (radıyallahü anhüm) kumanda yerinde oturmuştu. İslâm askeri sıkıntı çekiyordu. Sa’d ve Sa’îd’i “radıyallahü anh” yardımcı gönderdi. Sonra Ebû Zer’i “radıyallahü anh” gönderdi. Sonra, Ömer’i “radıyallahü anh” gönderdi. Bir saat geçti. Ebû Bekr, sıkıntının azalmadığını görerek, kılıcını çekip, atını sürerken, Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” elinden tutup, “Yanımdan ayrılma ya Ebâ Bekr! Bedenime ve kalbime gelen her sıkıntı, senin mübârek yüzünü görmekle hafifliyor. Seninle kalbim kuvvetleniyor.” buyurdu. Hicretten evvel altı köle âzâd etmiştir. Yedinci olarak Bilâl-i Habeşî’yi “radıyallahü anh” âzâd edince, hakkında Leyl sûresi onyedinci, “Takva sahibi olan Cehennem ateşinden uzaklaştırılacaktır” âyet-i kerîmesi indirildi. İbni Ömer “radıyallahü anh” Resûlullah’dan “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirdi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Hazreti Ebû Bekr’e: “Sen benim havuz başında ve mağarada arkadaşımsın” buyurdu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” kâfirlerden mağarada saklanınca, gizli ve alenî herşeyine vâkıf olan sadece Ebû Bekr idi. O ise, sâdık, sıddîk, muhlis mü’minlerdendi. Hâlini bildiği için, bu korkulu yerde onunla arkadaşlığı tercih etti. Bu hicret Allahü teâlânın izni ile idi. Demek ki, Allahü teâlâ, Habîbine, başka akraba ve yakınlarını değil, özellikle Hazreti Ebû Bekr Sıddîk’ı arkadaş etti. Bu özellik Ebû Bekr’in “radıyallahü anh” şerefini ve diğerlerinden üstün olduğunu göstermektedir.

Hazerde ve seferde Resûlullahdan hiç ayrılmadı, hep yanında bulundu. Bu da Resûlullaha olan sevgisinin doğruluğunu, Onun arkadaşı olduğunun açık delilidir. Resûlullahı o kadar severdi ki, malını, canını, her şeyini Onun için fedâ etmiş ve her an fedâya hazır halde idi.

Tevbe sûresi kırkıncı: “Mekke kâfirleri onu Mekke’den çıkardıklarında ikinin ikincisi, (yani Hazreti Ebû Bekr) ile mağaradaydılar” âyeti ile, Allahü teâlâ onu, Resûlullahın ikincisi kıldı. Bunda Hazreti Ebû Bekr için son derece üstünlük vardır. Bazı âlimler, Hazreti Ebû Bekr, çoğu zaman Resûlullahın yanında idi, dediler.

Resûlullah insanları imâna davet etti. Ebû Bekr-i Sıddîk imân edenlerin birincisi oldu. Böylece imânda Onun ikincisi oldu. Sonra Hazreti Ebû Bekr insanları Allah’a ve Resûlüne imâna çağırdı. Birçokları bu çağrıyı kabul etti. Böylece davette de ikincisi oldu. Her savaşta Resûlullahın yanında idi. Bedir’de de Onun ikincisidir. Resûlullah hastalanınca, Onun yerine insanlara imâm olup, öne geçti. Bu hususta da ikinci oldu. Resûlullahdan sonra Onun türbesine defin olunmada da ikincisi oldu. Bunlar hep Ona en yakın olma delilleridir. Allahü teâlâ, Resûlünün arkadaşı olarak, Hazreti Ebû Bekr’i Kur’ân-ı kerîm’de bilhassa bildiriyor ve: “O vakit Peygamber, arkadaşına, mahzun olma!” diyordu” buyuruyor. Üçüncüleri Allahü teâlâ idi. Allahü teâlânın kendisiyle olduğu bir kimse ise, şüphesiz, şeref ve fazilet yününden diğerlerinden üstündür.

Hazreti Ebû Bekr’in ismi geçince, Hazreti Ömer şöyle dedi: “Ömrümdeki bütün amelimin Hazreti Ebû Bekr’in, bir gün ve gecelik ameli gibi olmasını isterdim. Onun o mes’ûd gecesi ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile birlikte mağaraya gitti. Mağaraya varınca. “Allah için, Yâ Resûlallah içeri girmeyin! Ben gireyim, içerde zararlı bir şey varsa, bana gelsin, mübârek zâtınıza bir keder, bir elem gelmesin” dedi ve içeri girdi. İçeriyi süpürüp temizledi. Sağında solunda bir çok irili ufaklı delikler gördü. Hırkasını parçalayıp, delikleri kapadı. Bir iki delik kaldı. Onları da ayakları ile kapayıp, sonra Resûlullaha, içeri girmesini söyledi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” içeri girdi ve mübârek başını Ebû Bekr’in kucağına koyup uyudu. Ayağını yılan soktu. Resûlullah uyanır korkusuyla, sabredip, hiç hareket etmedi. Gözyaşı Resûlullanın mübârek yüzüne damlayınca: Ne oldu yâ Ebâ Bekr?” buyurdu.

Hazreti Ebû Bekr, ayağım ile kapattığım delikten bir yılan ayağımı soktu. Ayağımı çekersem çıkıp size zarar vereceğinden korkuyorum, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ayağını çek buyurdular. Ayağını çekince heybetli ve zehirli bir yılan çıktı. “Ey utanmaz yılan, benim mağara arkadaşıma, sırdaşıma eziyyet etmeğe Allahü teâlâdan korkup, benden utanmıyor musun?” buyurdu. Yılan, “Ey Allah’ın Habîbi, insanların, cinnin Peygamberi. Sana yalnız insanlar değil, hayvanlar, kuşlar, yılanlar, karıncalar, hepsi âşıktır. Hattâ bu köleniz gözü yaşlı, büyüklerimizden yüksek vasıflarınızı dinlemiş, mübârek yüzünüzü görmeğe âşık olmuştur. Bu mağarayı şereflendireceğinizi biliyordum. Onun için çok zamandan beri bu sıkıntılı mağarada gece gündüz demeyip yolunuzu bekliyordum. Sıddîk, bu karanlık mağaraya sabahı, siz de güneşi getirdiniz. Fakat Sıddîk, sizi görmeme mani olunca benden korku ve hayâ kalktı. Bu küstahlığa cesaret ettim.” diyerek özür diledi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” özürünü kabul etti. Hazreti Ebû Bekr’in yarasına mübârek tükrüğünden sürdü. Hemen iyi oldu.

Peygamberimize, “sallallahü aleyhi ve sellem” bir gümüş yüzük hediye getirmişlerdi Hazreti Ebû Bekr’e, “Yâ Atîk, bu yüzüğü bir kuyumcuya götür. Üzerine (Lâ ilâhe illallah) yazılsın.” buyurdu. Hazreti Ebû Bekr yüzüğü alıp kuyumcuya götürdü. Bu yüzüğün üzerine “Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah” yaz, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”. böyle emretmemişdi, fakat Allahü teâlânın ism-i şerîfi ile Resûl-i Ekrem’in ism-i şerîfinin ayrı olmasını uygun görmemişti.

Kuyumcu Hazreti Ebû Bekr’in söylediği gibi yazdı. Hazreti Ebû Bekr kuyumcudan alıp, Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” götürürken Hak teâlâ Cebrâil aleyhisselâma, “Çabuk git, Habîbimin yüzüğüne Ebû Bekr ismini yaz, çünkü Ebû Bekr benim ismim ile Habîbimin isminin ayrı olmasını uygun bulmadı. Ben de Habîbimin isminden Ebû Bekr’in ismini ayırmağı uygun görmedim” buyurdu. Cebrâil aleyhisselâm derhal yetişip, mübârek yüzük Hazreti Ebû Bekr’in elinde iken ve haberi yok iken yüzüğe Ebû Bekr ismini yazdı. Sonra Ebû Bekr “radıyallahü anh” yüzüğü Sultân-ı enbiyâya teslim etti. Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” yüzüğe baktılar. Yüzüğün üzerinde (Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah, Ebû Bekr Sıddîk) yazılı idi. Hazreti Ebû Bekr’e bu yüzüğün üstüne yalnız Lâ ilâhe illallah yazılması söylenmişti. Halbuki fazla yazılmış hikmeti nedir? diye sordular. Hazreti Ebû Bekr çok utandı, terledi. Bir cevap vermeden Cebrâil aleyhisselâm gelip, Hak teâlânın selâmını söyledikten sonra, Ebû Bekr’in kendi adının yazıldığından haberi yoktur, ben yazdırdım. Habîbim üzülmesin buyurduğunu söyledi ve olanları anlattı.

Hazreti Ebû Bekr, müslüman olunca Allahü teâlânın rızası, Habîbullahın aşkı için seksenbin altın fakirlere sadaka verdi. Kırkbin altını gizli, kırkbini de aşikâre vermişti. Bundan sonra giyecek elbisesi bile kalmamıştı. Sonra eski bir mutaf (keçi kılından dokunmuş elbise) eline geçti. Arkasına giydi. Namaz vakitleri haricinde göğsüne kadar tandıra girer, mutafı arkasına alırdı. Namazları evinde kılardı. Böylece üç gün geçti. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” dördüncü gün sabah namazından sonra Eshâb-ı Kirâm’a dönerek, “Ebû Bekr Sıddîk üç gündür mescide gelmiyor. Acaba hasta mıdır, gidip hatırını soralım” buyurdular. O sırada Cebrâil aleyhisselâm siyah mutaf giymiş vaziyette geldi. Resûl-i Ekrem Cebrâil aleyhisselâmı görünce rengi değişti. Ey kardeşim Cebrâil bu ne haldir? diye sordular. Yâ Resûlallah gökteki bütün melekler böyle giydiler, dedi. Neden bu şekilde giydiler diye sorunca, Yâ Resûlallah! Hazreti Ebû Bekr Hak teâlânın rızası ve senin dinin uğruna, kırkbini gizli, kırkbini de aşikâre olarak seksenbin altın sadaka verdi. Hiç giyeceği kalmadığı için üç gündür mescide gelemedi. Hak teâlâ sana selam edip, Hazreti Ebû Bekr’e bir elbise gönderilmesini emir buyurduğunu haber verdi. Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” eshâbına, “Kimde bir fazla elbise varsa versin! Hak teâlâ ona çok sevab verip, Firdevs Cennet’inde bana komşu yapacaktır.” buyurdu. Eshâb-ı Kirâm’ın hiçbirinin fazla elbisesi yoktu. Sonunda bir Sahâbî başka birisinden bir elbise bulup, Hazreti Ebû Bekr’e gönderdi. Hazreti Ebû Bekr o elbiseyi giyip, Resûl-i Ekrem’in huzuru ile şereflenmek için yola çıktı. Henüz huzura varmadan Cebrâil aleyhisselâm gelip, Yâ Resûlallah! Hak teâlâ sana selam edip, Ebû Bekr’i karşılamanızı emir buyurdu, dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Hazreti Ebû Bekr’e karşı çıkıp musâfeha etti. Bütün Eshâb-ı Kirâm da musâfeha edip, hepsi candan Hazreti Ebû Bekr’e dua ettiler.

Eshâb-ı Kirâm’ın büyüklerinden Ebû Sa’îd-i Hudri “radıyallahü anh” şöyle bildiriyor: Birgün Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hutbe okuyordu. Hutbelerinde: “Allahü teâlâ bir kulunu dünyâ ile kendi katında olan arasında serbest bıraktı. O da, Allahü teâlâ katında olanı seçti.” buyurdu. Hazreti Ebû Bekr bunu duyunca ağladı. Kendi kendime, bu zatı hangi şey ağlatıyor. Kulunu Allahü teâlâ, dünyâ ile kendi katında olan arasında serbest bıraktı, o da Allahü teâlâ katında olanı seçti. Ebû Bekr-i Sıddîk bizim en âlimimiz idi. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Ona, “Ey Ebû Bekr, ağlama! Arkadaşlığı ve malı bana Ebû Bekr’den daha bereketli olan yoktur. Eğer ümmetimden dost edinseydim, Ebû Bekr’i edinirdim. Fakat İslâm kardeşliği ve muhabbeti vardır.” Hazreti Ebû Bekr’in mescide açılan kapısı hariç, diğer bütün kapıları kapattırdı. “Onun kapısında nûr görüyorum.” buyurduğundan, âlimler, bu kendisinden sonra onun halifeliğine işarettir, dediler.

İbni Münzir, Hazreti Ali’den “radıyallahü anh” bildirir: “Bu ümmetin Resûlullahdan sonra en üstünü Ebû Bekr, sonra Ömer, sonra Osman’dır “radıyallahü anh” sonra da kendisinin olduğunda ittifak vardır. Hazreti Ebû Bekr’den başka hiç kimse Cebrâil aleyhisselâmdan vahiy işitmemiştir.

Resûlullah efendimiz, Mi’rac gecesi Cebrâil aleyhisselâma: “Ümmetimin hepsine sual, hesap var mıdır?” diye sordu. “Ebû Bekr’den başka herkese vardır. Ona, (Buyur! Hesapsız Cennet’e gir!) denilecektir. O da (Yâ Rabbî! Dünyâda beni sevenleri bana bağışla, onlarla birlikte Cennet’e girelim) diyecektir.”

Diline hâkim olmak, lüzumsuz hiçbir söz söylememek için mübârek ağzına taş koyardı. Mecbur olmadıkça asla dünyâ kelâmı söylemezdi. Bir hadîs-i şerîfte: “Ebû Bekr’in imânı, bütün mü’minlerin imânları ile tartılsa, Ebû Bekr’in imânı ağır gelir” buyuruldu.

Hazreti Ömer anlatır: “Tebük gazasında, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” herkesin sadaka getirmesini emir buyurmuştu. O sırada benim de malım çok idi. Her zaman Hazreti Ebû Bekr hepimizden fazla sadaka verirdi. Bu sefer de ben en fazla vereyim düşüncesiyle malımın yarısını götürdüm. Resûlullah, “Ey Ömer evine ne kadar mal bıraktın!” buyurdu. Bunun kadar da evimde var dedim. O esnada, Ebû Bekr “radıyallahü anh” geldi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Ona da, “Evine ne kadar mal bıraktın!” buyurdu. Hiç bir şey bırakmadım dedi. “İkinizin arasındaki fark, cevaplarınız arasındaki fark kadardır.” buyurdu.

Hazreti Ebû Bekr ile Ebûdderdâ “radıyallahü anh” beraber bir yolda giderken, dar bir yere geldiler. Hazreti Ebûdderdâ önde, Hazreti Ebû Bekr arkada yürürlerdi. O sırada, karşıdan Resûl-i Ekrem parlak ay gibi göründü. Hazreti Ebûdderda’ya hitaben: “Neden Ebû Bekr’in önünde yürüyorsun! Onun daha üstün olduğunu bilmiyor musun? Böyle gitmek edebe aykırı değil midir?” buyurdu. Ebûdderdâ “radıyallahü anh” hatasını anlayıp tevbe etti.

Birgün Eshâb-ı Kirâm Resûlullaha, Hazreti Ebû Bekr’den şikâyet için gelip, “Yâ Resûlallah Hazreti Ebû Bekr odasında yalnız başına ciğer kebabı yer, kokusunu duyarız, bizi hiç davet etmez” dediler. “Bir daha böyle yaptığında, bana haber verin, beraber evine gidelim!” buyurdu. Birgün haber verdiler. Resûl-i Ekrem, hemen kalkıp, Hazreti Ebû Bekr’in evine gitti. Ateş ve kebap yoktu. “Yâ Ebâ Bekr, sen ciğer kebabı yiyormussun, bize de var mıdır?” buyurdu. Yâ Resûlallah, ben ciğer kebabı yemiyorum, pişen kendi ciğerimdir, dedi. Resûlullah, bunun nasıl olduğunu sorunca: “Hak teâlâ, bana İslâm Dînini nasîb etti. Habîbine dost eyledi. Eshâb-ı Kirâm arasında büyük yer verdi. Acaba kıyâmet gününde hâlim ne olur, bu kadar nimetin şükrünü yapabilir miyim, diye korktuğumdan, ciğerim kebap oluyor” cevabını verdi. Bunu işitince, Eshâb-ı Kirâm’ın, Hazreti Ebû Bekr’e olan muhabbetleri daha çok arttı.

Birgün Resûlullah efendimiz, Eshâbı ile mescidde otururken, Cebrâil aleyhisselâm geldi. Resûl-i Ekrem’e, Hazreti Ebû Bekr’in bir saat ibâdeti yetmiş yıllık ibâdet yerini tutar, dedi. Resûl-i Ekrem, birşey söylemeyip, Hazreti Bilâl’e Ebû Bekr’i “radıyallahü anh” çağırmasını emir buyurdu. Hazreti Ebû Bekr’e haber gidince, hemen yola çıktı. Resûlullah Hazreti Ebû Bekr’i karşıdan görünce, karşılayıp, yanına oturttu. Evde ne yapıyordun diye sordu. Hatırıma şu gelmişti: “Hak teâlâ Cennet’i ve Cehennem’i yarattı. Her ikisini de dolduracağını diledi (takdir etti). Hak telâdan, vücudumu Cehennem’i dolduracak kadar büyük yapmasını diledim. Böylece hem Hak teâlânın takdiri yerine gelmiş, hem de bütün insanlar Cehennem korkusundan kurtulmuş olurlar cevabını verdi. Eshâb-ı Kirâm, Hazreti Ebû Bekr’in bu yüksek arzulu duasını çok beğenip, Ona, hayır dua ettiler.

Resûl-i Ekrem bir gün: “Bu gün içinizde oruçlu olan var mıdır?” buyurunca; Hazreti Ebû Bekr, ben oruçluyum, dedi. “İçinizde kim, bugün cenazede bulundu?” buyurdu. Hazreti Ebû Bekr, ben bulundum, dedi. Yine: “İçinizden kim, bugün bir fakire yemek verdi?” buyurdu. Hazreti Ebû Bekr, ben verdim cevabını verdi. Sonra: “İçinizden kim, bugün hasta yokladı?” buyurdu. Hazreti Ebû Bekr, ben yokladım dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”: “Bu kadar hasletlerin bulunduğu kimse, muhakkak Cennet’e girer” buyurdu. Cennet’e girmekten maksat, kötü işlere yapılan cezayı görmeden, hesapsız Cennet’e girmektir, denilmiştir.

Resûlullah efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Bize her nimet verene, iyilik edene mükâfatını verdik. Fakat Ebû Bekr’in iyiliğinin, ikrâmının karşılığını veremedik. O’na, Hak teâlâ hazretleri, kıyâmette ikramda bulunacak, mükâfatını verecektir. Bana Ebû Bekr’in malının verdiği fayda gibi hiç kimsenin malının faydası olmadı. Dost edinseydim, Ebû Bekr’i edinirdim. Fakat ben Hak teâlânın dostuyum.” Hazreti Ömer: “Hazreti Ebû Bekr, bizim Seyyidimiz, büyüğümüz, hayırlımızdır. Resûl-i Ekrem’e hepimizden çok sevgilidir” buyurmuştur.

Hazreti Ebû Bekr, Resûlullahın vefatından sonra, her geçen gün biraz daha zayıflıyordu. Birgün kızı Âişe-i Sıddîka hazretleri bu zayıflamanın sebebini sordu. Cevabında: “Beni, Muhammed aleyhisselâmın ayrılığı böyle zayıflattı” buyurdu.

Hazreti Âişe anlatır: Babam vefat edince, Eshâb-ı Kirâm nereye defnedelim diye tereddüde düştüler. O halde uyumuşum. Kulağıma, “Dostu dosta kavuşturun” diye bir ses geldi. Uyandım, Eshâb-ı Kirâm’a anlattım. Onlar da aynı sesi işittiklerini söylediler. Hatta mescidde namaz kılanlar da, işittik dediler. Artık müşavereye lüzum kalmamıştı. Habîb-i Ekrem’in yanına defnettiler.

Hazreti Ebû Bekr, son hastalığında: “Halifeliği kime bırakacağım hususunda tekrar istihare ettim. Hak teâlâdan, rızâsına uygun olmasını diledim. Bilirsiniz, yalan söylemem. Hiçbir akıllı kimse de, Hak teâlâya kavuşma zamanında kendisine iftira edilmesini istemez ve müslümanları aldatmayı uygun bulmaz” buyurdu. Orada bulunan Eshâb-ı Kirâm, ey Allah’ın Resûlünün halifesi! Senin doğruluğunda şüphemiz yoktur. Söyleyeceklerini söyle dediler. Şöyle buyurdu: Gecenin sonuna doğru uyumuşum. Resûl-i Ekrem’i rüyada gördüm. İki beyaz elbise giymişti. O elbiselerin eteklerini ben tutuyordum. O sırada elbiseler yeşil olup, parlamağa başladı. Bakanların gözlerini alırdı. İki yanında, uzun boylu, gayet güzel yüzlü, nûr elbiseli ve bakanlara neşe veren iki kimse vardı. Resûl-i Ekrem selâm verip musafeha etmekle beni şereflendirdi. Mübârek elini göğsüme koydu. Üzüntüm gitti. “Yâ Ebâ Bekr, seni çok özledik, kavuşma zamanı yaklaştı” buyurdu. Uykuda o kadar ağlamışım ki, evdekiler uyanmışlar. Sonradan bana söylediler. Ben de seni özledim, Yâ Resûlallah dedim. “Bu ümmet için âdil, sâdık, yerde ve gökte herkesin rızasını kazanmış, zamanın en temiz olan Fârûk’u (Hazreti Ömer’i) halife seç!” buyurdular. Yanındakileri göstererek: “Bunlar, dünyâda vezirlerin, vefatın zamanında yardımcıların, Cennet’te komşularındır. Bana senin isminin gökte melekler arasında, yerde halk arasında Sıddîk olduğunu haber verdiler” buyurdu. Yâ Resûlallah, anam babam sana fedâ olsun, bu iki kişiyi tanıyamadım ve onlar gibi kimse de görmedim, dedim. “Bunlar Cebrâil ve Mikâil’dir.” buyurdular. Sonra gittiler. Uyandım. Yüzüm gözyaşlarından ıslanmış, evdekiler baş ucumda ağlıyordu.

Hazreti Ebû Bekr “radıyallahü anh” ölüm hastalığında çocuklarını Hazreti Âişe’ye, iki oğlan, iki kız olarak ısmarladı. Hazreti Âişe, benim bir kız kardeşim var, ikincisi hangisidir? diye sordu. “Hanımım hâmiledir. Kızı olacağını zan ediyorum” buyurdu. Hakikaten vefatından sonra, hanımının bir kızı oldu.

Hazreti Ebû Bekr “radıyallahü anh”, hicretin onüçüncü yılında vefat edince, Medine’de herkes ağladı. Hazreti Ali “radıyallahü anh” işitince, ağlayarak geldi ve “Hilâfet bugün tamam oldu” buyurdu. Kapı önünde durup:

“Yâ Ebâ Bekr! Sen, Resûlullahın sevgilisi, arkadaşı, dert ortağı, sırdaşı ve müşâviri idin. Önce İslâma gelen sensin. Senin imânın, hepimizin imânından daha saf oldu. Senin yakînin, daha kuvvetli, Allah’dan korkun daha büyük oldu. Herkesten zengin, herkesten daha cömert sen idin. Resûlullaha en şefkatli, en yardımcı, sen idin. Resûlullah ile sohbetin, hepimizin sohbetinden daha iyi idi. Hayır sahiplerinin birincisi sensin. Senin iyiliklerin, hepimizinkinden çoktur. Her iyilikte ileridesin. Resûlullahın huzurunda, senin derecen en yüksek oldu. Ona en yakın, sen oldun. İkramda, ihsanda, güzel huylarda, boyda, yaşda, Ona en çok benzeyen, sen oldun. Allahü teâlâ, sana, çok mükâfat versin ki, Resûlullaha herkes yalancı derken sen, doğru söylüyorsun, inandım dedin. Sen, Onun kulağı ve gözü gibi idin. Allahü teâlâ seni, Kur’ân-ı kerîmde (sıdk) ismi ile şereflendirdi. Resûlullaha, en sıkıntılı zamanlarında yardımcı oldun. Sulhda, Onun huzurunda, harplerde, Onun yanında idin. Onun ümmetinin halifesi, Onun dininin koruyucusu idin. Câhiller dinden çıkarken, sen İslâm dinine kuvvet verdin. Herkes şaşırdığı zaman, sen kükremiş arslan gibi ortaya çıktın. Herkes dağılırken sen Muhammed Mustafa’nın “sallallahü aleyhi ve sellem” yolunu tuttun. Eshâbın az konuşanı ve en beliği, edîbi sen idin. Her sözün, her buluşun doğru, her işin temizdi. Gönlün herkesten kuvvetli, yakînin hepimizden sağlam idi. Her işin sonunu, önceden görür, geri kalmışları İslâma sokarak aydınlatırdın. Mü’minlere şefkatli, af edici baba idin. İslâm’ın ağır yükünü sen taşıdın. İslâm’ın hakkını herkes elden kaçırırken, sen yerine getirdin. Sen rüzgarların oynatamıyacağı bir dağ gibi idin. İşin doğruluk idi, ilim idi. Sözün mertçe, doğruyu bildirmek idi. Gerici düşüncelerin, bozuk inançların kökünü kazıdın. Hak dinin ağacını diktin. Güçlükleri, müslümanlara kolaylaştırdın. Küfür ve mürtedlik ateşini söndürdün. Allah’ın dinini, sen doğrulttun. İslâma, imâna sen kuvvet oldun. Göklerde, melekler arasında, senin derecen çok büyüktür. Muhacirler ve Ensâr arasında, senden ayrılık yarası çok derindir” buyurdu. Ve çok ağladı. Mübârek gözlerinden yaşlar aktı. Sonra: “Allahü teâlânın kaza ve kaderine râzı olduk. Verdiği elemleri kabul ettik. Yâ Ebâ Bekr! Resûlullahdan ayrılık acısından sonra, bize senin vefatından daha acı bir musîbet gelmedi. Sen mü’minlere sığınak, dayanak ve gölge idin. Münafıklara karşı çok sert ve ateşli idin. Allahü teâlâ, seni Muhammed aleyhisselâmın huzuruna kavuştursun! Bize, senden ayrılma acısı için sabırlar ve ecirler versin! Bizleri, senden sonra, azmaktan, sapıtmaktan korusun” buyurdu. Eshâb-ı Kirâm’ın hepsi, sessizce, Hazreti Ali’nin sözlerini dinledi. Sonunda hepsi, hüngür hüngür ağladı.

Hazreti Ali, “İlk İslâm’a gelen ve en önce Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile kıbleye karşı namaz kılan Ebû Bekr’dir” buyurdu.

Onun her sözü, dinleyenin ve okuyanın kalbine tesir etmektedir. Buyurdular ki:

“Takva akıllıca yapılan işlerin en güzelidir. Hakka asî olmak ahmakça yapılan işlerin en çirkinidir. Verilen emâneti yerine getirmek en üstün doğruluk sayılır. Hıyanet olarak da, en önde yalan gelir.”

Bir defasında bilmeden şüpheli birşey yiyip hemen anlayınca zorla istifra edip, midesini boşalttı ve sonra şöyle dua etti: “Allah’ım, bilmeden yaptım. Çıkarabildiğim kadarını çıkardım. Beni bundan ve damarlarımda kalanlardan sorguya çekme!”

Birine nasihat veriyordu. Sonunda şöyle buyurdu: “Ey kardeşim, sana yaptığım tavsiyeyi aklında tut ve kaybolmamasına dikkat et! Ölümü özüne sevdir. Nasıl olsa gelecek.” Çok kerre dilini parmağıyla tutar ve: “Başıma gelen herşey bunun yüzündendir” derdi. Binekte iken devesinin yuları düşse, verin demez, deveyi çöktürür alırdı. Sebebini sordular, “Resûlullah bana, insanlardan birşey isteme diye emretti” buyurdu.

“Allah sevgisini hâlis olarak tadanı, bu sevgi, dünyâyı istemekten alıkoyar ve bütün insanlardan uzaklaşır, kesilir.”

“Ömrünü faydasız, boş şeylerle geçiren, tarlaya tohum ekme vaktini kaçırmış olur. Vaktinde tohum ekmeyen ise, hasat zamanında pişman olur.”

“Ne söyleyeceğine ve ne zaman söyleyeceğine dikkat et!”

Ordu kumandanlarını bir yere gönderdiği zaman, onlara: “Kadınları öldürmeyiniz, çocuklara dokunmayınız, ihtiyarlara tecâvüz etmeyiniz, meyveli ağacı kesmeyiniz, ma’mur yerleri tahrip etmeyiniz, haddi tecâvüz etmeyiniz, korkmayınız ve gıdadan başka bir maksatla koyun ve deve kesmeyiniz ve manastırlarına çekilmiş insanlara zarar vermeyiniz” diye emirler ve nasihatler verdi.

Bir hutbesinde buyurdu ki: “Ey insanlar, Allah’tan af ve afiyet isteyiniz. Çünkü mü’mine, İslâm’dan sonra af ve afiyetten daha hayırlı bir şey verilmemiştir.”

“Müslümanlardan hiçbiri, diğerini hakir görmesin! Zira müslümanların küçüğü, Allah yanında büyüktür.”

“Allahü teâlâdan, kendisini, kıyâmet gününde cehennem ateşiden korumasını isteyen bir kimse, mü’minlere karşı çok merhametli ve ince kalbli davransın!”

Oğlu Abdurrahman’ı, komşusu ile münâkaşa ederken gördü ve oğluna gücenerek: “Oğlum, komşu ile dedikodu yapma! Şu gördüğün insanlar dağılır gider ve sen yine komşunla başbaşa kalırsın” dedi.

Yine bir hutbesinde: Ey insanlar! Allahü teâlânın “Ey imân edenler, siz kendinize bakınız, siz doğru yolda bulundukça, yoldan çıkanların size zararı olmaz” (Mâide sûresi 105) âyet-i celîlesini okuyorsunuz, fakat onu yerine koymuyor, başka mânâda kullanıyorsunuz. Zira ben, Resûl-ı Ekrem’den şöyle buyurduğunu işittim: “İnsanlar kötülüğü görüp mani olmadıkları zaman, Allahü teâlânın, onların hepsini âzâba uğratmasından korkulur” dedi.

Bir gün Eshâb-ı Kirâm’a hitaben buyurdu ki: “Allahü teâlâ size dünyâyı fethettirecek, kapılarını açacaktır. Siz, ihtiyacınızdan fazlasını almayınız!”

“Bilmiş ol ki, sabah namazını kılan kimse, Allah’ın himayesindedir. Allah’ın hakkını küçümseme, zira yüzüstü seni Cehennem’e atar.”

“Allahü teâlâya olan hâlis sevginin zevkine varan, dünyâlıktan vazgeçer ve bütün insanlardan yüz çevirir.”

Hazreti Ömer’e şöyle tavsiye buyurdu: “Hak ağırdır. Ağır olduğu kadar da acıdır. Ve aynı zamanda faydalıdır. Bâtıl ise hafif ve aynı zamanda belâlı ve zararlıdır. Eğer tavsiyeme uyarsan, henüz erişemediğin ve mutlak surette sana ulaşacak olan ölümden sevimli bir şey senin için olamaz. Vasiyetime uymazsan da gaybda olan ölümden daha çok buğz ettiğin bir şey olmaz. Halbuki onu önlemeğe gücün yetmez.”

“Kişinin kelâmı, aklının beyânı, faziletinin tercümanıdır.”

Yine bir hutbesinde buyurdu ki: Bütün hamd ve senalar Allahü teâlâya mahsustur. Ona hamd eder. Ondan yardım dilerim. Ondan af niyaz eder, Ona inanır, Ona güvenirim. Hidayeti Allah’tan bekler, sapıklık, düşüklük, şüphe ve körlükten Ona sığınırım. Allah’ın dürüst yürümeyi nasip ettiği kişi dosdoğru yol alır, onun saptırdığı ise ne bir dost, ne de bir mürşid bulabilir… Bütün varlığımla inanırım ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. O tektir ve şeriki yoktur. Mülk ve saltanat Onundur, hamd O’nadır. Dirilten de öldüren de Odur. Ve O, hiç ölmeyen diridir. Dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltır. Bütün hayırlar Onun elindedir. O, her şeye gücü yetendir.

Bütün varlığımla inanırım ki, Muhammed Mustafa “sallallahü aleyhi ve sellem” Onun kulu ve Peygamberidir. “Onu hak ve hakikat olan dîni tebliğ vazifesiyle göndermiştir ki, Hak din diğer dinlere galip gelsin. Putperestler beğenmeseler de bu böyledir.” (Tevbe 33). Onu bütün insanlığa bir rahmet ve bütün insanlık için bir dayanak ve delil olarak göndermiştir. O gönderildiği zaman insanlar, olabilecekleri hallerin en kötüsü içindeydiler. Bilgisizlik karanlıklarına gömülmüş durumdaydılar. Dinleri uydurma, davetleri yalan ve sahte idi. Allahü teâlâ hakikat dînini Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm ile aziz kıldı.

Ey mü’minler, Allah sizin gönüllerinizi birbirinize ısındırdı. Onun nimeti sayesinde sizler kardeş haline geldiniz. Daha önceleri bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz. Sizi oradan çıkaran O oldu. İşte, Allah size işaretlerini böyle apaçık gösterir ki, doğru yola kavuşabilirsiniz. O halde ey imân edenler! Allah’a ve O’nun Resûlüne tam uyun! Allahü teâlâ: “Resûle uyan, Allah’a uymuş demektir. Eğer yüz çevirirlerse ey Peygamberim, bu onların bileceği bir şeydir. Biz seni onların başına bekçi göndermedik” buyurmaktadır. (Nisa, 80).

Ey imân edenler! Size her işte, her durumda Allahü teâlâdan korkmanızı nasihat ederim. Hoşunuza giden işler kadar, size zor gelen durumlarda da hakikate sarılın. Şunu bilin ki, doğru söz dışında hiçbir kelam hayır ve yarar getirmez. Yalan söyleyen, yaradılış hikmetini saptırmış, bunu yapan ise, helâk olmuştur. Ey insanlar! Büyüklenmekden sakının. Topraktan yaratılıp, yine toprağa dönecek olan bir varlığın kibirlenmesi de, ne demek oluyor? Bugün var, yarın yok olan bir varlığın kendini beğenmesi ne kadar anlamsız!..

Ey insanlar! Çalışın ve nefislerinizi, içinde yer alacakları ölüm ötesi için hazırlayın. Önünüzde çözümü zorlaşan şeyleri Allah’ın ilmine havale edin. Öbür âleme geçmeden önce bir şey hazırlayın ki, oraya vardığınızda karşınıza çıksın. Çünkü Allahü teâlâ, “Mahşer gününde herkes, dünyâda hayır ve kötülük olarak yaptığı her şeyi hazır bulacak ve isteyecek ki, kötülüklerle arasında uzak bir mesafe bulunsun. Allah size kendinden korkmanızı emreder. Allah kullarını çok esirgeyicidir.” (Al-i İmrân, 30).

O halde, Allah’tan korkun, Onun emir ve yasaklarına iyice kulak verin. Sizden önce gelip geçenlerden de ibret alın. Ve unutmayın ki, Rabbinizin huzuruna mutlaka çıkarılacak ve küçük-büyük bütün davranışlarınızın karşılığını bulacaksınız. Bununla beraber Allah dilediğini bağışlayabilir. O bağışlayıcı ve affedicidir.

Kendinizi iyi tanıyın, sadece kendi noksanlarınızla meşgul olun. Yardım istenilecek tek kudret sahibi Allahü teâlâdır. Onun dışında hiçbir güç, ne yapabilir, ne bozabilir.

“Muhakkak Allah ve melekler, sürekli olarak O Yüce Peygamber’e salât ve selâm getirirler. Ey imân edenler! Siz de o Yüce Peygamber’e salât ve selâm edin.” (Ahzâb, 56)

Allah’ım! Kulun ve Peygamberin Muhammed Mustafa’ya “sallallahü aleyhi ve sellem” salât ve selâmların en seçkiniyle salât ve selâm et! Bizleri de o âlemlerin Efendisine salât ve selâm etmekle şereflendir, yücelt! Bizleri, ona gönül verenler arasında haşret! Bizleri onun havzından su içen bahtiyarlardan kıl! Allah’ım, sana boyun eğmemiz hususunda bize yardımcı ol! Bizleri düşmanlarımız karşısında muzaffer kıl!..

Kaynaklar
1) Tabakât-ı İbni Sa’d; cild-3, sh. 169
2) Hilyet-ül-evliyâ; cild-1, sh. 28
3) Câmi’u Kerâmât-il-Evliyâ; cild-1, sh. 75
4) Târîh-i Hulefâ; sh. 3, 26
5) Tehzîb-üt-tehzîb; cild-5, sh. 315
6) El-Al’âm; cild-4, sh. 102
7) Tezkiret-ül-Huffâz; cild-1, sh. 1
8) Kâmûs-ul-a’lâm; cild-1, sh. 696
9) Savâik-ul-Muhrika; sh. 9
10) El-Kâmil fi’t-târîh; cild-2, sh. 160
11) Târîh-ul ümemi ve’l-mülûk; cild-4, sh. 46
12) El-İstiâb; cild-2, sh. 243
13) El-İsâbe; cild-2, sh. 341
14) Sahîh-i Buhârî; Babül-hicre,
15) Müsned-i Ahmed İbn-i Hanbel; cild-1, sh. 1
16) Sahîh-i Müslim Fadâil-üs-Sahâbe
17) Tuhfe-i İsnâ Aşeriyye; sh. 28
18) Hucec-i katiye; sh. 8
19) İkd-ül-ferîd; cild-2, sh. 142

Hazreti Ömer-ül-Fârûk “radıyallahü anh”

Hazreti Ebû Bekr’den “radıyallahü anh” sonra Eshâb-ı Kirâm’ın en büyüğü ve Peygamberimizin ikinci halifesi. Hülefa-i Raşidinden ve Aşere-i mübeşşereden yani Cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Hicretten kırk sene önce Mekke’de doğdu. Dokuzuncu dedesi olan Ka’b’da soyu Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” soyu ile birleşir. Babası Hâttâb Kureyş kabilesinin ileri gelenlerinden, annesi Hanteme bint-i Hişam Ebû Cehil’in kızkardeşi idi. Künyesi Ebû Hafs’dır.

İslâmdan önceki Mekke toplumunda doğup büyüyen Hazreti Ömer nesep ilmini, (soy kütüğü) iyi bilirdi. Gençliğinde ata biner ve güreş yapardı. Babasının koyunlarını güderdi. Daha sonra ticâretle meşgul olmuş ve çeşitli memleketlere gitmiştir. Aynı zamanda Kureyş’in sefiri yani elçisi idi. Hicaz bölgesinin o zaman en meşhûr ve en büyük panayırı olan Ukaz panayırında defalarca güreşte birinci oldu. Ayrıca hitâbetinin üstünlüğü ve ata binmekteki mahareti ile meşhûr olmuştur. Eğere dokunmadan ata binerdi. Sol elini sağ eli gibi iyi kullanırdı. Çok heybetli, cesur ve çok kuvvetli idi. Edebinden, hayasından Resûlullahın huzurunda o kadar yavaş konuşurdu ki, Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” “Yüksek söyle yâ Ömer işitemiyorum” buyururdu.

Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” bir gün gördü ki Hazreti Ömer ile Ebû Cehil bir yerde oturmuşlar, gizli gizli bir şeyler konuşuyorlardı. O gece Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” “Yâ Rabbî bu İslâm Dinini Ömer ile yahut Ebû Cehil ile kuvvetlendir” diyerek dua etti. Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” duası üzerine Hazreti Ömer müslüman olmakla şereflendi.

Hazreti Ömer’in Müslüman Olması:
Bi’setin yani Resûlullaha “sallallahü aleyhi ve sellem” peygamber olduğunun bildirildiği günün altıncı yılında, Resûlullahın amcası Hazret-i Hamza imâna gelince, müslümanlar çok kuvvetlendi. Çok sevindiler. Bu iş Kureyş kâfirlerine güç geldi. İleri gelenleri toplandılar: “Muhammedin adamları çoğalıyor. Bunu önlemeğe çare bulalım” dediler. Herbiri birşey söyledi. Ebû Cehil; “Muhammed’i öldürmekten başka çâre yoktur. Bunu yapana şu kadar deve, bu kadar da altın veririm” dedi. Ömer bin Hâttâb yerinden fırladı; “Bu işi, Hâttâb oğlundan başka yapacak yoktur” dedi. Onu alkışladılar. “Haydi Hâttâb oğlu! Görelim seni” dediler. Kılıncını çekerek yola düştü. Nu’aym bin Abdullah’a rastladı. “Bu şiddet, bu hiddetle nereye yâ Ömer?” dedi. O da; “Millet arasına ikilik sokan, kardeşi kardeşe düşman eden Muhammed’i öldürmeğe gidiyorum” dedi. “Ya Ömer! Güç bir işe gidiyorsun. Onun Eshâb-ı, çevresinde, pervane gibi dolaşıyor. Ona birşey olmasın diye titreşiyorlar. Ona yaklaşmak çok zordur. Onu öldürsen bile Abdulmuttaliboğullarının elinden yakanı nasıl kurtarabilirsin?” dedi. Onun bu sözlerine çok kızdı. “Yoksa, sende mi onlardan oldun? önce senin işini bitireyim” diye, kılınca sarıldı. “Yâ Ömer! Beni bırak! Kardeşin Fâtıma ile, zevci Sa’îd bin Zeyd’e git ki, ikisi de müslüman oldu”, dedi. Onların müslüman olduğuna inanmadı. “Eğer inanmazsan, git sor! Anlarsın” dedi. Bu işi başarırsa, din ayrılığı ortadan kalkacak, fakat Arapların âdeti olan kan davası hâsıl olacaktı. Kureyş ikiye bölünecek. Birbiri ile çarpışacaktı. Böylece, değil yalnız Ömer bin Hattâb, bütün Hattâboğulları öldürülecekti. Fakat Ömer bin Hâttâb çok kuvvetli, cesur ve öfkeli olduğundan bunları düşünememişti. Kardeşini merak edip hemen evlerine gitti. O anlarda “Tâhâ” sûresi yeni gelmiş, Sa’îd ile Fâtıma, bunu yazdırıp, Habbâb bin Eret adındaki sahâbîyi evlerine getirmiş, okuyorlardı. Ömer bin Hâttâb, kapıdan bunların sesini duydu.

Kapıyı çok sert çaldı. Onu, kılıç belinde, kızgın görünce, yazıyı sakladılar. Habbâb’ı gizlediler. Sonra kapıyı açtılar. İçeri girince; “Ne okuyordunuz?” dedi. “Birşey yok” dediler. Kızması artarak, “işittiğim doğru imiş, siz de Onun sihrine aldanmışsınız”, dedi. Sa’îd’i yakasından tutup, yere atdı. Fâtıma kurtarayım derken, onun yüzüne de öfkeli bir tokat indirdi. Yüzünden kan akmaya başladığını görünce, kardeşine acıdı. Fâtıma’nın canı yandı. Kana boyandı ise de, imân kuvveti, kendisini harekete getirip, Allahü teâlâya sığınarak, “Yâ Ömer! Niçin Allah’dan utanmazsın? Âyetler ve mucizeler ile gönderdiği Peygambere inanmazsın? İşte ben ve zevcim, müslüman olmakla şereflendik. Başımızı kessen, bundan dönmeyiz” dedi ve kelime-i şehâdeti okudu. Hazreti Ömer, yere oturdu. Yumuşak sesle, “Hele şu okuduğunuz kitabı çıkarınız” dedi. Fâtıma, “Sen abdest veya gusül abdesti almadıkça onu sana vermem” dedi. Hazreti Ömer abdest aldı. Ondan sonra Kur’an sahifesini Fâtıma getirdi. Ona verdi. Hazreti Ömer, güzel okuma bilirdi. Tâhâ sûresini okumağa başladı. Kur’ân-ı kerîmin fesâhati, belâgatı, mânâları ve üstünlükleri kalbini çok yumuşattı. “Göklerde ve yer yüzünde ve bunların arasında ve toprağın altındaki şeyler hep Onundur” âyetini okuyunca, derin derin düşünceye daldı. “Yâ Fâtıma! Bu bitmez tükenmez varlıklar, hep sizin tapdığınız Allah’ın mıdır?” dedi. Kardeşi; “Evet, öyle ya! Şüphe mi var?” dedi. “Yâ Fâtıma! Bizim binbeşyüz kadar altundan, gümüşten, tunçdan, taşdan oymalı, süslü heykellerimiz var. Hiçbirinin, yeryüzünde bir şeyi yok!” diyerek, şaşkınlığı arttı. Biraz daha okudu. “Ondan başkasına, tapılmaz, bel bağlanmaz. Herşey, ancak (Ondan beklenir. En güzel isimler Onundur)” âyetini düşündü. “Hakikaten, ne kadar doğru” dedi. Habbâb bu sözü işitince, yerinden fırladı. Tekbîr getirdikten sonra, “Müjde yâ Ömer! Resûlullah Allahü teâlâya dua ederek, “Yâ Rabbî! Bu dinî, Ebû Cehil ile yâhud Ömer ile kuvvetlendir” buyurdu. İşte bu devlet, bu se’âdet sana nasip oldu” dedi. Bu âyet-i kerîme ve bu dua, Ömer’in kalbindeki düşmanlığı sildi, süpürdü. Hemen, “Resûlullah nerede?” dedi. Kalbi, Resûlullahın sevgisi ile yanmağa başladı. O gün, Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” Safa tepesi yanında, Erkam’ın evinde Eshâbına nasihat veriyordu. Eshâb-ı Kirâm toplanmış, Onun nûrlu cemâlini görmekle, tatlı tesirli sözlerini işitmekle kalblerini cilalıyor, ruhlarını ferahlatıyorlardı. Sonsuz lezzet, zevk ve neşe içinde halden hale dönüyorlardı. Hazreti Ömer’i buraya getirdiler. Onun kılıçla geldiği görüldü. Heybetli, kuvvetli olduğundan, Eshâb-ı Kirâm, Resûlullahın etrafını sardı. Hazret-i Hamza “Ömer’den çekinecek ne var, iyilik ile geldi ise, hoş geldi. Yoksa o kılıncını çekmeden ben onun başını yere düşürürüm” derken, Resûlullah; Yol verin, içeri gelsin!” buyurdu. Biri sağında, biri solunda, ötekiler tetikte olarak içeri girdi. Cebrâil “aleyhisselâm”daha önce Hazreti Ömer’in imân ettiğini, yolda olduğunu haber vermişti. Resûlullah, Hazreti Ömer’i tebessüm buyurarak karşıladı ve “Bırakınız, yanından ayrılınız” buyurdu. Bırakdılar, Resûlullahın önünde diz çökdü.

Resûlullah Hazreti Ömer’i kolundan tutup; “İmâna gel yâ Ömer!” buyurdu. O da temiz kalb ile kelime-i şehâdeti söyledi. Eshâb-ı Kirâm, sevinçlerinden yüksek sesle tekbir getirdi. O zamana kadar gizli imâna gelirlerdi. Hazreti Hamza’nın ve üç gün onra Hazreti Ömer’in müslüman olması ile, müslümanlar kuvvetlendi. Hazreti Ömer; “Kardeşlerimiz ne kadardır?” dedi. “Seninle kırk olduk” dediler. “Öyle ise, ne duruyoruz Haydi çıkalım, Harem-i şerîfe gidelim. Açıkça okuyalım!” dedi. Resûlullah kabul buyurdu. Önde Hazreti Ömer, sonra Hazreti Ali, ondan sonra Resûlullah, sağında Hazreti Ebû Bekr, solunda Hazreti Hamza, arkasında öteki Sahâbîler yürüyerek Harem-i şerîfe gittiler. Kureyşin ileri gelenleri, orada Hazreti Ömer’den müjde bekliyorlardı. Ömer, Muhammedîleri toplamış getiriyor dediler. Sevindiler. Ebû Cehil, zeki, cin fikirli olduğundan, bu gelişi beğenmedi. İleri varıp “Yâ Ömer! Bu ne?” dedi. Hazret-i Ömer hiç aldırış etmeden “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” dedi. Ebû Cehil, ne diyeceğini şaşırdı. Dona kaldı. Hazret-i Ömer bunlara dönerek; “Beni bilen bilir. Bilmeyen bilsin ki, Hattâb oğlu Ömer’im. Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen, yerinden kıpırdasın!” dedi. Hepsi geriye çekilip dağıldılar. Ehl-i İslâm, Harem-i şerîfde saf olup, yüksek sesle tekbir aldı. İlk olarak meydanda namaz kıldılar. Hazret-i Ömer, o günden sonra dayısı Ebû Cehl’e ve kâfirlerin ileri gelenlerine meydan okudu.

Hazreti Ömer müslüman olunca, “Ey Peygamberim sana Allah ve mü’minlerden, senin izinde gidenler yetişir.” meâlindeki Enfâl sûresi altmışdördüncü âyeti indi. Hazreti Ömer müslüman olduktan sonra hicrete kadar Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” yanından ayrılmadı. O da diğer müslümanlarla birlikte İslâmiyetin yayılmasında hizmet etti. Müşriklerin safha safha ilerlettikleri düşmanlıkları ve işkenceleri karşısında dikilip kahramanca mücadele etti.

Eshâb-ı Kirâm Mekke’den Medine’ye gizli hicret ederken Hazreti Ömer açıkça hicret etti. Hicreti şöyle oldu: Kılıcını kuşandı, yanına oklarını ve mızrağını alıp, Kâ’be’yi açıkça 7 defa tavaf etti. Orada bulunan müşriklere yüksek sesle şunları söyledi: “İşte ben de dinimi korumak için Allah yolunda hicret ediyorum. Karısını dul çocuklarını yetim bırakmak, anasını ağlatmak isteyen varsa önüme çıksın.” Böylece yanında 20 müslüman ile açıkça Medine’ye hicret etti. Medine’ye daha önce varıp Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” teşrif etmekte olduğunu müjdeledi. Kuba’ya yerleşip Peygamberimizi karşıladı. Hicretten sonra Eshâb-ı Kirâm arasında yapılan kardeşlikte Hazreti Ömer de Utban ibni Mâlik ile kardeşlik kurmuştu. Hergün biri nöbetleşe Resûlullahın huzurunda bulunur, duyduklarını birbirine naklederlerdi. Abdullah bin Zeyd bin Sa’lebe ve Hazreti Ömer rüyada ezan okunmasını görüp Peygamberimize “sallallahü aleyhi ve sellem” söylediler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bunu beğenip namaz vakitlerinde okunmasını emir buyurdu.

Hazreti Ömer bütün savaşlarda bulundu. Bedir ve Uhud Savaşı’nda devamlı Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” yanında bulundu. Bedir Savaşı’na Kureyş’in bütün kabileleri iştirak ettiği halde, Benî Adîy kabilesi Hazreti Ömer’in korkusundan savaşa iştirak etmemiştir. Bu savaşa Hazreti Ömer’in kabilesinden sadece 12 kişi iştirak etmiştir. Hazreti Ömer bu savaşta Kureyş’in kumandanlarından olan dayısı Âs bin Hâşim’i kendi eliyle öldürmüştür.

Uhud Savaşı’nda ise Resûlullah’ın yanından bir an dahi ayrılmamıştır. Uhud’da müslümanları arkadan çevirmek isteyen müşrikleri geri püskürtmüş idi. Hendek Savaşı’nda hendeğin önemli bir yerini emrindeki askerlerle tutmuş, hücum eden düşmana mâni olmuştur. Hayber’in fethinden sonra askerler arasında taksim edilen araziden kendine düşen kısmı vakfetti. Bu ilk vakıflardan biri oldu. Mekke’nin fethinde de bulundu. Mekke’nin fethinden sonra yapılan Huneyn Savaşı’na katıldı. Tebük Seferi’nde bütün malının yarısını orduya verdi. Hendek Savaş’ından sonra Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” Hazreti Ömer’in kızı Hazreti Hafsa ile evlendi. Böylece Resûlullah’ın akrabası olmakla şereflendi. Vedâ Haccı’nda da bulunan Hazreti Ömer, Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vefatından sonra Hazreti Ebû Bekr’e devamlı yardımcı oldu.

Hazreti Ebû Bekr’in halife seçilmesinde ilk biat eden Hazreti Ömer’dir. Bundan sonra da her işinde halifeye yardım edip, vefatına kadar Onun hizmetinde bulundu. Üsâme ordusunun Suriye’ye gönderilmesinde, irtidat (dinden dönme) hâdiselerinin önlenmesinde büyük hizmetler yaptı. Hazreti Ebû Bekr devrinin Beyt-ül-mal emini, yani maliye vekili Hazreti Ömer idi. Bu hususta da adaletle hizmet etmiştir. O zaman henüz toplanmamış sahifeler halinde bulunan Kur’ân-ı kerîm’in bir kitap haline getirilip iki kapak arasında toplanmasını ilk önce Hazreti Ömer istemiştir. Bu hususta Hazreti Ebû Bekr ile görüştükten sonra, Hazreti Ebû Bekr Kur’ân-ı kerîm âyetlerini kitap halinde bir araya toplattı. Hazreti Ebû Bekr vefatına yakın, Eshâb-ı Kirâm’ın “radıyallahü anh” ileri gelenlerini çağırıp görüştükten sonra, Hazreti Ömer’i halife tayin etti. Hazreti Osman’ı çağırarak yaz buyurdu. O da yazmağa başladı. Önce besmele yazıldı. Sonra: “Bu Allah’ın Resûlünün “sallallahü aleyhi ve sellem” halifesi Ebû Bekr’in dünyâdaki son günü, ahiretteki ilk gününün vasiyetidir.” (Ben Ömer ibni Hattâb’ı halife seçtim. Onu dinleyin. Ona itaat edin! Hayrı araştırmada kusur etmedim. Eğer sabır ve adalet eylerse beni tasdik etmiş olur… Yanılmışsam gaybı ancak Allah bilir. Ben hayrı istedim…) yazdırdı. Hazreti Ebû Bekr kendinden sonra Hazreti Ömer’i halife seçtiğini Eshâb-ı Kirâm’a bildirip yazdırdığı vasiyyetini de okuyunca Eshâb-ı Kirâm; “Kabul ettik ve itaat ettik” dediler.

Hazreti Ömer hicretin onüçüncü yılında halife oldu. Kendisine biat edildiği ilkgün hutbeye çıktı. Allahü teâlâya hamd-u senâ’dan sonra buyurdu ki: “Hicaz size yerleşilecek bir yer değildir. Ancak hayvanlar için otlak arayacak bir yurttur. Hicaz’ı, Hicazlılar; ancak bu şekilde tutabilirler. Yani Hicaz’ın korunması için seferler ederek kendilerine otlak aramaları gerekir. Allah’ın va’dini getireceği zamanlarda Muhacirler nerede? Allah’ın size miras bırakmak üzere va’dettiği yerlere yürüyünüz. Yüce Allah, Kur’ân-ı kerîm’de İslâm dinini öteki dinler üzerine üstün kılacağını va’dettiğinden dinini yükseltecek ve dine yardım edenleri sevinçli kılacaktır. Allah’ın salih kulları nerede?” Hazreti Ömer hutbesini bitirince Eshâb-ı Kirâm hep birden Cihad arzusuyla yanmaya başladı ve Irak taraflarına Cihada gittiler.

Hazreti Ömer ilk defa Emîr-ül-Mü’minîn ismini aldı. On sene altı ay ve yedi gün dünyâda hiç görülmemiş bir adaletle halifelik yaptı. Halifeliği sırasında o zamanın iki büyük devleti olan Bizans ve Sâ’sâni İmparatorluklarının hâkimiyeti altında bulunan Suriye, Filistin, Mısır, Irak ve İran’ı İslâm Devleti’nin sınırları içine aldı. Zamanında 1036 büyük şehir zapt edildi. Dörtbin Cami yapıldı. Dörtbin kilise harap oldu. Kuzey Afrika’dan Türkistan’a Azerbaycan’dan Yemen’e kadar uzanan ve ikimilyon kilometre kareden büyük olan İslâm Devleti’ni, kurduğu mükemmel müesseselerle gayet muntazam bir şekilde idare etti. Yemen Nerân’ındaki Yahudileri Irak Necran’ına yerleştirdi ve onlara emân verdi. Devleti idâri bölgelere ayırdı. Bu bölgelerin en başta gelenleri Hicaz, Suriye El-Cezire, Basra, Kûfe, Mısır, Filistin, İran, Horasan ve Kirman bölgeleri idi. Her bir idâri bölgenin başına bir vali tayin etti. Tayin ettiği Valilere “Sizi insanlara tahakküm etmek, saltanat sürmek, zorbalık yapmak için tayin etmedim. Siz hidâyete götüren rehber olacaksınız. Müslümanlar size uyacaktır. Binaenaleyh müslümanların hukukunu gözetiniz. Müslümanları dövmeyiniz ki, zillete düçar olmasınlar. Onları haksız yere methetmeyiniz ki, şımarmasınlar. Kapılarınızı yüzlerine kapatmayınız ki, kuvvetliler zayıfları ezmesinler. Kendinizi müslümanlardan üstün görmeyiniz ki, zulme düçar olmasınlar” diye nasihat ederdi. Hazreti Ömer valilerinden, kadılarından ve diğer istihdam ettiği memurlarından mal beyannamesi isterdi. Onlara dolgun maaş verirdi. Valilerin aylık maaşı 1000 dinar idi. Valiler hakkında yapılan şikâyetleri tahkik ederdi. Bu tahkikatı Muhammed bin Mesleme tarafından yaptırırdı. Bölgeleri de vilâyet, nahiye, kasaba merkezlerine ayırdı. Buraların idaresini verdiği valilerin, memur ve diğer vazifelilerin seçiminde ve denetiminde son derece titiz davranırdı. Davalara bakması için mahkemeler, adlî teşkilâtlar, suç ve zabıta işlerine bakan, satıcıları kontrol eden, halkın birbiriyle olan günlük münasebetlerini düzenleyen teşkilâtlar kurdu. Beyt-ül-mal için ayrı bir yer ve yürütülmesini sağlayacak memurlar tayin edildi. İlk defa para bastırdı. Yollar, köprüler inşaa edilip, su kanalları açılmıştı. Mekke’de hacılar için, yollar boyunca misafirhaneler, hanlar yapılıp, kuyular açılmıştı. Yeni fethedilen bölgelerde yerleşim merkezleri kurulup buralar imâr edildi. Yazılı muamelelerde karışıklığı önlemek için Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” hicreti başlangıç olan takvim kararlaştırıldı.

Sevâd arazisi fethedilince Eshâb-ı Kirâm’la istişare etti. Eshâb-ı Kirâm’ın bazıları arazinin 1/5’i Beyt-ül-mâle ayrıldıktan sonra, geri kalanın gazilere taksim edilmesini istiyorlardı. Hazreti Ömer ise, Haşr sûresi 7, 8, 9, 10. âyetlerini delil getirerek, “Eğer araziyi taksim edersem, sizden sonra geleceklere bir şey kalmaz. Servet ve mal bir kaç kişinin arasında kalır.” dedi. Bundan sonra araziyi eski sahiplerine bıraktı ve haraç vergisi koydu. Bu haraç vergisinin miktarlarını tesbit etti. Yine Onun zamanında zımmîlerden alınan Cizye vergisinin miktarı daha sonraki asırlarda aynen tatbik edilmiştir.

Yine Eshâb-ı Kirâm’a maaş verilmesi için bir dereceleme yapıp her birinin derecesi divan denilen defterde tesbit edilmişti. Bunların saklandığı yere de divan adı verilmiştir. Ayrıca miskinlere, fakir olanlara Beyt-ül-maldan un ve yiyecek verilmesi şeklinde nafaka bağlanmıştır.

Mısır valisi Âmr İbn-ül-As, Akdeniz’i Kızıldeniz’e bağlayacak bir kanal açmak için teşebbüse geçmek üzere izin istediğinde, Hazreti Ömer ona gerekli izni vermiştir. İslâm’ın adaletini bütün dünyâya tanıtan Hazreti Ömer, ilmin yayılmasına, insanların eğitilmesine de büyük önem verir ve fethedilen yerlerde İslâmiyetin yayılması, yeni kitlelere anlatılması için çok gayret sarf ederdi. Kur’ân-ı kerîm ve Hadîs-i şerîflerin öğretilmesi için her tarafta okullar açılmış ve buralarda ders vermek üzere maaşlı muallimler tayin edilmişti. Hazret-i Ömer, insanların bilmedikleri meseleler, hükümler hakkında, malûmat elde edebilmeleri için müftüler tayin etmişti. Herkes, muhtaç olduğu dîni, hukukî bilgileri müftülerden sorup öğrenerek, ona göre hareketini tanzim edebilirdi. Fetva ve insanları irşâd vazifesi, pek mühim olup, bunun ehli olmayan kimseler tarafından yapılması, fâide yerine zarar vereceğinden, Hazreti Ömer müftüleri tayin eder, kendisinin müsaadesini kazanamayanları fetvadan men’ ederdi. Zamanında fetva verme vazifesini gören zâtlar, Hazreti Ali, Hazreti Osman, Muâz bin Cebel, Abdurrahman bin Avf, Übey ibni Ka’b, Zeyd bin Sâbit, Abdullah ibn-i Mes’ûd, Abdullah ibn-i Abbas, Cabir bin Abdullah, Ebû Hüreyre, Ebüdderda gibi Eshâb-ı Kirâm’ın büyükleri bulunuyordu. Hazreti Ömer adlî teşkilatın temellerini kurdu. Mahkeme usulünü tesbit etti. Ebû Mûsâ Eş’ârîye yazdığı aşağıdaki mektûb hukuk usûlü bakımından şaheserdir.

“Kazâ Da’vâları hal ve değiştirmesi ve bozulması câiz olmıyan bir farizadır ve uyulması icâb eden bir sünnettir. Bir hâdise (vak’a) hakkında sana baş vurulunca, iki tarafın sözlerini güzelce dinle, anla, bir hak ikrar ve itiraf edilince, hükme rabt et (bağla) tenfiz eyle, (hükmü yerine getir). Çünkü infaz edilmiyecek olan hak bir sözün sadece söylenmesi fayda vermez. Karşında, meclisinde, adalet huzurunda insanları eşit tut. Tâ ki, mevki’ sahipleri senden tarafgirlik ümidine düşmesinler, zaif olanlar da adaletinden me’yûs, kalben kırık olmasınlar.

Beyyine (delil) ve şahit getirme da’vâcıya yemin etmek de da’vâyı inkâr edene âittir. Yâni da’vâcı şahid bulamazsa, isteği üzere da’vâlıya yemin tevcih edilir. Müslümanların arasında sulh yapılması câizdir. Ancak haramı halâl, halâli haram kılacak bir sulh câiz değildir. Dünkü gün vermiş olduğun bir hüküm, nefsine müracaatla, haklılığa, doğruluğa, yol bulduğun takdirde, seni hakka dönmekten men etmesin. Yâ’ni ictihâdın değişerek evvelce vermiş olduğun bir hüküm de isabetsizliğine kani’ olursan, o hükmün, benzeri bir hâdise hakkında yeni ictihâdına göre hüküm vermekliğine mâni’ olmasın. Çünkü hak kadimdir. Hakka dönmek, bâtılda sebat etmekten hayırlıdır.

Kalbini çalıştırıp hükümlerini Kur’ân’da, Sünnette bulamadığın mes’eleler hakkında güzelce imâl-i fikr et (düşün), sonra bu gibi şeylerin benzerini bul, bunları birbiriyle kıyâs et. Bunlardan Hak teâlâya daha sevimli, daha yakın ve hakka, doğruya daha benzer olanı ihtiyar eyle (seç). Da’vâcıya, (beyyinesini ikâme edecek kadar) bir müddet ver. Bu müddet içinde beyyinesini izhar ederse, hakkını alır; edemezse aleyhine hüküm verilmesi icâb eder. Böyle bir müddet verilmesi, mazeret hususunda pek beliğ ve şübhenin izâlesi, için de pek açık bir esastır.

Bütün müslümanlar, bir biri hakkında, âdildirler. Kazfden (Bir müslüman’a iftiradan dolayı) hakkında had cezası tatbik edilmiş olan, yahud velâ ve karabet sebebiyle (velilik veya akrabalık) kendisinde menfeati celb, (çeken) mazarratı (zararları) def töhmeti bulunan veyahud yalan yere şâhidlikte bulundukları tecrübe ile anlaşılan kimseler müstesna, bunlardan başkasının şehâdetleri kabul olunur. Çünkü Hak teâlâ, sizin gizli işlerinizden (yüz çevirmiş) beyyineler sebebi ile sizden mes’uliyeti kaldırmışdır. Ya’nî insanların gizli şeylerini araştırıp ona göre hüküm vermekle mükellef değilsiniz. Sizin yapacağınız şey, beyyinelere göre hüküm yermektir. Dünyevî hükümler, zahire, görünene göredir. Bunlarda gizlilik açık olanlara tâbidir. Uhrevî hükümlerde ise, gizliler asıldır, zevâhir, serâire tâbidir.

Muhakeme esnasında, Hak teâlâ ve tekaddes hazretlerinin kendisine sevâb vereceği ve ebedî mükâfat ihsan buyuracağı hak mevkilerinde kızmaktan, sabırsızlıktan, kalb ızdırabından ve müteezzî (üzülmekten) olmaktan hazer et, kaçın! Ya’nî muhakemeyi sabır ile, teenni ile yürüt. Her kim niyyetini kendisi ile Allahü teâlâ arasında hâlis kılarsa, hak uğrunda kendi aleyhine de olsa, Hak teâlâ onun, kendisiyle insanlar arasında işlerine kifâyet eder, ya’nî onu korur, vereceği hükümden dolayı bir tehlikeye ma’rûz kalmaz. Herhangi bir kimse, meselâ hâkim, hilafını Allahü teâlânın bildiği bir sıfatla; ya’nî kendisinde gerçekten bulunmıyan bir faziletle, bir husus ve samimiyetle insanlara karşı süslenecek olursa, Allahü teâlâ onu, insanlar arasında rüsvâ eder. Çünkü Allahü teâlâ, ibâdetlerden, ancak hâlisâne olanları kabul eder. Diğerlerini etmez.

“Hak teâlânın dünyâda vereceği rızık ve rahmetinden, hazînelerinden ihsân buyuracağı mükâfat hakkında ne düşünüyorsun? (Ya’nî bunun derecesi sonsuzdur). Ona göre hareket et. Hükmünde hak’dan ayrılma, mükâfatını Cenâb-ı Hak’dan bekle.”

Yine Kadı Şüreyh’e yazdığı mektubda da şöyle buyurdu: “Hükümlerini Kur’ân-ı kerîm’e istinad ettir. Şayet orada istediğini bulamazsan hadîs-i şerîflere müracaat et. Orada da istediğini bulamazsan icma-i ümmet’e göre hüküm ver. Bu da seni tatmin etmezse ictihâd et.” Bu sözüyle ehl-i sünnetin temel delillerini ortaya koymuş oluyordu.

Hazreti Ömer bir defasında at satın almak istemişti. Atı tecrübe etmek için bir biniciye vermiş, at da binici tarafından kazaya uğratılmıştı. Hazreti Ömer atı almaktan vazgeçerek sahibine iade etmek istedi. Fakat atın sahibi râzı olmadı. Bu mesele Kadı Şüreyh’e intikal etti. Kadı Şüreyh şu hükmü verdi. “Şayet at sahibinin rızası ile tecrübe edildiyse sahibine iade edilebilir. Aksi takdirde iade edilmez.” Hazreti Ömer “Hak ve Adalet budur” buyurdu ve atın bedelini verdi.

Hazreti Ömer çok âdil, âbid, çok merhametli, aşağı gönüllü olup, fakirlerle yaşar idi. Diğer bir hizmeti de müslümanların artmasıyla küçük gelmeye başlayan Mescid-i Haram’ı ve Mescid-i Nebevî’yi genişletip tamir ettirmesidir. Mescid-i Haram etrafına da duvar çektirdi.

Hazreti Eslem’i, Beyt-ül-mala bakmağa memur etmişti. Eslem’den, Hazret-i Ömer Beyt-ül-maldan birşeyler alıyor mu? diye sordular. İhtiyacı olduğu zaman borç alır, eline geçince öder, dedi. Hazreti Ömer, kuru arpa ekmeği yer, kalın kumaşlardan elbise giyerdi. Zamanında çok fetihler oldu. Onun zamanında sekizbin camide Cuma namazı kılınıyordu. Her nereye asker gönderse, zafer bulup, sağ salim olarak ganimetle dönerdi. Ordusunun mağlup olduğu görülmemiştir. Çünkü çok hazırlıklı, tedbirli ve adaletli hareket ederdi. Bu şanı, şöhreti Onun yemesini içmesini değiştirmedi. Mübârek, kalbine kibir gelmedi, büyüklenmedi. Sonu üzüntü, pişmanlık olan iş yapmadı. Kudüs’e giderken deveye kölesi ile nöbetleşe biniyordu. Şehre girerken deveye binme sırası kölesine geldiği için devenin önünde yürüyordu. Kuvveti, adaleti, askerleri üç kıtayı titreten İslâm halifesini görmeye gelenleri hayrette bırakmıştı. Kudüse geldiğinde orada bir hutbe okudu ve buyurdu ki: “Hamd ve senâ Allahü teâlâya mahsustur. O her şeye kâdirdir, dilediğini yapar. Allahü teâlâ, bizi İslâm dîni ile şerefli kıldı. Muhammed aleyhisselâm ile doğru yolu gösterdi. Bizden dalâleti, sapıklığı kaldırdı. Buğz ve adavetten, ayrılık ve tefrikadan uzaklaştırdı. Ey müslümanlar, bu büyük nimete hamd ediniz. Zira böyle yapmamız, nimetin artmasına sebep olur. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde buyuruyor ki: “Nimetlerimin kıymetini bilir, emrettiğim gibi kullanırsanız, onları arttırırım. Kıymetini bilmez, bunları beğenmezseniz, elinizden alır, şiddetli azâb ederim” Yine buyuruyor ki: “Allah’ın hidâyet ettiği kimse, o doğru yol üzeredir. Şaşırttığı kimse için de, asla doğru yolu gösterici bir yardımcı bulamazsın” (Kehf 17). Sizlere kendisinden başka her şey fâni olan, kendisi Bâki olan, Allahü teâlâdan korkmanızı tavsiye ederim. Ona itaat eden evliyasından olur. Ona isyan edenin ahireti yok olur. Ey insanlar mallarınızın zekâtını veriniz, böylece kalblerinizi ve nefislerinizi temizlersiniz. Allah’tan başka hiç bir mahluktan karşılık ve teşekkür beklemeyiniz. Öğütlerimi iyi anlayınız. Akıllı olan dinini muhafaza eder. Sa’îd olan başkasının nasihat ve öğüdünü kabul eder. İslâmiyete, Resûlullah’ın sünnetine yapışınız. Kur’ân-ı kerîm’in emirlerine uyunuz. Zira Onda dertlere deva ve sevâb vardır.”

Hazreti Ömer öyle adaletli idi ki, kendi oğlu günah işleyince, Allahü teâlânın emri kadar had vurulmasını emretti. Ölünceye kadar bütün İslâm âleminin Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” zamanındaki gibi huzur, safa ve rahatlık içinde yaşamasını temin etti.

Hazreti Ömer zamanında ilk defa nüfus sayımı yapıldı. Çocuklara maaş verildi. Satıcıların, esnafın, tüccarların müşterileri aldatmalarına mâni olmak için hisbe denilen belediye teşkilâtını kurdu. Onun zamanında posta teşkilâtı geliştirildi. Geceleri bekçi koyup asayişin teminini ilk defa Hazreti Ömer tatbik etti. Mısır’dan Medine’ye deniz yoluyla ilk defa gıda maddeleri Onun zamanında geldi. Makam-ı İbrâhim’i bugünkü yerine koydu.

Hazreti Ömer Hicretin 23. (m. 645) yılının son ayında Ebû Lü’lü Firuz adında Yahudi bir köle tarafından namaz kılarken şehid edildi. Bu köle Hazreti Ömer’e gelip efendisinin kendinden aldığı verginin çok olduğunu iddia etti. Hazreti Ömer ona ne kadar vergi ödediğini ve ne iş yaptığını sordu. Marangozluk ve demircilik yaptığını, günde iki dirhem vergi ödediğini söyleyince, Hazreti Ömer; “Bu kazançlı mesleklere göre, senden alınan miktar fazla değildir” dedi. Adaletiyle de herkes tarafından takdir edilen Hazreti Ömer’in bu sözüne râzı olmayıp, düşmanlık gösteren Firuz, Hazreti Ömer’e kastetmeyi plânladı. Hazreti Ömer ile görüştüğü günden bir gün sonra elbisesi içine bir hançer saklayıp, sabah namazı vaktinde mescide girdi. Beklemeye başladı. Hazreti Ömer safları düzeltip tekbir alarak namaza durur durmaz, Firuz yerinden fırlayıp Hazreti Ömer’e arka arkaya altı darbe vurdu. Darbelerden biri karnına isabet etti. Firuz bir kişiyi daha yaralayıp kaçtı ve yakalanmadan önce intihar etti. Hazreti Ömer evine kaldırıldıktan bir müddet sonra ayılıp (Katilim kimdir?) dedi. Ebû Lü’lü Firuz olduğu söylenince (Allah’a şükürler olsun ki bir Müslüman tarafından vurulmadım…) dedi.

Hazreti Ömer kendinden sonra halife olacak kimsenin tayini için Eshâb-ı Kirâm’dan, Cennet ile müjdelenenlerden altı kişiyi seçti. Bunlar (Hazreti Osman, Hazreti Ali, Zübeyr, Talha, Sa’d ibni Ebî Vakkas ve Abdurrahman bin Avf (r.anhüm) idi. Bundan sonra oğlu Abdullah’a; “Mü’minlerin annesi Hazreti Âişe’ye git ve Ona Ömer ibni Hattab’ın selâmını söyle, mü’minlerin emiri deme, ben bugün, mü’minlerin emiri değilim. Ona Ömer, sahibinin yanına defnedilmek için izin istiyor de!” buyurdu. Abdullah bunu Hazreti Âişe’ye söyleyince, Hazreti Âişe; “O yeri kendim için ayırmıştım, fakat gönül hoşluğu ile orayı Ömer’e “radıyallahü anh” veriyorum.” dedi. Hazreti Ömer bu haberi duyunca; “Bu benim en büyük dileğimdi” buyurarak çok memnun oldu. Yaralandıktan yirmidört saat sonra vefat etti. Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” yanına defnedildi. Şehid olduğunda 63 yaşında idi. Her haliyle dost ve düşmanın hayran kaldığı adaleti dillere destan olan Hazreti Ömer’in vefatı Eshâb-ı Kirâm’ı ve diğer müslümanları son derece üzdü, mahzun etti. Hazreti Ömer şehid olunca Abdullah ibni Ömer, Sahâbe-i kirâma dedi ki: “İlmin onda dokuzu, Ömer “radıyallahü anh” ile beraber öldü.” Bazılarının bu sözü anlamayarak durakladıklarını görünce; “İlimden maksadım Allahü tââlâyı bilmektir. Diğer bilgiler değildir.” dedi. Peygamberlerden sonra insanların en üstünü Hazreti Ebû Bekr’dir. Ondan sonra Hazreti Ömer’dir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: Cebrâil “aleyhisselâm”bana gelip dedi ki; “Ömer’in ölümü üzerine bütün İslâm âlemi ağlayacaktır.”

Hazreti Ömer çeşitli Hadîs-i şerîflerle meth edildi. “Ben Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra Peygamber gelmeyecektir. Eğer benden sonra peygamber gelseydi, Ömer elbette peygamber olurdu.” Hadîs-i şerîfi yüksekliğini anlatmaya yetişir. Faziletini, üstünlüğünü ve kıymetini bildirmek için hakkında din âlimleri ve müslüman olmayan kimseler tarafından ciltlerle kitap yazıldı. Hazreti Ömer’i metheden hadîs-i şerîflerin çoğunu Hazreti Ali bildirmiştir. Onu metheden hadîs-i şerîflerden bir kısmı şunlardır:

Hazreti Ömer, Umre için Resûlullahtan izin isteyince Resûlullah “Yâ ahi! (Ey kardeşim) duanda bizi de unutma!” buyurdu.

Hazreti Ömer imân ettiği gün, Cebrâil aleyhisselâm geldi ve “Melekler birbirlerine Ömer’in Müslüman olduğunu müjdelediler” dedi.

“Ömer Cennet ehlinin ışığı ve İslâm’ın nûrudur.”

“Allahü teâlâ, hakkı Ömer’in diline ve kalbine yerleştirmiştir.”

“Şeytan, Ömer ibni Hattab’ı gördüğü zaman, heybetinden yüz üstü yere düşer.”

“Şu dört kişiyi ancak münafık olan kimse sevmez: Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali.”

Hazreti Ömer bütün ilimlerde Eshâb-ı Kirâm’ın ileri gelenlerinden idi. Tefsîr ilminde çok yüksek idî. Kur’ân-ı kerîmin tefsîrini bizzat Resûlullah’tan dinlemiş ve öğrenmiştir. Peygamber efendimizin devrinde de kadılık yapardı. Eshâb-ı Kirâm’ın müşkillerini hallederdi. Kur’ân-ı kerîm’in bir çok âyeti, Onun ictihâdına uygun olarak nazil olmuştur. Hazreti Ömer fıkıh ilmine çok büyük hizmet etmiştir. Fıkıh usûlünün birçok kaidelerini tesbit etmiş, Resûlullah’ın sünnetlerini itina ile tesbite çalışmış, kendisinden rivâyet edilen fetvaların adedi binlere ulaşmıştır. Bu fetvaların 1000 kadarı fıkhın mühim meselelerinin temelini teşkil etmiştir. Hazreti Ebû Bekr zamanında açıklanmamış meselelerin hepsini bir icmâya bağlamıştır. Bunlarda hiçbir şüphe bırakmadı. Hazreti Ömer’in bildirmediği meselelerde, o günden bu güne kadar söz birliği olmadı. Hazreti Ömer’in icmâ hususundaki bu gayreti, kıyâmete kadar gelecek İslâm âlimlerini güç durumdan kurtarmıştır.

Dört hak mezhebin hiç ihtilaf etmedikleri fıkıh ilmine dair bilgiler, Hazreti Ömer zamanında icma edilen meselelerdir. Hazreti Ömer, Peygamber efendimizin hadîs-i şerîflerine en iyi vâkıf olanlardan idi. Hadîs-i şerîf rivâyetinde çok titiz davranırdı. Resûlullah’a isnadı kuvvetli bir delil ile sabit olmayan hadîs-i şerîf ile amel etmezdi. Bu sebeple Hazreti Mu’âviye buyurdu ki: “Ömer bin Hattab’ın bildirdiği hadîslere iyi sarılınız. Çünkü O, Resûlullah’ın söylemediği şeylerin hadîs diye nakledilmemesi için insanları korkutmuştur. Hazreti Ömer, Peygamber efendimizden “sallallahü aleyhi ve sellem” 573 hadîs-i şerîf nakletmiştir. Onun rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bir kısmı şöyledir:

Öyle bir gün idi ki, Eshâb-ı Kirâm’dan birkaçımız Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin huzurunda ve hizmetinde bulunuyorduk. O gün, o saat, öyle şerefli, öyle kıymetli ve hiç ele geçmez bir gün idi. O gün, Resûlullahın sohbetinde, yanında bulunmakla şereflenmek, ruhlara gıda olan, canlara zevk ve safa veren cemâlini görmek nasib olmuştu. O vakit, ay doğar gibi, bir zat yanımıza geldi. Elbisesi çok beyaz, saçları pek siyah idi. Üzerinde toz toprak, ter gibi yolculuk alâmetleri görünmüyordu. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâbı olan bizlerden hiçbirimiz onu tanımıyorduk. Yani, görüp bildiğimiz kimselerden değildi. Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzurunda oturdu. Dizlerini, mübârek dizlerine yanaştırdı. Ellerini Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin mübârek dizleri üzerine koydu. Resûlullah’a “sallallahü aleyhi ve sellem” sorarak Yâ Resûlallah! Bana İslâmiyeti, müslümanlığı anlat dedi.

Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “İslâm’ın şartlarından birincisi Kelime-i şehâdet getirmek (Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve Eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh) demektir. İslâm’ın ikinci şartı; vakit gelince namazı kılmaktır. Üçüncüsü; malın zekâtını vermektir. Dördüncüsü; Ramazan-ı şerîf ayında her gün oruç tutmaktır, Beşincisi; gücü yetenin, ömründe bir kere hac etmesidir.”

O zât Resûlullahdan bu cevapları işitince, “Doğru söyledin Yâ Resûlallah” dedi. Biz dinleyiciler, onun bu sözüne şaşdık. Çünkü, hem soruyor, hem de verilen cevabın doğru olduğunu tasdik ediyordu.

Bu zât yine sorarak, Yâ Resûlallah; imânın ne olduğunu da hakikatini ve mahiyetini bana bildir dedi. Resûlullah buyurdu ki: “İmân, önce Allahü teâlâya inanmaktır” buyurdu. İmânın altı temelinden ikincisi; Allahü teâlânın meleklerine inanmaktır. Üçüncüsü; Allahü teâlânın bildirdiği kitaplarına inanmaktır. Dördüncüsü; Allahü teâlânın peygamberlerine inanmaktır. Beşincisi; Âhiret gününe inanmaktır. Altıncısı; kadere, hayır ve şerlerin Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır…” buyurdu.

Sonra O zât gitti. Ben uzun bir müddet Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” yanında kaldım. Bana buyurdu ki: “Yâ Ömer o soranın kim olduğunu biliyor musun?” Ben Allah ve Resûlü bilir, dedim. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, “O (Cibrîl) Cebrâil idi, sizlere dîninizi öğretmek için geldi” buyurdu.

“İki Müslüman karşılaştıklarında, birbirlerine selâm vererek müsâfehalaşırsa, aralarına yüz rahmet iner. Bunun doksanı, önce selam verip müsâfehalaşana, onu ise müsâfeha eden ikinci şahsadır.”

“Ya ma’rufu (iyiliği) emreder ve münkerden (kötülükten) nehyedersiniz, yahud Allahü teâlâ sizin kötülerinizi size musallat eder. Sonra iyileriniz dua etmeğe yönelir, fakat dualar kabul olmaz.”

“Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse Cennet’e giremez”

“Eğer siz hakkıyla Allah’a tevekkül etseydiniz, kuşların rızkını verdiği gibi, sizin de rızkınızı verirdi. Onlar sabah aç çıkar akşama tok olarak döner.”

“İnsanlara karşı büyüklük taslayanı (kibirleneni) Allah zelîl kılar.”

“Kimin niyeti dünyâlık olursa, Allahü teâlâ onun fakrini ve ihtiyaçlarını gözünün önüne getirir ve en sevdiği şeyden onu uzaklaştırır. Her kimin de niyyeti âhıret olursa, Allahü teâlâ zenginliği onun kalbine yerleştirir, kayıplarını bir araya toplar ve en çok kaçınacağı şeyden onu uzaklaştırır.”

Hazret-i Ömer, halifeliği zamanında Bizans İmparatoruna elçi gönderip dîne davet etti. Bizans elçisi Medine-i Münevvere’ye geldi. Hazret-i Ömer ihtiyar bir kadının duvarını yaptırıyordu. Elçinin geldiğini haber verdiler. Buraya gelsin buyurdu. Efendim, ellerinizi yıkayıp bir yere otursanız nasıl olur? dediler. Kabul buyurmadı. Elçiyi çağırdılar. Arap padişahı bu mudur? Böyle olduğunu bilsem gelmezdim ve Bizans İmparatoru da beni göndermezdi dedi. Hazret-i Ömer çamurlu mübârek iki parmağı ile işaret ederek, eğer göndermeseydi, onun iki gözünü çıkarırdım buyurdu. Hazret-i Ömer, parmağı ile işaret edince, iki çamurlu parmak gelip, Bizans İmparatorunun gözlerini kör eyledi. Parmakların çamuru gözlerinin üzerinde kaldı, silmek mümkün olmadı. Bir zaman sonra elçi dönünce İmparatorun gözlerinin kör olduğunu gördü. Sebebini araştırdı. Hazret-i Ömer ile geçen hâdiseyi de anlatınca hepsi hayret ettiler.

İran’a gönderdiği orduya kumandan tayin ettiği Hazreti Sariye ordusu ile mağlup olmak üzere idi. Bu sırada Hazreti Ömer Medine’de Cuma hutbesi okuyordu. Hutbe arasında; “Dağa yaslan yâ Sariye, dağa yaslan yâ Sariye” diye bağırdı. Sariye işitip ordusunu dağa çekti. Arkasını dağa verip bir cepheden düşman ile karşılaşmak suretiyle zafere ulaştı. Hazreti Ömer’in bu hâdiseyi görmesi ve sesini duyurması onun kerâmetlerinden biridir.

Hazreti Ömer zamanında bir ticâret kervanı gelip Medine’nin yakınında konaklamıştı. Çok yorgun oldukları için hepsi derin bir uykuya dalmıştı. Hazreti Ömer bu kervandan haberdar olup, Eshâb-ı Kirâm’dan Abdurrahman bin Avf’ı “radıyallahü anh” da yanına alıp, sabaha kadar kervanın etrafında dolaşarak onlara herhangi bir zarar gelmemesi için bekledi. Kervanda bulunanlar ancak sabaha karşı bundan haberdar oldular. Kendilerini bekleyen bu kişinin kim olduğunu merak ettiler. Sabaha karşı uzaklaşıp gittiklerini görünce içlerinden biri takibe başladı. Hazreti Ömer’in mescide girip namaz kıldırmasından sonra merakla bu zat kimdir diye soran kimse, onun Müslümanların halifesi olduğunu öğrenip kervanda bulunanlara giderek hâdiseyi anlattı. Kervandakiler onun Müslüman olmayanlara yardımı böyle olursa, kimbilir Müslümanlara şefkati ve yardımı ne kadar çoktur. Onun dîni gerçekten hak dindir, dediler. Daha sonra da Hazreti Ömer’in huzuruna gidip hepsi Müslüman oldular.

Hazreti Ömer’in ordusunun İran’ı fethettiği gece Hazreti Osman huzuruna girip selam vermişti. Hazreti Ömer acele mektûb yazıyordu. Mektubu yazıp bitirince yanmakta olan lambayı söndürüp, başka bir lamba yaktı. Hazreti Osman’ın selamına cevap verip konuşmaya başladıktan sonra, Hazreti Osman lâmbayı söndürüp, başka bir lâmba yakmasının sebebini sorunca, söndürdüğüm lamba Beyt-ül-malındır. Bana ait değildir. Onu Müslümanların işini görmek için yakmıştım, onların işini görmek için yazdığım mektûb bitti. Şimdi seninle şahsi işim için konuşuyoruz, bunun için de kendime ait olan lambayı yaktım buyurdu.

Hazreti Ömer, bir kaç bin askeri harbe göndermişti. Harbe gidenlerin evlerine adam gönderip, hallerini sorması ve geceleri kendisinin şehri gezmesi adeti idi. Bir gece şehri dolaşıyordu. Bir evin önünden geçerken, ağlayan bir kadın sesi duydu. Kulak verdi. Halife kocamı harbe gönderdi, biz burada aç-susuz kaldık. Yazın çocukları götürüp halifenin kapısına bırakacağım diyordu. Hazreti Ömer dayanamadı. Gidip bir miktar yağ ve bir çuval unu sırtına alıp, kadının evine getirdi. Âteş yakıp yemek pişirdi. Çocukları kaldırıp yedirdi. Sonra kadından özür diledi. Şimdiye kadar sizin halinizi bilmiyordum. İhtiyacınız olursa, hemen bize bildirin diyerek ayrıldı. Kadın, Hazreti Ömer’in akıllara hayret veren tevazu ve adaleti karşısında mahcup olup, hayır dualar etti.

Hazreti Ömer Irak’a İslâm ordusunu gönderip, kısa zamanda Allahü teâlânın yardımıyla zafer kazandılar. Kiliseleri cami, puthâneleri mescid yaptılar. Sağ salim ve ganimetlerle döndüler. Hazreti Ömer’in huzuruna vardıklarında halife İslâm ordusuna hiç bakmadı. Ne yaptınız? diye sual bile sormadı. Halifenin bu muamelesi Eshâb-ı Kirâm’a çok ağır geldi. Hazreti Ömer’in oğlu Abdullah’ı mescidde görüp halifenin onlara karşı alâkasızlığından şikâyet ettiler. Hazreti Abdullah: “Babamın huzuruna bu elbiselerinizle mi çıktınız?” dedi.

Meğer İslâm ordusu, İran’ın süslü elbiselerinden giymişlerdi. Eshâb-ı Kirâm, Hazreti Abdullah’ın işaretiyle gidip elbiselerini değiştirdiler. Böylece Hazreti Ömer’in huzuruna vardılar. Bu sefer Hazreti Ömer bunları iyi karşılayıp her birinin ayrı ayrı hâlini, hatırını sordu. Eshâb-ı güzinden birisi cesaret edip, kalktı: “Yâ Emirel-mü’minin ilk görüşmemizde bize hiç iltifat etmediniz. İkinci görüşmemizde çok iyi karşıladınız. Bunun sebebi nedir?” diye sordu. Hazreti Ömer: “Sizi, elbiselerinizi değiştirmiş görünce kendi kendime: “Eshâb-ı güzîn benim hayatımda elbiselerini değiştirdiler. Birkaç gün sonra Allah korusun kalplerini değiştirirler. Dünyâyı sevmeleri artar. Yarın kıyâmet gününde Resûlullah’a “sallallahü aleyhi ve sellem” kavuşunca, Yâ Ömer! Senin halifeliğin zamanında benim Eshâbım elbiselerini değiştirdiler sonra kalbleri değişti. Niçin manî olmadın? diye hitâb eder, azarlar diye korktum.” Onun için İran’ın süslü elbiselerini giydiğiniz zaman her biriniz gözüme bir belâ dikeni gibi göründünüz. Fakat elhamdülillah elbiselerinizi değiştirince, endişe ettiğim tehlike ortadan kalktı. Size iyi muamelede bulundum.” buyurdular.

Hazreti Ömer zamanında Şam şehri civârında bir kale muhasara edildi. Öğleye kadar kale fethedilmedi. Hazreti Ömer, gadaba geldi. İslâm askerini huzuruna çağırdı. “Kale henüz fethedilemedi. Kâfirler, İslâm askeri karşısında bu kadar dayanamazdı. Aramızda birisi bir hatâ yapmış olmasın” buyurdu.

İslâm askeri hayret edip, tevbe ve istiğfâr etmeğe başladılar. O sırada bir kişi ağlayarak Hazreti Ömer’in huzuruna geldi; “Yâ Emirel-mü’minin! Bu gece teheccüde kalktığım zaman karanlık olduğu için misvakımı arayıp bulamadım. Misvaksiz namaz kıldım. Sizin aradığınız hatâ benim bu hatâmdır,” dedi. Hazreti Ömer: “Tevbe ve istiğfâr etmeğe devam et,” buyurdu. Bir saat sonra kale fetholundu.

Hazreti Ömer halifelik müddetince kendinden evvel hiç kimsenin yapamadığını ve sonra da kimsenin yapamayacağı şekilde adalet üzere hareket etmiştir. Zamanında kurt koyuna zarar vermeğe cesaret edemezdi. Hazreti Ömer’in şehid olduğu gün, bir çoban koyunların yanında dururken bir kurt koyuna saldırdı. Çoban: “(Hemen feryâd ederek,) Vah Hazreti Ömer,” (dedi ve ağladı.) “İnnâ lillah ve innâ…” âyet-i kerîmesini okudu. Çobanlar ona: “Hazreti Ömer’in irtihâl ettiğini (vefatını) nereden bildin?” diye sordular. Çoban: “Hazreti Ömer’in zamanında kurt koyuna değil saldırmak, bakmağa bile cesaret edemezdi. Şimdi kurdun koyuna saldırdığını gördüm. Hazreti Ömer’in şehid olduğunu anladım,” dedi.

Hazreti Ömer öğle sıcağında soyunup, zekât olarak Beyt-ül-mala alınan develeri bağlardı. “Yâ Emire’l-mü’minin! Niçin siz zahmet çekiyorsunuz! Birine emir buyurun bağlasın,” dediler. Hazreti Ömer: “Bunlar, fakirlerin hakkıdır. Hak teâlâ beni bunlara bakmağa memur etti. İşlerini de kendim görmem iyi olur. Âhirette bunlar benden sorulacaktır.” buyurdu.

Bir genç, beş vakit namazı Hazreti Ömer ile kılardı. Hazreti Ömer her selâm verişinde, genci arkasında görürdü. Hazreti Ömer de bu genci sevmişti. Bir güzel kadın bu gence aşık olup, her zaman haber göndererek evine çağırtır, fakat genç râzı olmaz, yanına gitmezdi. Bu kadın, uzun müddet gencin arkasına düştüğü halde, kendisini gence sevdiremedi. Kadın, bir kocakarıya başvurdu. Kocakarı: “Seni bu gece o gençle bir araya getirirsem, bana ne ikramda bulunursun?” dedi. Kadın: “Bu işi yaparsan, sana çok şeyler vereceğim,” dedi. Kocakarı evinde otururken; genç yatsı namazını kılmış, evine dönüyordu. Yol üzerinde bulunan kocakarının evinin önünden geçerken, kocakarı: “Bana yardım edene, Hak teâlâ da yardım etsin,” diye feryâd etti. Genç bu feryadı duyunca, kocakarıdan feryadının sebebini sordu. Kocakarı: “Bir koyun kaçırdım, tutamıyorum, bana yardım et,” dedi. Genç bu söze inanıp evden içeri girdi. Gence aşık olan kadın, kapıyı kilitleyip gencin ayaklarına sarılarak yalvarmağa başladı: “Ne zamandan beri senin derdinle yanıyorum, bana hiç vefâ etmiyorsun. Sana ancak bu hileyi yaparak kavuştum.” diyerek genci kuvvetle tuttu. Genç, yine kadına iltifat etmedi, yüzüne bakmadı. Kadın genci çok övdüğü hâlde, genç yine kadının yüzüne bakmıyordu. Kadın; “Yâ bana yaklaş arzumu yerine getir veya feryâd eder bütün mahalle halkını buraya toplarım, rüsvây olursun,” dedi. Genç: Âhirette rüsvây olacağıma burada olurum, dedi. Genci hiçbir yolla aldatamıyan kadın, feryâd etmeğe başladı. Bütün mahalle halkı evin etrafına toplandılar.

Kadın: “Bu gece kapımı kilitleyip yatarken, bu adam gelip bana tecavüz etmek istedi. Onun için sizi çağırdım,” dedi.

Mahalle halkı içeri girip, genci dövdü, hattâ başını birkaç yerden yarıp, ellerini, bağlayarak, Hazreti Ömer’in huzuruna getirdiler. Hazreti Ömer, sabah namazını kıldıktan sonra, o genci görememişti. Acaba hasta mı oldu, yoksa başka bir şey mi oldu diye düşünürken birtakım insanların arasında genci gördü. Kadın da oraya gelmiş, feryadı ayyuka çıkıyordu. Genç, Hazreti Ömer’in heybetinden çok korkardı. Hazreti Ömer gadaba gelince vücudundaki kıllar dikilirdi. Fakat bu gadabı din için, İslâm gayreti içindi. Dünyâ işlerinde gadaplanmaz, mübârek kalbini dünyâya bağlamazdı. Varlık onun yanında yoklukla bir, hattâ yokluk daha kıymetli idi. Hazreti Ömer genci o halde görünce: “Yâ Rabbî! Bu gence hüsn-i zannım vardır. Resûlünün hürmeti için beni bu zannımdan döndürme!” diye duada bulundu. (Sonra genci yanına çağırdı) “Senin hakkında iyi düşünürüm. Bu çirkin işi senin yapacağını zannetmiyordum. Korkma, yakın gel, Hak teâlâ doğru kullarının yardımcısıdır,” buyurdu. Genç: “Bu kadın bana bir kaç yıldır âşık olmuştu. Çok kere haber gönderdiği halde râzı olmamıştım. Sonunda bir kocakarı hilesiyle beni evine çağırdı. Ondan sonraki hâdiseleri de birer birer anlattı. Hazreti Ömer: “O kocakarıyı görünce tanır mısın?” buyurdu. Genç: “Evet tanırım,” dedi. Şehirdeki bütün kocakarıların dışarı çıkmaları emredildi. Hepsi bir yerde gizlenen gencin önünden geçtiler. Genç, hile yapan kocakarıyı tanıdı.

Kocakarıyı Hazreti Ömer’in huzuruna götürdüler. Hazreti Ömer’in heybetine dayanamayıp, para için bu işi, yaptığını ikrar etti. Kocakarı söyleyince, âşık olan kadın ne yaptıklarını anlattı. Hazreti Ömer (Kalkıp, gencin ellerini çözüp, mendili ile başının kanını silip bağladı.) Allahü teâlâya hamd olsun ki, Resûl-i Ekrem’in “Ümmetimden, kardeşim Yûsuf aleyhisselâmın kendini Zeliha’dan sakladığı gibi, yabancı kadınlardan muhafaza eden sıddîklar çıkacaktır” hadîs-i şerîfi bizim zamanımızda bu gence nasib oldu.” buyurdu. Gencin sırtını okşayarak hayır dua etti.

Hazreti Ömer halife iken bir bayram gelmişti. Herkes çocuklarına yeni elbiseler alıyordu. Hazreti Ömer’in oğlunun elbisesi eski idi. Bayram günü çocuklar, eski elbiseli olan halifenin çocuğuyla alay etmeğe başladılar. Hazreti Ömer’in oğlu, ağlayarak babasının yanına geldi. Hazreti Ömer, oğluna şefkat edip acıyarak, Beyt-ül-mâlın eminini çağırdı. Oğlunun ağlama sebebini anlattıktan sonra, gelecek ayın maaşından bir miktar vermesini istedi. Beytül-mâl emini: “Yâ Emirel-mü’minin, yaşayacağınızı muhakkak biliyor musunuz ki, hak etmediğiniz paradan istiyorsunuz?” dedi. Hazreti Ömer; “Allahü teâlâdan başka kimse bilemez,” buyurdu. “O zaman Yâ Halife! Yaşayacağınızı bilmedikten sonra, ne almanız size yakışır, ne de bizim vermemiz makûl olur,” dedi.

Hazreti Ömer, söylediğine pişman olup, Beytül-mâl emininin sözünü beğendi, hayır dua buyurdu. Allahü teâlâ çocuğunun kalbine bir yolla teselli verip, her biri safâyı kalb ile gittiler.

Bir gece Hazreti Ömer Medine-i Münevvere’de geziyordu. Bir kadın: (Kızına evi içinde) “süte biraz su kat,” diyordu. Kız: “Emirül-mü’minin süte su katmayınız buyurmamış mıydı?” dedi. Kadın: “Emir burada yok,” dedi. Kız: “Hazreti Ömer burada yok ise, Rabbi bizi görür,” dedi. Hazreti Ömer o evi işaret etti. Evine gelip oğluna, “senin için bir kız buldum, onu sana alayım” buyurdu. Ertesi günü kadının evine gitti. Kızını oğluma ver, buyurdu. Kadın: “Bunu kalbimden dahi geçirmeğe cesaretim yoktu,” dedi. Hazreti Ömer; “Kızının bir sözü çok hoşuma gitti. Onun için geldim,” buyurdu. O kızı oğlu Âsım’a aldı. Âsım’ın kızından Abdülaziz oldu. Abdülaziz’in oğlu Ömer bin Abdülaziz halife oldu. Onun zamanında da kurd kuzu ile gezerdi.

Buyurdu ki: “Sâdık arkadaşlar bulun ve onların arasında yaşayın. Dürüst ve samimi arkadaşlar, darlıkta yardımcı, genişlikte süs ve zinetdirler. Dostunun sana düşen işini güzel bir şekilde gör ki, lüzumunda, sana daha güzeli ile karşılıkta bulunsun. Düşmanlarından uzaklaş, her dosta bel bağlama, ancak emin olanları seç. Emin olanlar, Allahü teâlâdan korkanlardır. Kötü insanlarla düşüp kalkma, onlardan kötülük öğrenirsin. Onlara sırrını verme ifşa ederler, işlerini Allah’dan korkanlara danış ve onlarla istişare et.”

“Allah’a itaat eden büyük zatların sözlerine dikkat edin. Çünkü onlara Allah tarafından gerçekler tecelli eder ve onu konuşurlar.”

“İyilik kolay bir şeydir. Güler yüz ve yumuşak söz bunu temin eder.”

“Şiddet göstermeksizin kuvvetli, zayıflık göstermeksizin yumuşak ol.”

“Çok gülenin heybeti azalır. Şaka yapan eğlenceye alınır. Bir şeyi çok yapan onunla tanınır. Çok konuşan çok yanılır, hataya düşer. Böyle kimsenin hayâsı azalır. Hayâsı azalan şüpheli şeylerden az kaçınır. Şüpheli şeylerden az kaçınanın kalbi ölür.”

“Hakkımda hangisinin daha hayırlı olduğunu bilemediğim için darlık (fakirlik) ve bolluk (zenginlik) günlerimin hiçbirine aldırış etmedim.”

Hazreti Ömer bir defasında Şam’a gitmişti. Orada giydiği eski elbiselerden dolayı söz edildiğini duyunca “Biz İslâmiyet ile izzet bulduk, izzeti, şerefi başka yerde aramayız.” buyurdu.

“Amellerin efdali farzları yapıp haramlardan kaçınmak ve Allah katında sâdık niyyetdir.”

“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin. Amelleriniz tartılmadan önce tartınız.”

Yolu bir mezbeleden geçse, orada durur ve: “İşte hırsla sarıldığımız dünyâ” derdi.

“Âhiret işlerinde zarar etmektense, dünyâya ait işlerde zarar ediniz. Böylesi sizin için daha hayırlıdır.”

Dul kadınlara, yetimlere sırtında un taşırdı. Bu halini gören biri: “Bırakın biz taşıyalım” deyince, Hazret-i Ömer; “Ya kıyâmet günü günahımı kim taşır” buyurdu.

“Alay, şaka ve mizah etmekten kaçınınız. Zira insanın şerefini kırar, vakarını azaltır.”

“Ahmakla arkadaşlık etmekten kaçın. Çünkü, ekseriya, sana iyilik yapayım derken zararı dokunur.”

“Tevbe edenlerle oturun, onların kalbleri yumuşak olur.”

“Tevazunun başı, bir müslüman ile yolda karşılaşırsan ilk önce selamı senin vermen, bir mecliste en geride oturmaya râzı olman ve şöhretten uzak durmandır.”

“Yemekten sonra misvak kullanmak iki hizmetçi kullanmaktan iyidir.”

“Mescidler yer yüzünde Allahü teâlânın evleridir. Mescidde namaz kılanlar Allahü teâlânın misafirleridir. Ev sahibine, ancak misafirlere hizmet düşer.”

“Ramazan ayı çok hayırlı ve mübârek bir aydır. Gündüz tutulan oruca, gece kılınan namaza bu ayda verilen sadakaya, Allahü teâlâ kat kat sevab verir.”

“İnsanların en cahili, ahiretini başkasının dünyâsı için satandır.”

“Allahü teâlâ başkasına acımayana acımaz, affetmeyeni affetmez, özür kabul etmeyenin özrünü kabul etmez.”

“Tevbe’den maksad günahı bilip yapmamaktır. Amel-i salihte bulunmaktan maksad, kendini beğenmemektir. Şükürden maksad, aczini itiraf edip kulluğu bilmektir.”

“İnsanın elbisesini temiz kullanması şerefi icabıdır.”

“Dinini bilmeyen tüccar pazarımızda satış yapmasın.”

“Mescidde oturan kimse, Allahü teâlânın huzurunda bulunuyor demektir.”

“Helâlin onda dokuzunu harama düşmek korkusu ile terk ederdik.”

“Bana ayıplarımı, kusurlarımı söyleyen kimse Allahü teâlânın merhametine kavuşsun.”

“İstiğfâr her derde devadır.”

“Tevbe edip de tevbesi kabul olunanlarla beraber bulunun… Zira onlarla beraber bulunmak kalbi daha fazla yumuşatır.”

“Allah’ım, bana senin yolunda şehid olmayı nasib et. Peygamberinin şehrinde ölmeyi kısmet et.”

 Kaynaklar
1) Tefsîr-i Taberî; cild-10, sh. 160
2) Tefsîr-i Kurtûbî; cild-8, sh. 170
3) Târîh-ul-hulefâ; sh. 101
4) Savaik-ül-muhrika; sh. 89
5) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; cild-3, sh. 266
6) El-İsâbe; cild-2, sh. 518
8) El-İstiâb; cild-2, sh. 58
9) Üsûd-ul-gâbe; cild-4, sh. 58
10) İzâlet-ül-hafâ; cild-1, sh. 579
11) Müsned-i Ahmed bin Hanbel; cild-1, sh. 2
12) Tabakât-ül-huffâz sh. 3
13) Hulâsat-ü tehzîb-il kemâl; sh. 239
14) Tabakât-ı Şirâzî; sh. 38
15) El-İber; cild-1, sh. 27
16) En-Nûcûm-uz-zâhire; cild-1, sh. 78
17) Târîh-ul-Ümem-i ve’l-mülûk; cild-3, sh. 192
18) İbn-i Hişâm; cild-1, sh. 364
19) El-Kâmil fi’t-târih; cild-2, sh. 208, 139
20) Kitab-ul-harâc; sh. 73
21) Kitâb-ul emvâl; sh. 77
22) İbn-i Âbidîn; cild-3, sh. 354, cild-2, sh. 49
23) El-Evâil; sh. 78/b
24) Kitab-ul-harâç (Yahya bin Âdem); sh. 169
25) Sahîh-i Buhârî; cild-4, sh. 242
26) Müslim, fedâil-us-Sahâbe
27) Sünen-i Tirmizî; cild-2, sh. 182
28) Târîh-ul-hamîs; cild-1, sh. 333
29) İnsân-ul-uyûn; cild-1, sh. 329
30) El-A’lâm; cild-5, sh. 45
31) Hilyet-ül-evliyâ; cild-1, sh. 38
32) Bedâi-us-Sanâi; cild-7, sh. 9
33) Miftâh-u Kunuz-üs-sûnre, Hazreti Ömer maddesi34) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye; sh. 1056
35) Eshâb-ı Kirâm; sh. 383
36) Herkese Lâzım Olan İmân; sh. 1

Hazreti Osman-ı Zinnûreyn “radıyallahü anh”

Eshâb-ı Kirâm’ın en büyüklerinden ve Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” damadı, üçüncü halifesi. 577 senesinde Mekke’de doğdu. Babası Affan olup, Kureyş kabilesinin Benî Ümeyye kolundandı. Hazreti Osman’ın soyu, Abd-i Menaf’ta Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” temiz nesebi ile birleşir. Dünyada iken Cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Hazreti Rukıyye’den Abdullah isminde bir oğlu olmuş ve bu sebeble Ebû Abdullah künyesi ile de tanınmıştır.

Hazreti Osman, ilk müslüman olanların beşincisidir. Müslüman olmadan önce ticâret ile uğraşırdı. Zengin bir tüccar olup, mükemmel ve zarif bir cemiyet insanı idi. Kabilesi arasında geniş bir çevresi ve büyük itibarı vardı. İslâmiyet gelmeden önce Hazreti Ebû Bekir ile yakın arkadaş ve dost idi. Ona karşı içten bir sevgi duyar, iş hususunda da görüşüp konuşurlardı. O da Hazreti Ebû Bekir gibi cahiliyet devrinin kötülüklerinden uzak durmuştur. Hazreti Ebû Bekir müslüman olduktan sonra, Hazreti Osman da onun teşviki ile müslüman oldu. Müslüman oluşunu kendisi şöyle anlatır.

“Benim kâhin bir teyzem vardı. Bir gün onun evine varmıştım. Bana dedi ki: “Sana bir hatun nasib olacak ki, ne sen ondan önce bir hatun görmüş olursun, ne de o, senden önce bir erkek görmüş olur. Güzel yüzlü ve zahide bir hatun olup, bir büyük Peygamber kızı olsa gerektir.” Ben teyzemin bu sözüne hayret ettim. Yine bana dedi ki: “Bir peygamber geldi. Ona gökten vahy nazil oldu.” Ben dedim ki: “Ey teyzem, böyle bir sır, şehirde hiç duyulmadı. O halde bu sözü açık söyle.” O zaman teyzem dedi ki: “Muhammed bin Abdullah’a peygamberlik geldi. Halkı dine davet eder. Çok zaman geçmez ki, Onun dîni ile âlem nûrlanır. Ona karşı gelenin başı kesilir.”

Teyzemin bu sözleri, bana çok tesir etti. Endişeye düştüm. Ebû Bekir “radıyallahü anh” ile, aramızda büyük bir dostluk vardı. Birbirimizden hiç ayrılmazdık. Bu meseleyi görüşmek üzere, iki gün sonra hemen Ebû Bekir “radıyallahü anh” in yanına gittim, teyzemin söylediklerini Ona söyledim. Ebû Bekir “radıyallahü anh” bana dedi ki: “Ya Osman! Sen akıllı bir kimsesin. Hiç görmez ve işitmez ve bir şeye fayda ve zarar vermez olan bir kaç taş ilâhlığa nasıl lâyık olur?” Ben, “Doğru söylüyorsun, teyzemin sözü gerçektir” dedim.

Hazreti Ebû Bekir, Osman’a “radıyallahü anh” İslâmiyeti anlattıktan sonra Onu Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzuruna götürdü. Peygamberimiz, Hazreti Osman’a şöyle buyurdu:

“Yâ Osman. Hak teâlâ seni Cennet’e misafirliğe davet eder. Sen de icâbet eyle! (Kabul et) Ben bütün insanlara hidayet rehberi olarak gönderildim.” Hazreti Osman Resûlullah’ın yüksek halleri ve güler yüzle söylediği sözler karşısında kendinden geçip, büyük bir şevk ve teslimiyetle “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh.” deyip müslüman oldu. Sonra da daha önce Şam’a gittiği sırada gördüğü bir rüyayı şöyle anlattı: “Yâ Resûlallah. Biz Muan ile Zerka denilen yer arasında idik, bir ara orda uyumuşduk. O sırada “Ey uyuyanlar. Uyanın. Ahmed “sallallahü aleyhi ve sellem” Mekke’de zuhur etti.” diye nida eden bir ses işittik. Mekke’ye gelince de sizin Peygamber olarak gönderildiğinizi öğrendik.”

Teyzem, müslüman olduğumu duyunca çok sevinip aşağıdaki şiiri okuyarak yanıma geldi.

Sözlerim sebebiyle, Hak teâlâ Osman’a
Doğru yolu gösterdi, hidâyet verdi ona.
Kendi fikrini bırak, uy Resûlün fikrine,
Her sözü doğru olan, Allah’ın Resûlüne.
Hak dîni ile gönderilen, iki kızını nikâhladı ona,
Ufukda mecz olan ayla güneş gibi oldu. 

Hazreti Osman müslüman olduktan sonra, diğer müslümanlar gibi o da çeşitli işkencelere uğradı. Bilhassa amcası tarafından çok işkence yapıldı. Müslüman olduğu için amcası, onu ip ile belinden ağaca bağlayıp, yoruluncaya kadar kırbaç ile döverdi. O bütün işkencelere sabreder hep kelime-i şehâdet okurdu. Müslüman olduktan sonra, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” kızı Rukıyye ile evlendi. Peygamberimizin kızları Rukıyye ve Ümmü Gülsüm daha önce Ebû Leheb’in oğulları Utbe ve Uteybe ile nişanlanmışlardı. Peygamberimiz, insanları müslüman olmaya davete başlayınca, Ebû Leheb düşmanlık etmeye başladı. Oğulları da düşmanlık edip, Resûlullah’ın kızlarını almaktan vazgeçtiler. Böylece Resûlullahı “sallallahü aleyhi ve sellem” sıkıntıya düşürmek istediler. Bunun üzerine vahiy gelerek Rukıyye Hazreti Osman’a nikâh edildi. Rukıyye, Bedr Savaşı’ndan sonra vefat edince, Peygamberimizin diğer kızı Ümmü Gülsüm de Hazreti Osman’a nikâh edildi. Bu bakımdan Ona Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” iki kızıyla evlenme nimetine kavuşmuş olduğu için iki nûr sahibi manasına “Zinnûreyn” denilmiştir.

Hazreti Osman müslüman olunca, müşrikler tarafından yapılan işkencelere uzun zaman tahammül edip, Habeşistan’a hicret etmeye izin verilince, hanımı Rukıyye (radıyallahü anha)ile Habeşistan’a hicret etti. Böylece Habeşistan’a ilk hicret eden Müslümanlardan biri de Hazreti Osman’dır. Ayrıca Hud aleyhisselâmdan sonra ailesi ile birlikte ilk hicret edenlerden oldu. Bir müddet sonra Mekke’ye dönüp, ikinci olarak tekrar Habeşistan’a hicret etti. Bu ikinci hicretten sonra Mekke’ye dönüp, son olarak Medine’ye hicret etti. Böylece dîni uğruna üç kere hicret etti.

Medine’ye hicret ettiği ilk günlerde şehirde su sıkıntısı çekiliyordu. Rume kuyusundan başka içecek su yoktu. Bu kuyu ise bir Yahudiye ait olup suyunu satardı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”: “Rume kuyusunu, kim satın alır, kendi kovasını müslümanların kovası ile beraber tutarsa, Cennet’teki kovası bundan hayırlı olur.” buyurdular. Hazreti Osman kuyuya varıp, Yahudi ile pazarlık etti. Yahudi kuyunun hepsini satmadı. Hazreti Osman da, nöbetleşe bir gün kendisinin, bir gün Yahudinin olmak üzere yarısını satın aldı. Hazreti Osman kendi nöbet gününde kuyuyu müslümanlara serbest bırakılardı. Yahudi, nöbetinde suyu para ile satardı. Müslümanlar Hazreti Osman’ın nöbetinde iki günlük sularını alır, Yahudinin nöbetinde kuyunun yanına uğramazdı. Yahudinin işi böylece bozuldu. Sonra: “Yâ Osman, işimi bozdun” deyince Hazreti Osman kuyunun diğer yarısını da aldı. (ilk yarısını onikibin dirheme almıştı, ikinci yarısını sekizbin dirheme aldı. Hepsini sebil etti.)

Hazreti Osman Bedir Savaşı hariç bütün savaşlarda bulundu. Hudeybiye andlaşmasında Mekke’ye elçi olarak gönderildi. Tebük Seferi’nde onbin kişilik İslâm ordusunun, bütün ihtiyaçlarını karşılayıp donattı. Ayrıca bin altın da para yardımında bulundu. Bütün malını İslâmiyetin yayılması, insanların kurtulması, se’âdete kavuşması için Allah yolunda harcadı.

Bedir Savaşı yapıldığı sırada, Peygamberimizin kızı olan, hanımı Hazreti Rukıyye’nin ağır hasta olması sebebiyle, Bedir Savaşı’na katılmasına izin verilmedi. Zafer haberi geldiği gün hazret-i Rukıyye vefat etti. Hazreti Osman’ın Hazreti Rukıyyeden, Abdullah adında bir oğlu olup, hicretin dördüncü yılında altı yaşında vefat etti. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, kızı Rukıyye’nin vefatından sonra diğer kızı Ümmü Gülsüm’ü Hazreti Osman ile evlendirdi. Hicretin dokuzuncu yılında Ümmü Gülsüm de vefat edince Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”: “Ya Osman bir kızım daha olsaydı, onu da sana verirdim” buyurdu.

Hazreti Osman, Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” vahiy katiplerinden idi. Güzel yazar, güzel konuşur ve çok kuvvetli bir hatîb idi. Daima Kur’ân-ı kerîm okur, ondan çeşitli meseleler çıkarırdı. Kur’ân-ı kerîmi hıfzı (ezberi) çok kuvvetli idi. Namazda bir rek’atte bütün Kur’ân-ı kerîmi okuyan dört kişiden biri de Hazreti Osman’dır. Çok okuduğu için iki mushaf elinde eskimiştir.

İslâmiyet yayılmaya başlayınca, her taraftan müslümanlar çoğalıp Medine’ye geliyordu. Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” mescidi dar gelmeye başlamıştı. Bunun üzerine Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” “Bizim mescidimizi bir zra’ olsun genişleten Cennet’e gider” buyurdu. Hazreti Osman, “Yâ Resûlallah, malım mülküm sana fedâ olsun. Mescidi genişletme işini üzerime alıyorum” dedi. Mescidi kırk zra’ (20 metre) genişletti ve bütün masraflarını karşıladı. Bunun üzerine “Allah’ın mescidlerini ancak, Allah’a, âhiret gününe inanan, namaz kılan, zekât veren ve yalnız Allah’dan korkan kimseler tamir eder. İşte hidâyet üzere bulunanlardan oldukları umulanlar bunlardır.” meâlindeki Tevbe sûresi onsekizinci âyeti nazil oldu. Ekseriyetle Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” yanından ayrılmazdı. Vedâ Haccı’nda da Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile beraber bulundu. Peygamberimizin vefatından sonra Hazreti Ebû Bekir’in kendisinden sonra Hazreti Ömer’in hâlife olmasını bildirdiği ahidname, Hazreti Osman tarafından yazılıp hazırlandı. Hazreti Ömer’in halifeliği sırasında seçtiği altı kişilik hususi şûra azalarından biri de Hazreti Osman idi. Bu şûra Hazreti Ömer’in şehid edilmesinden sonra Hazreti Osman’ı halife seçti. Eshâb-ı Kirâm ona biat ettiler. Böylece hicretin 24. yılında (m. 644) senesinde Muharrem ayının birinci günü hilafet makamına geldi.

12 sene hilâfet makamında kalan Hazreti Osman, cesur idi. Hiçbir felâket karşısında sarsılmamıştır. Bunun için halifeliği de başarılı geçmiştir. Bilhassa halifeliğinin ilk yılları, İslâm tarihinde altın bir devir teşkil eden Ebû Bekir ve Ömer “radıyallahü anh” devirlerinin bir devamıydı. Devrinde bir çok fetihler yapılmıştır. Horasan, Hindistan, Maverâünnehir, Kafkasya, Kıbrıs Adası ve kuzey Afrika’nın bir çok yerleri, Onun devrinde İslâm topraklarına katılmıştır.

Yine onun halifeliği sırasında Şam’da valilik yapan Hazreti Muâviye komutasındaki ordu Kıbrıs Adası’nı alarak Akdeniz’de önemli bir mevki elde etti.

Hazreti Osman herkese lâyık olduğu vazifeyi verirdi. Onun tayin ettiği valileri, emirleri, onu sevmekte ve emirlerini yapmakta, askerlikte ve memleketleri fethetmekte, çalışkanlıkta en seçme kimselerdi. Onun zamanında İslâm memleketleri batıda İspanya’ya kadar, doğuda Kâbil ve Belh’e kadar genişletildi. İslâm orduları denizde ve karada büyük zaferlere ulaştı.

Hazreti Osman, Hicaz’daki ve Irak’daki bakımsız yerleri, güvendiği kimselere ve yakınlarına verir, ziraat aletleri de temin ederek çalıştırır, millete çok toprak kazandırarak ziraatı geliştirip, bağlar, meyve bahçeleri yetiştirdi. Kuyular kazdırıp, kanallar açtırdı. Arabistan’ın kuru toprakları onun zamanında en bereketli yerler gibi olmuştu. Emniyet ve huzur da böylece kendiliğinden meydana gelmişti. Hanlar, misafirhaneler yapılmıştı. Ticâret ve nakliyatta kolaylık da, bunlara bağlı olarak gelişmişti. Mal, servet artıp iş hayatı canlandı. Onun zamanında Medine’de tarla sürmeyen, bağ yetiştirmeyen kimse kalmadı. Bu bereketi ve huzuru gören Eshâb-ı Kirâm, Hazreti Osman’ı çok takdir ettiler. Hazreti Osman’ın hizmetlerinden biri de Hazreti Ebû Bekir’in bir araya toplattığı Kur’ân-ı kerîm nüshasından, altı nüsha daha yazdırıp, büyük İslâm merkezlerine göndermesidir. Bu bakımdan Ona Nâşir-ül-Kur’ân (Kur’ânın yayıcısı) denilmiştir. Ömer’in “radıyallahü anh” hilâfeti zamanı olan on sene ile Osman’ın “radıyallahü anh” oniki senesinden ilk altısı, refah ve rahatlıkla geçerek, İslâm memleketlerinin hepsinde dînî hükümler uygulandı ve İslâm dünyâsı çok genişledi. Hatta, bütün Arabistan ve Afrika’nın büyük bir kısmı, İslâm memleketinin bir parçası olmuş, Trablusgarb, Fizan, Bingazi, Tunus, Cezayir, Fas, Merakeş, Dimyat, Zeyyad, Aden, San’â, Asir, Bahreyn, Hadremut, Katif, Necd, bütün Irak, Hindistan ve Sind, Çin, Semerkand, Hayve, Buhara ve Türkistan, İran, Kafkasya İslâmın idaresi altına girerek, İslâm sancağı, İstanbul surlarının önüne kadar götürülmüştü. Fethedilen memleketlerin ahalisi de seve seve müslüman olmakla şereflendiklerinden İslâm nüfusu pek artmış, milyonları aşmıştı. Bu kadar genişlik ve çokluk sebebiyle fikirlerde ayrılık çoğalmış, düşünüş tarzları, idrâk şekilleri arasında ayrılık baş göstermişti. Müslüman şekline giren münafıkların körüklemesi ile halifeye karşı çıkan isyan yüzünden, Osman “radıyallahü anh”’ın hilâfetinin son altı senesi karışık ve gürültülü geçti. Yahudiler ve diğer İslâm düşmanları, çeşitli ihtilaflar çıkararak, fitne ve fesadı yaymak teşebbüsüne geçtiler. Fitnenin ve fesadın en büyük kaynağı Mısır’da idi. Buradaki fitne hareketini; Yemenli bir Yahudi olan Abdullah ibni Sebe adındaki bir münafık yapıyordu. Her tarafa yerleştirdiği adamları ile temas halinde olup, fitnenin yayılması için her yola başvuruyordu. İslâmiyeti içerden yıkmak için faaliyete geçen Abdullah ibni Sebe, önce Basra ve Kûfe’de gizli teşkilât kurdu. Daha sonra Medine’ye gelip, orada bir takım fitne ve karıştırıcılık faaliyeti göstermek istedi ise de, tutunamayıp, Mısır’a kaçtı. Mısır’da yıkıcı faaliyetlerini devam ettirmek üzere, kendisi gibi fitneci kimseleri etrafına topladı ve faaliyete geçti. Burada fitnenin ilk tohumlarını atıp, sebeiyye fırkasını ortaya çıkardı. Kurduğu gizli teşkilâtla, cahil ve başı boş Mısır kıbtilerini aldatarak bir çapulcu alayı topladı. Âsîlerden onüçbin kişi, Medine-i Münevvere şehrini sarmağa kâdar ileri gidip, halifeye, hilâfetden çekilmesini teklif etmişlerdir. Osman “radıyallahü anh” ise, “Server-i âlemin “sallallahü aleyhi ve sellem” bana giydirdiği elbiseyi, elimle çıkarmam” buyurdu. Sahâbe-i kirâmın ve Tabi’în-i kirâmın hepisinin ictihâdları da böyle idi. Fakat, âsiler ikna edilemedi. Hicretin otuzbeşinci senesinde Medine’ye gelerek, Hazreti Osman’ın evini kuşattılar. Muhasara, kırk gün devam etti. Hazreti Hasan ve Hüseyin ile Talha “radıyallahü anh” halifenin kapısında nöbet tuttular. Eshâb-ı Kirâm’ın büyüklerinden Abdullah bin Selam hazretleri buyuruyor ki: “Muhasarada bulunan Hazreti Osman’ı ziyâret etmek üzere yanına gittim. Selâm verdim. Hazreti Osman selâmımı aldı. Oturdum, az sonra Hazreti Osman. “Kardeşim bu gece rüyamda şu pencereden Resûl-i Ekrem’i gördüm bana “Osman seni muhasara ettiler öyle mi?” diye sordu. Ben de “Evet Yâ Resûlallah” dedim. Resûl-i Ekrem “Seni susuz bıraktılar, öylemi?” diye tekrar sordular. Ben de “Evet Yâ Resûlallah” dedim. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem bana bir bardak su verdi ve ben de o suyu içtim. Hatta soğukluğunu göğüsümde duyarcasına kandım. Sonra Resûl-i Ekrem bana; “İstersen seni onlara galip getirelim, istersen iftarı bizim yanımızda yap” buyurdu. Ben de Resûl-i Ekrem’in yanında iftarı tercih ettim” dedi.

Hazenü’l-Kuşeyri diyor ki: Abdullah bin Selâm, Hazreti Osman’ın evinden ayrıldıktan sonra Osman “radıyallahü anh” evini saran adamların karşısına çıktı ve onlara; “Sizi benim üzerime teşvik ve tahrik eden o iki kişiyi getirin göreyim” dedi. Kızıl deve veya eşek gibi iki adam Osman’ın “radıyallahü anh” karşısına çıktı. Hazreti Osman: “Size Allah ve Resûlüne yemin verdirerek soruyorum. Resûl-i Ekrem Medine’ye geldiği vakit, Rûme kuyusundan başka içilecek tatlı su bulunmadığı için; “Rûme kuyusunu kim satın alır, kendi kovasını müslümanların kovası ile beraber tutarsa, Cennet’teki kovası bundan hayırlı olur.” buyurduğu vakit, bol para verip onu satın alan ve millete vakfeden ben değil miyim? Şimdi siz ondan, hatta bir bardak acı sudan olsun beni men’ ediyorsunuz” dedi. Onlar; “Evet doğrudur” dediler. Sonra yine Hazreti Osman: “Allah ve İslâmiyet hakkı için size soruyorum: Darda olan İslâm ordusunu tamamiyle kendi servetimden techiz etmedim mi?” diye sordu. Onlar; “Evet doğrudur.” dediler. Hazreti Osman: “Allah ve İslâmiyet adına size yemin verdiriyorum, mescid müslümanlara dar geldiği vakit, Resûl-i Ekrem: “Cennet’te daha hayırlısını almak üzere falancanın arsasını kim alıp mescide ilâve eder?” buyurduğu vakit onu satın alıp mescide katan ben değil miyim? Böyle iken, şimdi siz benim mescidde namaz kılmama mâni oluyorsunuz” dedi. Onlar: “Evet, doğrudur” dediler. Hazreti Osman: “Allah ve İslâmiyet adına yemin verdirerek soruyorum: Resûl-i Ekrem, Ebû Bekir, Ömer ve benimle Şebir Dağı’nda otururken, dağ sallanıp taşı yuvarlandığı ve Resûl-i Ekrem taşı ayağıyla itip: “Ey Şebir Dağı dur. Zira senin üzerinde bir peygamber, bir sıddîk ve iki şehidden başka kimse yoktur.” buyurmadı mı? dedi. Onlar: “Vallahi doğru söylüyorsun” dediler. Bunun üzerine Hazreti Osman; “Allahü Ekber” diye tekbir aldıktan sonra: “Kâ’be’nin Rabbi hakkı için şahid olun ki, ben şehidim” dedi. Daha sonra âsiler, komşu duvarından aşarak içeriye girdiler. Osman “radıyallahü anh” oruçlu olup, Kur’ân-ı kerîm okuyordu. Âsiler Hazreti Osman’ın üzerine saldırıp şehid ettiler. Bu arada, hanımı Naile “radıyallahü anha”’nın da parmakları kesildi. Abdullah bin Selâm, Hazreti Osman’ın şehid edildiği esnada yanında bulunanlara; “Hazreti Osman son olarak o esnada ne dedi?” diye sordu. Dediler ki: Hazreti Osman “Yâ Rabbi Ümmet-i Muhammed arasındaki tefrikayı kaldır ve kendilerini birleştir” diye üç kere dua etti. Abdullah bin Selâm diyor ki: “Hazreti Osman o şekilde dua etmeseydi, kıyâmete kadar müslümanlar bir araya gelemezdi.” Asiler, Osman’ın “radıyallahü anh” evini soydular. Devlet hazînesi olan beyt-ül-mâlı da yağma ettiler. Medine-i Münevvere’yi kana buladılar. Halifenin cenazesi üç gün defnedilmedi. Nihayet Zübeyr bin Avvâm “radıyallahü anh” ve onyedi kişi cenaze namazını kıldıktan sonra, Baki mezarlığına defnettiler. Hazreti Osman şehid olduğu zaman 82 yaşında bulunuyorlardı.

Hazreti Osman’ın şehid edilme haberi, İslâm ülkesinde geniş üzüntüler uyandırdı. Her tarafta büyük bir huzursuzluk ve hüzün başladı. İslâm düşmanları fitneyi çıkarmışlar, kinlerini kusmuşlardı. Hazreti Osman’ın şehid edildiği zamana kadar tam bir birlik içinde olan müslümanlar arasında bazı kimseler ayrılarak harici ve sebeiyye gibi fırkalara bölündüler. Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” bildirdiği ve Eshâb-ı Kirâm’ın tabi olduğu doğru yoldan ayrılmayan müslümanlar ise, fitneyi yok etmek için büyük gayretler gösterdiler. Doğru yoldan asla sapmadılar.

Hazreti Osman daimâ adaletli davrandı. Müslümanların rahatı için büyük titizlik gösterdi. Fitne hareketine birtakım ithamlarla başlayan âsilerin her türlü bozuk iddialarına, ikna edici cevaplar verip, delillerini gösterdi. Fakat âsilerin maksadı karışıklık çıkarmak ve fitne yaymak olduğundan Hicret’in 35’nci yılında Hazreti Osman’ı şehid ettiler. Osman “radıyallahü anh” şehid olunca, bütün müslümanlar Hazreti Ali’yi halife seçtiler. Hadîs-i şerîflerde Hazreti Osman hakkında buyuruldu ki: “Her peygamberin Cennet’te bir arkadaşı vardır. Benim arkadaşım da Osman’dır.”

Resûlullah kızı Rukıyye’yi Osman’a verdikten bir zaman sonra kızına; “Osman bin Affanı nasıl buldun” dedi. Hayırlı, iyi gördüm, dedi. “Ey canım kızım, Osman’a çok saygı göster. Çünkü, Eshâbım arasında, ahlâkı bana en çok benzeyen o’dur.” buyurdu.

Hazreti Âişe buyuruyor ki: Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” evinde mübârek baldırları, yani topuğu ile dizi arası açık yatıyordu. Hazreti Ebû Bekir kapıya gelip izin istedi. Habîb-i ekrem izin verdiler. hâllerini değiştirmediler. Sonra Hazreti Ömer gelip izin istedi. Ona da izin verdiler ve mübârek baldırları açık olarak yattıkları vaziyette sohbet ediyorlardı. Hazreti Osman gelip izin isteyince, Resûl-i Ekrem oturdu ve örtündü. Hepsi gittikten sonra Server-i âleme sordum: Babam Ebû Bekir “radıyallahü anh” içeri girdi, hiç hareket etmediniz. Hazreti Ömer içeri girince yine aynı vaziyette durdunuz. Hazreti Osman içeri girince doğrulup oturdunuz ve elbisenizi düzelttiniz. Bunun hikmeti nedir? Cevabında: “Meleklerin hayâ ettiği bir kimseden ben hayâ etmez meyim?” buyurdular. Bir rivâyette ise Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” “Osman çok hayâ sahibi bir kimsedir. Eğer o hâlde izin verseydim içeri girip söyleyeceğini anlatmazdı.” buyurmuştur.

Birgün Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” yakında meydana gelecek fitneleri zikir ediyordu. O sırada kendini örtmüş bir kişi geçiyordu. Server-i âlem: “O fitne günü bu şahıs hidâyet üzere olacaktır.” buyurdular: Kalkıp o şahsa baktım. Osman bin Affan “radıyallahü anh” idi. Rivâyet eden diyor ki: “O şahsı Resûl-i Ekrem’e göstererek; “Yâ Resûlallah. Bu mudur?” dedim. “Evet” buyurdular. Yine aynı hususta hasen hadîs olarak Âişe-i Sıddîka’dan (radıyallahü anha)rivâyet edilen hadîs-i şerifte; “Yâ Osman! Allah sana (hilâfet denen) bir gömlek giydirecek. Eğer münafıklar onu soymak isterlerse, bana kavuşasıya kadar sakın onu çıkarma” buyurulmuştur. Bu hadîs-i şerîf sebebiyle Hazreti Osman muhasara edildiği zaman kendisi halifelikten çekilmemiştir.

Yine hasen hadîs olarak İbni Ömer “radıyallahü anh” rivâyeti ile Resûl-i Ekrem: Hazreti Osman zamanında çıkacak fitneyi zikrettikten sonra Hazreti Osman’ı işaret ederek “O fitnede bu, mazlum olarak katledilir.” buyurmuştur.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” hadîs-i şerîfde: “Bütün peygamberler, hayatlarında bir kimse ile iftihar etmiştir. Ben de Osman bin Affan ile iftihar ederim.” Yine buyurdu: “Bütün melekler benim ile iftihar ederler. Ben de Osman bin Affan ile öğünürüm.” Resûlullah, Hazreti Osman’a buğz eden bir kimsenin cenaze namazını kılmamıştır.

Eshâb-ı Kirâm’dan Cabir “radıyallahü anh” anlatır. Biz Muhacirlerden bir cemaat Resûlullahın huzurunda idik. Aramızda Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebî Vakkas “radıyallahü anh” da vardı. Habîb-i Ekrem: “Herkes dostunun yanına varsın.” buyurdu. Herkes sevdiğinin yanına gitti. Resûl-i Ekrem de Hazreti Osman’ı yanına aldı. “Sen dünyâda ve âhırette benim sevdiğimsin” buyurdu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir hadîs-i şerîfte: “Ben Allahü teâlânın huzurunda, Hazreti Osman’ın düşmanlarının hasmıyım, onlara karşıyım.” buyurdu. Yine buyurdu ki: “Biz Osman bin Affanı, Allahü teâlânın halîli ve kerîm olan babamız İbrâhim aleyhisselâma benzetiyoruz.” Abdullah bin Ömer’in bildirdiği hadîs-i şerîfte “Osman ümmetimin en hayırlısı ve en çok ikram edenidir.” buyuruldu.

İbni Mes’ûd “radıyallahü anh” rivâyet ediyor. Bir gazâda Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile beraberdim. Yiyecek bitti. Askeri üzüntü, sıkıntı kapladı. Resûl-i Ekrem bu hâle vakıf oldu. “Allahü teâlâ size, güneş batmadan rızık gönderecektir.” buyurdu. Hazreti Osman bu sözünü işitince: “Resûl-i Ekrem’in her sözünün muhakkak; doğru olması lazımdır.” diye düşünüp yiyecek bulmağa çalıştı. Bir yerde ondört deve yükü yiyecek buldu. Fazla fiat ile alıp dokuz yükünü güneş batmadan Habîb-i Ekrem’in huzuruna getirdi: “Yâ Osman! Bunlar nedir?” diye sordular. “Osman’dan Allah’ın Resûlüne hediyedir” dedi.

Seyyid-i Kâinatın “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdukları, gecikmeden yerine gelince mü’minler sevindiler, münafıklar mahzun oldular. Server-i âlem hazretleri mübârek ellerini açıp: “Yâ Rabbî! Osman’a çok ecir ver” diyerek hayır dua buyurdular.

Abdullah bin Abbas, Resûlullahın: “Yâ Rabbî! Osman’ı kıyâmet gününün sıkıntılarından kurtar, ona rahatlık ver. O bizim birçok sıkıntımızı gidermiştir.” buyurduğunu bildirmiştir. Bir hadîs-i şerîfde de; “Osman’ın şefaati sayesinde, Cehennem’i hak etmiş yetmişbin kişi, hesabsız Cennet’e girecektir.”

Hazreti Osman’ın menkıbelerinden bazıları şöyledir:

Birgün Osman bin Affan “radıyallahü anh” Resûlullah’ı “sallallahü aleyhi ve sellem” evine davet etti. Resûlullah: “Yalnız beni mi davet ediyorsun? buyurdular. Hazreti Osman: “Eshâb-ı Kirâm da gelsinler Yâ Resûlallah” dedi. Bilâl-i Habeşî’yi “radıyallahü anh” bütün Eshâb-ı Kirâm’a, Hazreti Osman’ın davetine gelmeleri için haber vermekle vazifelendirdi. Kendileri Hazreti Ali ile Hazreti Osman’ın evine doğru yola çıktılar. Hazreti Osman, Peygamberimizin mübârek adımlarını sayıyordu. Peygamberimiz farkına varıp, sebebini sordu. “Yâ Resûlallah! Her adımınıza bir köle azâd olsun” dedi. Davetten sonra bütün kölelerini azâd etti.

Halifeliği sırasında adalet ile davranmaya çok dikkat ederdi. Birgün bir gencin kulağını çekti. Gencin kulağı acıyıp şöyle dedi: “Efendim, herkesin birbirinden hakkını alacağı kıyâmet gününü düşününüz.” Bu söz Hazreti Osman’a çok tesir etti. “Ey genç sen de, benim kulağımı çek ödeşelim.” buyurdu. Genç, Hazreti Osman’ın kulağını çekti. Hazreti Osman: “Biraz daha çek” deyince genç: “Siz kıyâmet gününü düşünerek korktunuz. Bende o günkü hesaptan korkuyorum.” dedi.

Osman “radıyallahü anh” cömert, hayâ sahibi idi. Gecenin bir kısmında uyur, sonra ibadete kalkardı. Gündüzleri de orucla geçirirdi. Hak teâlâ Zümer sûresinin dokuzuncu âyet-i kerîmesini Hazreti Osman veya Ebû Bekir veya Ömer veya devamlı ita’at eden her mü’min için indirmiştir. Bu âyet-i kerîmede:

“Yoksa, o, ahiret (azabın)’dan korkarak, Rabbinin rahmetini umarak gecenin saatlerinde secdeye kapanır, kıyamda durur bir halde taat ve ibadet eden kimse (gibi) midir? De ki: Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak temiz akıl sahibleridir ki (bunlar) hakkıyla düşünür.” buyurulmuştur. Müfessirlerin çoğu bu âyet-i kerîmenin Hazreti Osman hakkında indirildiğini bildirmişlerdir.

Muhtaç olanlara bol bol yemek yedirir, kendisi de evde sirke ile zeytinyağı yerdi. Halîfe iken, deveye binince kölesini de arkaya alır, böyle yaptığı için çekinmez sıkılmazdı. Kabristana uğradığı zaman oturur, ağlardı. Öyle ki sakalı ıslanırdı.

Hazreti Osman bir defasında Resûlullahın evinde hiç yiyecek kalmadığını işitmişti. Hemen bir semiz koyun, bir miktar bal ve bir çuval un alıp, Hazreti Âişe’nin evine götürdü. Hazreti Âişe’ye şöyle dedi: “Ey mü’minlerin annesi, Resûl-i Ekrem’in bunu, diğer hanımları arasında paylaştıracağını zannediyorum. Hiç paylaştırmasın çünkü ben onlara da bunların aynısını gönderdim.” dedi. Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” eve gelip durumu öğrenince “Yâ Rabbî! Osman’ın geçmiş gelecek, gizli, aşikâr bütün günahlarını affet” diyerek dua etti.

Allahü teâlâ, Peygamberlere (aleyhimüsselâm) verdiği faziletler ve güzel menakıbdan bazılarını Hazreti Osman’a da vermiştir.

Birincisi: Şehid olmaktır. Allahü teâlâ, peygamberlerinden Zekeriyya ve Yahya’ya “aleyhisselâm”vermiştir.

İkincisi: Zühd ve Hicrettir. Hak teâlâ, peygamberi İsâ bin Meryem’e “aleyhisselâm”vermiştir.

Üçüncüsü: Cömertliktir. Hak teâlâ bu fazileti peygamberi İbrâhim’e “aleyhisselâm”vermiştir.

Dördüncüsü: İhtiyarlıktır. Hak teâlâ ihtiyarlığı peygamberi Nuh “aleyhisselâm”’a vermiştir.

Beşincisi: Haslet, hayâ etmek üstünlüğüdür.

Hak teâlâ hayayı Hazreti Âdem ve Muhammed “aleyhisselâm”’a vermiştir. Hak teâlâ bu beş üstünlüğü Hazreti Osman’da toplamıştır.

Hazreti Ali, Hazreti Fâtıma ile evleneceği zaman düğün masrafı yapmak üzere zırhını satılması için pazara göndermişti. Hazreti Osman pazardan geçerken Hazreti Ali’nin zırhını tanıdı. Dellalı çağırıp bu zırhın sahibi buna ne kadar para istiyor? diye sordu. Dellal dörtyüz dirhem istiyor dedi. Gel parasını verip alayım dedi. Evine gittiler, zırhı alıp parasını verdi. Sonra bu zırhın yanına dörtyüz dirhem para koyup Hazreti Ali’ye gönderdi ve şöyle haber yolladı. “Bu zırh senden başkasına lâyık değildir. Bu dörtyüz dirhemi de düğününe harca bizi ma’zur gör…”

Ebû Hüreyre “radıyallahü anh” bir gün Hazreti Osman’ın huzuruna gidiyordu. Yolda bir kadına gözü ilişti ve baktı. Huzura varınca Hazreti Osman: “Sana ne oldu? Gözlerinizde zina eseri görüyorum.” buyurdu. Ebû Hüreyre “radıyallahü anh”: Yâ Emir’el-Mü’minîn, “Resûlullah’dan sonra vahy iner mi?” diye sordu, cevabında: Hayır, vahy inmez, fakat mü’minin firaseti doğrudur. Nitekim Resûl-i Ekrem: “Mü’minin firasetinden kaçınınız. Çünkü, mü’min Allah’ın nûru ile bakar” buyurmuştur, dedi.

Bir defasında Medine’de kıtlık vardı. O sırada Hazreti Osman’ın Şam’dan yüz deve yükü buğday kervanı gelmişti. Eshâb-ı Kirâm satın almak için yanına gittiler. Hazreti Osman sizden daha iyi alıcım var ve sizden daha fazla veren var, ona vereceğim dedi. Eshâb-ı Kirâm durumu Hazreti Ebû Bekir’e bildirip bundan üzüldüklerini söylediler. Kıtlık zamanında böyle yapması uygun olur mu? dediler. Hazreti Ebû Bekir; “Osman “radıyallahü anh” Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” damadı olmakla şeref kazanmıştır ve Cennet’te onun arkadaşıdır. Siz onun sözünü yanlış anladınız beraber gidelim” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir yanına gidip, Yâ Osman, Eshâb-ı Kirâm senin bir sözüne üzülmüşler deyip durumu anlattı. Hazreti Osman, “Evet ey Resûlullahın halifesi, onlardan iyi alıcı olan, bire yediyüz veriyor. Onlar bire yedi veriyor. Biz bu buğdayı bire yediyüz verip alana verdik” dedi. Bundan sonra yüz deve yükü buğdayı Medine’de bulunan fakirlere, Eshâb-ı Kirâm’a bedava dağıttı. Yüz deveyi de kesip fakirlere yedirdi. Hazreti Ebû Bekir bu işe çok sevinip, Hazreti Osman’ın alnından öptü.

Hazreti Osman, Peygamberimizden “sallallahü aleyhi ve sellem” 146 hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şunlardır:

“Kıyâmet günü üç sınıf insan şefaat eder: Bunlar, peygamberler, âlimler ve şehidlerdir.”

“En hayırlınız Kur’ân-ı kerîmi öğrenen ve öğretendir.”

“Bir kul her gün sabah ve akşam şu duayı üç defa okursa, o kimse zararlardan korunur. (Bismillâhillezî la yedurru maasmihi şey’ün fil ardı ve lâ fissemai ve hüvessemiul âlîm).”

“Yatsı namazını (cemaatla) kılan, gece yarısına kadar ibadet etmiş, sabah namazını cemaat ile kılan ise gecenin tamamım ibadet ile geçirmiş sayılır.

“O halde evladınıza ikram edin. Çünkü anne ve babanızın sizde hakkı olduğu gibi, evladınızın da sizin üzerinizde hakkı vardır.”

“Adem oğlunun ancak üç şeyde hakkı vardır: Belini doğrultacak kadar yemekte, avret yerini örtecek kadar elbisede ve kendini saklayacak evde, fazlasının ise hesabı vardır.”

Buyurdu ki: “Dünya için üzülmek kalbe zulmet, âhıret için üzülmek ise kalbe nûrdur.”

“Arifin alâmetlerindendir. Kalbi havf ve recâ, dili hamd ve sena, gözü yaşlı ve hayâlı, isteği günahları ve dünyâyı terk ve rıza üzerine olmaktır. İnsanların en iyisi Rabbine kavuşmadan önce, Rabbini kendinden râzı eden, içine girmeden önce kendi kabrini en güzel yapandır.”

“Ezan okunurken sükût edip dinleyene iki, yalnız sükût edene ise bir ecir vardır. Buna karşılık duyduğu halde konuşana iki, uzakta olduğu için duymayıp konuşana da bir günah vardır.”

“İnsanların en iyisi, dünyâ onu terk etmeden, dünyâyı terk edendir. Rabbine kavuşmadan önce, Rabbini kendinden râzı edendir.”

“İbadetin tadını dört şeyde buldum: Allah’ın farz kıldıklarını yapmada, yasaklarından sakınmada, Allah’dan sevâb bekleyerek emr-i ma’rûf yapmada ve Allah’ın gadabından kaçınarak nehy-i münker etmede.”

“Dört şey vardır ki, dışı fazilet, içi farzdır: Sâlihlerle düşüp kalkmak fazilet, onlara uymak farz; Kur’ân okumak fazilet, onunla amel farz; kabir ziyâreti fazilet, kabir için hazırlanmak farz, hasta ziyâreti fazilet, vasıyyetini almak farzdır.”

“Ölümü bilip gülene, dünyânın fani olduğunu bilip ona rağbet edene, işlerin takdirle olduğunu bilip, istediği olmayınca üzülene, hesaba inanıp mal toplayana, Cehennem’e inanıp günah işleyene, Allahü teâlâya inanıp dünyâ ile rahatlıyana, şeytanı düşman bilip, ona itaat edene çok şaşarım! Eğer gönüller manevî pisliklerden temiz olsaydı, Kur’ânın zevkine doyulmazdı.”

“Beş vakit namazı vaktinde devam üzere kılana dokuz şey ikram edilir: Allah onu sever, bedeni sağlam olur, melekler onu korur, evine bereket iner, yüzünde salihler siması olur, Allahü teâlâ kalbini yumuşatır, sıratı parlak şimşek gibi geçer, Allahü teâlâ “Onlar için korku ve üzüntü yoktur” zümresine onu ilhak eyler, Allahü teâlâ onu Cehennem’den korur.

On şey çok zayi’ olmuştur: Sual sorulmayan âlim, amel edilmeyen ilim, kabul edilmeyen doğru görüş, kullanılmayan silâh, içinde namaz kılınmayan mescid, okunmayan mushaf, infâk edilmeyen mal, binilmeyen vasıta, dünyâyı isteyenin içindeki zühd ilmi, içinde âhiret yolculuğu için azık edinilmeyen uzun ömür.”

Kaynaklar
1) Hilyet-ül-evliyâ; cild-1, sh. 55
2) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; cild-3, sh. 53
3) El-A’lâm; cild-4, sh. 210
4) Târîh-ul-hamîs; cild-2, sh. 254
5) Müslim, fedâil-us-sahâbe
6) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-4, sh. 3124
7) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye; sh. 1055, 43, 58, 209, 306, 329, 460, 665, 724, 976, 982
8) Medâric-ün-nübüvve; cild-2, sh. 451
9) Eshâb-ı Kirâm; sh. 368, 9, 15, 18, 19, 21, 26, 43, 44, 48
10) Savâik-ul-muhrika; sh. 104
11) Târîh-ül-hulefâ; sh. 138
12) Müsned-i Ahmed bin Hanbel; cild-1, sh. 57
13) El-İsâbe; cild-2, sh. 462
14) El-İstiâb; cild-3, sh. 69
15) Buhârî fedâil-us-sahâbe
16) İzâlet-ül-hafâ; cild-1, sh. 245

Hazreti Aliyyül Mürtezâ “radıyallahü anh”

Eshâb-ı Kirâm’ın büyüklerinden. Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” damadı ve dördüncü halîfesidir. Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” amcası Ebû Talib’in oğludur. Künyesi Eb’ül-Hüseyin’dir. Bir künyesi de Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” iltifat buyurarak söylediği “Ebû Türâb”dır. Hiç puta tapmadan müslüman olduğu için “Kerremallahü vecheh”, kahramanlığı ve çok cesur olmasından dolayı “Kerrâr” “Esedullah-il gâlib” lâkabları verilmiştir. Ayrıca takdir-i ilâhiyyeye gösterdiği tam rızadan dolayı da “Mürteza” denilmiştir.

Hazreti Ali “radıyallahü anh”, Hicret’ten yirmiüç sene önce (m. 579) senesinde Mekke’de doğdu.
40 (m. 660)’da şehid edildi.
Hazreti Ali “radıyallahü anh” Cennetle müjdelenen on sahâbîden dördüncüsü ve Ehl-i beytin birincisidir.

Hazreti Ali’nin “radıyallahü anh” babası Ebû Talib’in, geliri az, ailesi kalabalıktı. O sıralarda Mekke’de bir kıtlık hüküm sürdüğünden Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, amcası Abbas’a “radıyallahü anh”: “Ey amca, kardeşinin çoluk çocuğu çok olmakla masrafı da çoktur. Buna mukabil geliri azdır. Ona yardımcı olmak lâzımdır. Aile geçimindeki yükünü hafifletelim. Her birimiz bir oğlunu alalım”, teklifinde bulundu. Bu teklifin, amcası Ebû Talib tarafından kabulü ile Hazreti Ali beş yaşından itibaren Resûlullah ile yaşamış, Resûl-i Ekrem’in tâlim ve terbiyesinde yetişmiş, O yüce irfan hazinesinin feyzinden kana kana içmiştir.

Çocuklar arasında ilk defa Muhammed aleyhisselâmın Peygamberliğini tasdik edenlerdendir. Güzel ahlâkın canlı timsali idi. “Allah’ın arslanı!” diye tanınmıştı. Şecaati, metaneti, cesareti eşsizdi, hiç bir vakit haddi aşmazdı.

Hayatının sonuna kadar Hazreti Resûl’ün yanından hiçbir suretle ayrılmamış, daima meclislerinde bulunmuş, Onu can kulağıyla dinlemiştir. Küçük yaşta müslüman olmuş ve Nebîyy-i zî-Şân’ın yüksek nazarlarına, muhabbetlerine mazhar olduğundan dolayı kendisinde harikulade meziyyetler tecelli edip durmuş, Resûl-i Ekrem’in ilmen, ahlâken vârisi olmuştur.

Müslüman olması şöyle olmuştur:
Daha on yaşında iken, bir gün Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” ile Hazreti Hadîce’nin beraber namaz kıldığını gördü. Namazdan sonra, “Bu nedir?” diye sordu Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”: “Bu Allahü teâlânın dînidir. Seni bu dîne davet ederim. Allahü teâlâ birdir, ortağı yoktur. Lât ile Uzzâ isimli putları terk etmeni emrederim.” diye cevap verdi. Ali “radıyallahü anh”: “Önce bir babama danışayım.” dedi. Resûlullah ona “İslâma gelmezsen, bu sırrı kimseye söyleme!” buyurdu. Hazreti Ali ertesi sabah, Resûlullahın huzuruna gelerek; “Yâ Resûlallah, bana İslâmı arz eyle” diyerek müslüman oldu. Müslüman olanların üçüncüsüdür. Hazreti Ali, çok fedâkâr idi. Onun Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” uğrunda gösterdiği fedâkârlık ve Onu kendine tercih etmesi, her türlü takdirlerin üstündedir.

Peygamber efendimiz, Hak teâlâdan hicret emrini aldığı zaman, Hazreti Ali’nin de Resûl-i Ekrem’in yatağında yatacağı, Allahü teâlâ tarafından emredilmişti. Böylece Hazreti Ali, Resûl-i Ekrem’in evlerindeki emânetleri yerine ulaştırmak için ve Mekke’de kalan Eshâb-ı Kirâm üzerine vekili oluyordu. Resûl-i Ekrem bunların hepsini Hazreti Ali’ye emânet etmişti.

Hicret gecesi kâfirler, Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” saâdethânelerinin etrafını sarmışlardı. Şeytan da aralarında idi. Hak teâlâ, şeytân dahil bütün kâfirlere bir uyku verdi. Bunlar uykuda iken Resûl-i Ekrem, Hazreti Ebû Bekir ile beraber evden çıktılar.

Hak teâlâ, Mikâil ve İsrâfil “aleyhisselâm”’a; “Kâfirler belki bir anda Ali’ye bir hatada bulunurlar. Sizler behemehal Ali’nin yanına yetişin?” buyurdu. Bu iki büyük melek, Hazreti Ali’nin yanına geldiler. Mikâil “aleyhisselâm”Hazreti Ali’nin başucunda, İsrâfil “aleyhisselâm”’da ayak ucunda oturup dua ederlerdi. Bir zaman sonra (mel’ûn) şeytan uyandı. Yüksek sesle: “Vay! Muhammed kaçtı.” dedi. Şeytan, kâfirlere insan suretinde görünürdü. Kâfirler mel’ûna: “Ne biliyorsun?” dediler. Mel’ûn şeytan: “Binlerce senedir uyku gözüme girmemişken, bu gece Muhammed’in yaptığı sihirle uyuyakalmışım” dedi.

Bunun üzerine bütün kâfirler Resûl-i Ekrem’in evine hücum ettiler. Hazreti Ali’yi, Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” yatağında gördüler. Resûl-i Ekrem’in nerede olduğunu sordular. Hazreti Ali “Bilmem” dedi. Kâfirler aramak için dışarıya çıktılar. Ertesi gün o kadar kâfirin arasında, Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” Kâ’be-i Şerifte devamlı oturdukları makama Hazreti Ali oturdu. “Resûl-i Ekrem’de kimin hakkı var ise, gelsin benden alsın!” diye nida ettirdi. Herkes gelip nişanını söyleyerek emânetini aldı. Bütün emânetlerini sahiplerine teslim etti.

Mekke-i Mükerreme’de kalan Eshâb-ı Güzin, Hazreti Ali’nin kanadı altına sığındılar. Hiçbir kâfir, Hazreti Ali’nin korkusundan Eshâb-ı Kirâm’ın hiçbirine eziyyet edemedi. Resûlullah’ın saâdethâneleri Mekke’de olduğu müddetçe Hazreti Ali de orada kaldı. Bir zaman sonra Resûl-i Ekrem evinin, Medine-i Münevvere’ye getirilmesini emir buyurdu.

Allah’ın arslanı Hazreti Ali, Kureyş kâfirlerinin toplandıkları yere gitti. “İnşâallahü teâlâ yarın Medine-i Münevvere’ye gidiyorum. Bir diyeceğiniz var mı? Ben burada iken söyleyin” buyurdu. Hepsi başlarını eğip hiçbir şey söylemediler. Hazreti Ali oradan ayrılınca Ebû Cehil kalktı: “Ey Kureyş’in büyükleri! Muhammed, evi burada olduğu müddetçe bize düşmanlık etmez, buna mâni olmalıyız”, dedi. Kâfirlerin her biri şöyle yaparız, böyle yaparız, dediler. Sonra Hazreti Abbas’a yalvardılar. “Kardeşinin oğluna söyle Muhammed’in evini kaldırmasın, yoksa aramız açılır.” dediler. Hazreti Abbas bu sözleri Hazreti Ali’ye söyledi. Hazreti Ali; “Amcacığım, yarın inşâallah Resûl-i Ekrem’in evindeki eşyayı götüreceğim. Kararım kat’îdir. Yoluma çıkan olursa cenk ederim.” buyurdu. Hazreti Abbas, Hazreti Ali’nin sözlerini Kureyş kâfirlerine söyleyince canları sıkıldı. Hazreti Ali’yi şehirden dışarı çıkarmayacaklarına karar aldılar. Sabah oldu. Hazreti Ali, Resûl-i Ekrem’in saâdethânesindeki eşyaları toplayıp yola koyuldu. Kureyş’den dört beş kişi atlı olarak Hazreti Ali’nin yolunu kestiler. “Geri dön, yoksa, seninle cenk ederiz.” dediler. Hazreti Ali yükleri indirip bunların üzerine yürüdü. Hak teâlânın izniyle onlara galip geldi. Tekrar hâne-i se’âdetin mübârek yüklerini kaldırıp yola koyuldu. Yolda, o zaman henüz imân etmemiş olan Mikdâd bin Esved, Hazreti Ali’nin karşısına çıktı. Hazreti Ali hiçbir söz söyletmeden bir vuruşta yere yıktı. Göğsüne çıkıp imâna davet buyurdu. Derhâl cân-ı gönülden kabul edip Müslüman oldu. Mikdâd bin Esved’in “radıyallahü anh” bir oğlu, Hazreti Hüseyin uğrunda, Kerbelâ’da canını fedâ edip şehid olmuştur. Mikdâd hazretleri, Eshâb-ı Kirâm’ın büyüklerinden ve bahadırlarındandır. Hazreti Ali, Resûlullah’a “sallallahü aleyhi ve sellem” şişmiş olan ayaklarından kanlar akar vaziyette, Kuba’da yetişmişti. Gündüzleri saklanıp, geceleri yaya olarak yürüdüğü bu yolculuğun sonunda Peygamberimizin huzuruna gidemiyecek bir halde idi. Resûl-i Ekrem efendimiz bunu haber alınca, bizzat kendisi teşrif etmiş, Hazreti Ali’yi görünce hâline acımış, sevgili, fedâkâr amca-zâdesini kucaklamış, mübârek iki eliyle, o hak yolunda binlerce meşakkate katlanmış olan narin, nazik ayakları okşamış, kendisine afiyeti için dua buyurmuştu. Hatta Hazreti Ali’nin bu fedâkârlığı üzerine: “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’ın rızâsı için nefsini fedâ eder.” Âyet-i celîlesinin nazil olduğu rivâyet edilir.

Hazreti Ali, Medine-i Münevvere’de, Mescid-i Nebevî’nin inşaasında çok çalışmış, bizzat sırtında taş ve toprak taşımıştır. Başta Bedir, Uhud ve Hendek harbleri olmak üzere, Resûlullahın bütün gazvelerinde bulunarak, fevkalâde gayret ve kahramanlıklar göstermiştir. Hazreti Ali Bedir Savaşı’nda birçok azılı müşriki öldürmüştür. Daha savaşın başlarında mübârezede Velid bin Ukbe’yi bir kılıç darbesiyle öldürdü. Akşama doğru, iki taraf da birbirine karışmıştı. Kum tepesinin üzerinde zırhlara bürünmüş müşriklerden birisi, Sa’d bin Hayseme’yi şehid etmişti. Hazreti Ali, Ona yaklaştı. Müşrik atından indi ve Hazreti Ali ile vuruşmaya başladı. Hazreti Ali, müşrikin darbesini kalkanı ile karşıladı ve müşrikin kılıcı kalkana saplanıp kaldı. Hamle sırası Hazreti Ali’ye gelmişti. Hazreti Ali kılıcı ile müşrikin göğsüne doğru çaldı. Zırhını enlemesine biçince müşrik titredi ve sarsıldı. Hazreti Ali o esnada arkasında bir kılıcın parladığını ve şakıdığını görünce başını eğdi. Kılıcı parlatan “Al buda ben Abdulmuttalib’in oğlundan!” derken müşrikin kellesi, miğferiyle birlikte yere yuvarlandı. Hazreti Ali dönüp arkasına baktığı zaman, Hazreti Hamza’yı gördü.

Yine bu savaşta Nevfel bin Huveylid ile karşılaştı. Nevfel hakkında Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Yâ Rabbî! Nevfel bin Huveylide karşı bana yardımcı ol! Onun hakkından gel!” diye dua etmişti. Hazreti Ali, onun bu savaşta kılıcıyla önce bacaklarını sonra kafasını kopardı. Sonra Peygamber efendimize “sallallahü aleyhi ve sellem” Nevfel’i öldürdüğünü haber verdi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, “Allahü ekber” diye tekbir getirdi ve “Allahü teâlâ Onun hakkında duamı kabul etti” buyurdu. Hazreti Ali, Bedir’de ayrıca Âs bin Sa’îd’i de katlederek, müslümanlara büyük hizmet etti. İbn-i Esir’in rivâyetine göre Hazreti Ali, Bedir Savaşı’nda müşriklerin başlarını ağaçlardan meyve düşürür gibi düşürüyordu. Bedir Savaşı’na katıldığında 25 yaşında idi. Hazreti Ali sadece Uhud Gazvesi’nde onaltı kılıç darbesi almıştı. Hendek Savaşı’nda da müşriklerin en azılıları ile savaştı. Muharebenin iyice şiddetlendiği yirmiikinci gün, Amr bin Abdûd adlı müşriklerin en azılılarından biri, Hendek kenarlarına gelip meydana er istedi. Müslümanlardan kimse Amr’ın davetini kabul etmedi. Bir daha meydan okudu. Yine hiçbir müslüman çıkmadı. Yedi kere böyle oldu. Yedincide Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz, Hazreti Ali’yi çağırdı, huzuruna oturttu:

“Yâ Ali! Benim atıma bin, kılıcımı al, Amr bin Abdûd’un önüne yiğitçe, cesaretle var. Onun heybetinden, uzun boyundan endişe etme. Ben, Hak teâlâdan sana yardım etmesi için, senin elinle Müslümanların, bunun şerrinden kurtulmaları için dua ediyorum” buyurdu.

Hazreti Ali atına bindi. Kılıcını kuşandı. Avını gözetliyerek giden bir arslan gibi, Amr’ın önüne vardı. “Yâ Amr! Duydum ki sen Kâ’be’nin karşısında ahd etmişsin ki, Kureyş’den bir kişi senden iki şey istese birini yaparmışsın.” buyurdu. Amr “Evet öyle söz verdim” dedi. Hazreti Ali: “Biliyorsun ben Kureyşdenim. Senden iki şey isteyeceğim. Hiç olmazsa birini kabul et”, buyurdu. Birinci isteğim, Allah’ın birliğine ve Resûlünün Hazreti Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem” olduğunu ikrâr ve tasdik etmendir”, buyurdu. Amr: “Bunu kabul etmiyorum, başka ne istiyorsun?” dedi. Hazreti Ali: “İkinci isteğim bu iki kuvveti hâllerine bırakıp, Mekke’i Mükerreme’ye gitmendir” buyurdu. Amr “Bunu kabul ettim, yalnız Ebû Bekr, Ömer ve Osman “radıyallahü anh”ın başlarını keserim,” dedi. Hazreti Ali: “Ey ahmak! Benim başımı kesmeden onların başını nasıl kesersin?” buyurdu. Amr: Yâ Ali! Sen henüz gençsin, dünyânın tadını almamışsın, ben senin başını kesmek istemem.” dedi. “Ben Allahü teâlânın yardımı ve Resûlünün duası ile senin başını kesmek isterim” buyurdu. Hazreti Ali’nin bu sözü üzerine Amr, atından inip Hazreti Ali’ye doğru yürüdü. Hazreti Ali de atından indi. Birbirlerine hamle ettiler. Hazreti Ali bir fırsatını bulup, Amr’ın uyluğunu bir kılıç darbesiyle kopardı. Artık işi bitti, diyerek geriye dönmüş gelirken, Amr, kendi kopmuş bacağını Hazreti Ali’ye fırlattı. Hazreti Ali hemen geri dönüp Amr’ın başını kesti. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” tekbir getirip: “Ali’nin Amr bin Abdûd ile bir kere karşılaşması, ümmetimin kıyâmete kadar olan ibâdetinden hayırlıdır.” buyurdu.

Hazreti Ali, Tebûk harbinde bulunmayıp, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” tarafından Ehl-i beytin muhafazası için Medine’de bırakılmıştır. Birçok harplerde Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz, sancağı Hazreti Ali’ye vermiştir. Yemen Savaşı’nda, ordu başkomutanlığı yapmıştır. Hayber kalesinin fethinde, kalenin kapısını koparıp, kalkan olarak kullanmıştır. Bu savaşta Hazreti Ali’nin gözleri ağrıyordu. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Onu çağırtarak gözlerine üfledi ve şifa bulması için Allahü teâlâya dua etti. Hazreti Ali’nin gözlerinde bir ağrı sızı kalmadı. Bu savaşta, yahudilerin meşhûr pehlivanı Merhab: “Hayber halkı iyi bilir ki: Ben, gelip çatan harplerin tutuştuğu, kızıştığı zamanlarda, tepeden tırnağa kadar silâhlanmış, cesaret ve kahramanlığı denenmiş Merhab’ımdır. Ben, kükreyerek geldikleri zaman aslanları bile kâh mızrakla, kâh kılıçla vurup yare sermişimdir” diyerek müslümanlardan er diledi. Bunun üzerine Hazreti Ali, “Ben O’yum ki: Anam bana Haydar (Arslan) adını takmıştır! Ben, ormanların, heybetli görünüşlü arslanı gibiyimdir. Sizi, geniş ölçüde ve çarçabuk tepeleyici bir er kişiyimdir” diye şiir söyleyerek Merhab’ın karşısına dikildi. Bu şiir Merhab’a o gece gördüğü rüyayı hatırlattı. Rüyasında kendisini bir arslanın parçaladığını görmüştü. Hazreti Ali, Merhab’la karşı karşıya geldiğinde, Merhab’ın tepesine öyle bir kılıç indirdi ki, kılıç, Merhab’ın siperlendiği kalkanını ve demirden miğferini kesti. Başını, ikiye ayırdı. Merhab’ın başına inen kılıncın çıkardığı ses o kadar fazla idi ki, Hayber karargâhında bulunan Ümm-i Seleme; “Merhab’ın dişlerine kadar inen kılıcın sesini ben de işittim” demiştir. Hazreti Ali, o gün yahudilerin en namlı kişilerinden sekizini öldürmüştür.

Hazreti Ali şecaat ve kahramanlığı ile tanınmasına rağmen, düşmanlarıyla döğüşürken onlara acır ve haddi tecavüz etmezdi. Çok cesurdu, her yaptığı işi, insanlığın iyiliğini düşünerek yapardı. Savaşlarda düşmanlarının ölümüne bile acırdı. Çok şefkatli ve merhametliydi. Bir harpte düşmanını altına almış, kılıcı ile boğazlamak üzereydi. O anda düşmanı, var gücü ile Hazreti Ali’nin yüzüne tükürdü. Bunun üzerine öldürmekten vazgeçti. Altındaki düşman, niçin öldürmediğini sorunca. “Biraz önce seni, Allah için öldürecektim. Yüzüme tükürünce, kendi nefsim için öldüreceğimden korktum. Nefsimin isteğine uymamak için vazgeçtim.” dedi. Bu dinin emirlerindeki büyüklüğü anlayan müşrik hemen müslüman oldu. Hazreti Ali, servet sahibi değildi. Buna rağmen çok cömert, çok kerimdi. Son derece mütevazı, alçak gönüllü idi. Hakkında birkaç âyet-i kerîme nazil olmuş; kerem, cömertlik, adalet, merhamet ve diğer yüksek faziletleri öğülmüştür. Pek çok hadîs-i şerîflerde methedilmiştir. Ehl-i sünnetin gözbebeği, kerâmetler hazinesi ve evliyanın reisidir.

Peygamber efendimiz, Aliyyü’l-Murtazâ’yı “radıyallahü anh” pek çok severdi. Sevgili kerîmesi (kızı) Hazreti Fâtıma’yı, Onunla evlendirmişti. Bu, Hazreti Ali hakkındaki iltifât-ı Nebevînin en yüksek bir nişanesiydi. Bir gün Eshâb-ı Kirâm’dan bir zümre gazâ için yola çıkmışlardı. Hazreti Ali de bunların arasında bulunuyordu. Resûl-i Ekrem efendimiz: “Yâ Rabbî! Ali’yi bana tekrar göstermedikçe beni öldürme!” diye dua buyurdu. Bir hadîs-i şerîfte de Aliyyü’l-Murtazâ’ya hitaben: “Seni ancak mü’min olan sever, sana ancak münafık olan buğz eder.” buyurmuştur.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Vedâ Haccı’ndan dönerken, “Gadîr-Hum” denilen yerde namaz kıldıktan sonra Eshâb-ı Kirâm’a “radıyallahü anh” dönerek: “Ben mü’minlere nefslerinden daha sevgili, yakın değil miyim?” buyurdular. Eshâb-ı Kirâm tasdik ederek “Evet Yâ Resûlallah! Öylesin”, dediler. Sonra Hazreti Ali’nin elinden tutup: “Ben kimin efendisi isem, Ali de, onun efendisidir.” buyurdular. Mübârek sözlerine devamla: “Yâ Rabbî! Ona düşmanlık edene düşmanlık et. Onu seveni sev. Onu aşağı tufanı zelil et. Ona yardım edene yardımcı ol. Nerede olursa olsun hakkı, doğruyu ona bildir!” buyurdular.

Uhud harbinde Eshâb-ı Kirâm’dan bir çok kişi şehid düşmüştü. Bu şerefe nail olamadığından dolayı me’yûs (üzüntülü) görünen Hazreti Ali’ye hitaben Resûl-i Ekrem efendimiz: “Yâ Ali, şehâdet senin arkandadır. Bunlar, kan ile boyandığı zaman nasıl sabır edecektin?” buyurarak mübârek elleriyle onun başını, sakalını okşamıştı. Hazreti Ali de; “Yâ Resûlallah, şu buyurduğun hâl benim hakkımda tahakkuk edince o, sabredilecek şeylerden delil, beşâret ve kerâmet sayılacak şeylerden almış olur.” diye cevap vermiştir.

Hazreti Ali, Irak’a giderken, Abdullah bin Selâm “radıyallahü anh” Onun ziyâretine gelmiş: “Yâ Ali, Irak’a gitme, korkarım ki, orada vücuduna bir kılıç ağzı isabet eder” demiş, Hazreti Ali de: “Evet! Allah’a yemin ederim ki, bunu bana Resûlullah haber vermiştir” diye mukabelede bulunmuştu. Ebü’l-Esved diyor ki: “Ben, o gündeki gibi böyle nefsine bir kötülük geleceğini haber veren bir muhârib görmedim.

Hazreti Ali vahy kâtiblerindendi. Peygamberin mektûblarını da yazardı. Hudeybiye anlaşmasını da o yazmıştı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Eshâb-ı Kirâm arasında iki defa kardeşlik akd edilmesini buyurdukları halde, hiç birinde Hazreti Ali ile, bir başkası arasında akd buyurmayınca, Hazreti Ali’nin “Beni unuttunuz mu?” suâline Peygamberimiz “Sen, dünyâda ve ahirette benim kardeşimsin” buyurdu.

Hazreti Ali, âlîcenâbtı (cömertti), doğru söylerdi. İlmin menbaı, kaynağı sayılırdı. Dindarları, müttekîleri severdi, fakirlere yardım ederdi. Hazreti Fâtıma ile evlenmiş ve Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimize damat olmuştur. Hazreti Fâtıma’dan, Hasan, Hüseyin ve Ümmü Gülsüm “radıyallahü anh” isimlerinde üç evlâdı olmuştur.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Hazreti Ali ile Fâtıma, Hasan ve Hüseyin’i “radıyallahü anh” mübârek abaları ile örterek: “İşte, benim Ehl-i beytim bunlardır. Yâ Rabbi, bunlardan kötülüğü kaldır ve hepsini temiz eyle!” buyurdukları bildirilmiştir. İşte bu Ehl-i beyt, “Âl-i Nebî” namıyla, kıyâmete kadar her mü’min tarafından, her namaz ve duada yâd olunurlar. Hazreti Ali, fevkalâde beliğ, fasih konuşurdu. Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”’den sonra Aliyyü’l-Murtazâ derecesinde beliğ hutbe tertip ve irâd eden bir zât görülmemiştir. Arap lisânının ilk kaidelerini koyan zât da Hazreti Ali’dir. Bir gün Kur’ân-ı kerîm’in yanlış okunduğunu duymuş, bunun üzerine Arap gramerinin ana hatlarını ortaya koyarak buna mâni olmuştu. Zamanının en kudretli hatîblerinden biri idi. Her nutku bir şaheserdir. İslâmiyetin yayılmasında görülen hizmeti büyüktür. Bu vazifeyi herkesten fazla muvaffakiyetle ifâ ederdi.

Kur’ân-ı kerîm lisânına herkesten daha ziyâde âşinâ idi. Kur’ân-ı kerîm’in belâgatine, i’câzına, hakikatlerine herkesten daha ziyâde vâkıftı. Resûl-i Ekrem’den yayılan feyizlerin nûrlarına en evvel kavuşmuş olan Hazreti Ali’nin nezih ruhu idi. Onun en büyük bir müfessir olduğunda kimse şüphe etmezdi. Hâsılı Hazreti Ali’nin Kur’ân-ı kerîme büyük bir vukûfiyeti vardı. Hattâ bir gün hutbe irâd ederken cemâate hitaben: “Sorunuz! Bana ne sorar iseniz, size cevâbını veririm. Kitâbullah’dan bana sorunuz. Vallahi bir âyet yoktur ki, ben onun gecede mi, gündüzde mi kırda mı, dağda mı, nazil olduğunu bilmiyeyim!..” diye buyurmuştu. Bu sebepten, hakkında birçok rivâyet olup anlaşılması güç mes’elelerde, onun rivâyeti tercih edilmiştir. Hacc-ı Ekber’in, “Kurban Bayramı” olduğuna dâir olan rivâyeti, bunlardan biridir.

Hazreti Ali, Ehl-i beytten olması sebebiyle, Peygamber efendimizin sünnetine herkesten daha fazla vâkıf idi. Bu hususta herkesin müracaat kapısı idi. Kendisinden 586 hadîs-i şerîf bildirmiştir. Bunlardan 20 tanesi, hem Sahîh-i Buhârî’de, hem de Sahîh-i Müslim’de vardır. Bundan başka 9 hadîs-i şerîf Buhârî’de, 15 hadîs-i şerîf Müslim’de tamamı da Ahmed bin Hanbel’in “Müsned” adlı kitabında vardır.

Hazreti Ali, Eshâb-ı Kirâm’ın en büyük fıkıh âlimlerinden idi. Halledilemeyen konular ona havale edilirdi. Peygamber efendimiz onu Yemen’e kadı olarak gönderdi. “Yâ Resûlallah! Ben âlim değilim, Kadılık ahkâmını bilmem” dedi. Mübârek elini göğsüne koyup: “Yâ Rabbî! Kalbine hidâyet, diline doğruluk ver.” diye dua buyurdu. Hazreti Ali buyuruyor ki, bundan sonra ben asla iki kimse arasında hüküm vermekten şüpheye düşmedim. Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”; “Yâ Ali! Benim deveme binip Yemen’e git. Falan dağdaki tepeye geldiğin zaman üzerine çık. Halkın seni karşıladıklarını göreceksin. O zaman (Ey taşlar, ey ağaçlar! Allah’ın Resûlü size selâm ediyor, diye söyle)” buyurdu. Hazreti Ali oraya gidip selâmı tebliğ edince, yeryüzünde bir gürültü, uğultu koptu. Taşlar ve ağaçlar Resûl-i Ekrem’in selâmına: “Salât ve selâm, Allah’ın Resûlünün üzerine olsun” diye cevap verdiler. O tepede bulunanlar, bu hâli görünce, hepsi birden imân ettiler.

Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” vefat edince, O yıkayıp kefenledi. Bu son mübârek vazife, ona nasib oldu. Definden sonra, halife seçilen Ebû Bekir’e “radıyallahü anh” biat edip, ona devlet işlerinde yardımcı oldu ve kadılık (hâkimlik) vazifelerinde bulundu. Hazreti Ömer’in halifeliğine de biat edip, halifenin danışmanı ve hâkimliğini yaptı. Hatta Hazreti Ömer buyurdu ki: “Şayet Hazreti Ali olmasaydı, Ömer helâk olurdu.” Hazreti Osman’ın da halifeliğine biat edip, hilâfet işlerinde onun vezirliğini yaptı. Hazreti Osman’ın şehid olmasından evvel, gerek kendisi ve gerekse oğulları ile birlikte Hazreti Osman’ı korumak için gerekli tedbirleri almıştır. Hazreti Osman’ın şehâdetini duyunca da oğullarının yüzüne karşı: “Siz yaşarken onun şehid düşmesine nasıl imkân bıraktınız?” diye büyük bir teessürle hitap etmiştir.

Hazreti Ali, mâni olmaya çalıştığı halde bir türlü önüne geçemediği elim şehâdet vak’ası üzerine Hicrî 35 yılının zilhicce ayında, Medine-i Münevvere’de, halife seçildi. Halife olmasında hiç bir itirâz olmadığından icmâ-ı ümmet ile hilâfet makamına geldi. Hazreti Osman zamanında fitne, yahudîler tarafından başlatılmış ve hafifenin şehid edilmesine kadar varmıştı. Hazreti Ali’nin hilâfeti zamanında da devam etti. Hazreti Osman’ı şehid edenlerin cezâlandırılması hususunda Eshâb-ı Kirâm arasında üç ayrı ictihad oldu. Sahâbîlerden bir kısmı, tarafsız kalmayı, Hazreti Talha, Hazreti Zübeyr, Hazreti Âişe ve Şam’da bulunan Hazreti Muaviye, suçluların hemen cezalandırılmasını; Hazreti Ali ise, bu hususta acele edilmemesini, adaletin tatbikinde dikkatli ve tedbirli hareket edilmesini ve başka bir fitneye sebep olmaması için, suçluların, ortalığın durulmasından sonra cezalandırılmasını ictihâd etmişlerdi.

Hazreti Ali suçluları hemen cezalandırmayınca, Talha ve Zübeyr “radıyallahü anh” ile Âişe (radıyallahü anha)Basra’ya gittiler. Halife, onlarla anlaşmak üzere, Basra’ya yola çıktı. Medine’den ayrılırken, Abdullah ibni Sebe’ye, Medine’de kalmasını emretti. İslâm birliğini bozmaya çalışan ve Hazreti Osman’ın şehid olmasına sebep olan bütün bu fitnelerin başı olan İbni Sebe, halifenin emrini dinlemedi. Kendi komiteci arkadaşlarıyla gizli toplantı yapıp, halîfeye gözükmeden Basra’ya gitmeye, geceleyin gizlice iki taraftan birine saldırarak, iki tarafı muharebeye tutuşturmaya karar verdiler.

Hazreti Ali, Basra’ya yakın bir yerde ordugah kurdular. Elçi gönderip, Âişe “radıyallahü anha”’nın ictihâdında olan Basralılarla anlaştılar. Her iki taraf, anlaşma oldu diye rahatça uykuya varınca, Abdullah bin Sebe yahudisi, gece karanlığında grubu ile birlikte Basralılar üzerine saldırdı. Gece karanlığında kimse ne olduğunu anlayamadı. Ortalık kızıştı ve savaş başladı. Üç gün süren savaş sonunda, iki taraftan onbin kişi şehid düştüler. “Cemel (Deve) vak’ası” olarak bilinen bu hâdisede Âişe-i Sıddîka (radıyallahü anha)esir alınınca, Hazreti Ali hürmet ve ikram edip, kendi askerleri arasında bulunan kardeşi Muhammed bin Ebî Bekir ile Medine’ye gönderdi. Hazreti Ali bu vak’adan sonra, Basra’ya bir vali tayin ederek oradan ayrıldı. Bir daha Medine’ye dönmeyip, Kûfe’ye gitti. İslâm devletinin merkezini de, Kûfe olarak tesbit etti.

Cemel vak’asından bir sene sonra Sıffîn denilen yerde Hazreti Muaviye’nin ordusu ile yüz günde doksan meydan muharebesi yaptı. Askerlerinden yirmibeşbin, karşı taraftan kırkbeşbin kişi şehid oldu. Karşı taraftan gelen sulh teklifini kabul edince, ordusundan yedibin kişi ayrıldı. Bunlara “Hârici” denildi. Bunların üzerine yürüyüp, perişan etti.

Hicretin kırkıncı yılının Ramazan-ı şerîf ayının onyedinci Cuma günü sabah namazına giderken İbni Mülcem adlı bir haricî tarafından başına zehirli bir kılıçla vurularak yaralandı. İki gün sonra altmışüç yaşında iken, şehid oldu. Techiz ve tekfini, oğlu Hazreti Hasan tarafından yapılmış ve namazı eda olunduktan sonra Kûfe’nin kabristanı sayılan Necef’e defnedilmiştir.

Amr ibni zi-Mürr el-Hemadânî söyle rivâyet ediyor. Hazreti Ali, Kûfe’de kılıç darbesini aldıktan sonra huzuruna girdim. Başını birşey ile sarmıştı. Dedim ki: “Ey mü’minlerin emiri! Yarayı bana gösterir misin? Hemen sargıyı açtı. Baktım. Birşey yok, hafif bir yaradan ibaret, dedim. Hazreti Ali: “Evet sizden ayrılmaktayım” dedi. Kerîmesi Ümmü Gülsüm perde arkasından ağlamaya başlamıştı. Hazreti Ali: “Kızım sükut et! Eğer benim gördüklerimi görecek olsan ağlamazsın” dedi. “Yâ Emir-el-Mü’mimîn, ne görüyorsun?” diye sordum. Buyurdu ki: “İşte bunlar melelekler ile nebîler cemâati; işte bu da Muhammed aleyhisselâm! Yâ Ali, müjde sana, teveccüh etmekte bulunduğun hâl, şu içinde bulunduğun hâlden daha hayırlıdır, diye buyuruyor.”

Halifeliği devrinde zuhur eden fesatçılarla mücadelede bulunduğundan, beş sene süren hilafet zamanlarında sükun ve huzur bulamamış, hükümet idaresinde Hazreti Ömer’in yolunu tutmuştur. Memurları murakabe eder, her işin emniyet ve istikamet dairesinde yapılmasını ister, halka karşı şefkat gösterirdi. Yoksulları Beyt-ül-mâldan geçindirirdi. Her tarafta askerî birer merkez vücûda getirdi. Beyt-ül-mâlı muhafaza yolunda gerekli teşkilâtı kurdu. Hazreti Ali’nin İslâmiyetin yayılmasındaki hizmeti büyüktür.

Hazreti Ali, buğday benizli, orta boylu, uzun gerdanlı, güler yüzlü, iri ve siyah gözlü, geniş göğüslü, iri yapılı idi. Sakalı sık idi. Sakalını muharebe zamanlarında sünnet olandan fazla uzatır ve omuzlarına kadar yayılırdı. Son zamanlarında saçı ve sakalı pamuk gibi beyaz olmuştu. Hem ilim, hem de amel bakımından en yüksek derecede olduğu halde, Allah korkusundan hemen her gün ağlardı. Güzel ahlâkın canlı bir timsali idi. Çok hadîs-i şerîf ile övüldü. Hazreti Ali hakkında söylenmiş hadîs-i şerîflerden bazıları:

“Allahü teâlâ bana dört kişiiyi sevmemi emretti. Ben de onları seviyorum.” Bunlar kimlerdir? denildikte, “Ali onardandır. Ali onlardandır. Ali onlardandır ve Ebû Zer, Mikdat ve Selmân’dır.”

“Ali, dünyâda da, âhirette de benim kardeşimdir.”

“Ali, Cennet’te sabah yıldızı gibi parlar.”

“Ben ilmin şehriyim, o şehrin kapısı Ali’dir.”

“Ali bendendir, ben de ondanım, Onu bütün mü’minler sever.”

“Ali’ye bakmak ibâdettir. Ali’yi inciten beni incitmiş gibidir.”

“Kadınların en iyisini, erkeklerin en iyisine verdim.”

“Kızım Fâtıma’yı Ali’ye vermeyi, Rabbim bana emreyledi. Allahü teâlâ her peygamberin sülâlesini kendinden, benim sülâlemi de Ali’den yaratmıştır.

“Ali, kıyâmet günü benim yanımdadır. Havuz ve kevser yanında benimledir. Sırat üzerinde benimledir. Cennet’te benimledir. Allahü teâlâyı görürken benimledir.”

“Münâfıkların kalbinde dört kimsenin muhabbeti toplanmaz: Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali “radıyallahü anh””

“İmânın alâmetleri vardır: Birinci alâmeti Ali’yi sevmektir. Ali iyilerin rehberidir. Ona yardım edene, yardım edilir. Ona sıkıntı vermeye uğraşanın kendisi perişan olur. Cennet üç kimseye âşıktır. Ali’ye, Selmân’a ve Ammâr’a.”

“Ehl-i beytim, Nuh aleyhisselâmın gemisi gibidir. Onlara tabi’ olan selâmet bulur. Olmayan helâk olur.”

Hazreti Ali’nin “radıyallahü anh” Peygamberimizden “sallallahü aleyhi ve sellem” rivâyet ettiği bazı hadîs-i şerîfler şunlardır:

“Günah işleyen biri pişman olur, abdest alıp namaz kılar ve günahı için istiğfâr ederse (bağışlanmasını dilerse), Allahü teâlâ o günahı elbette affeder. Çünkü Allahü teâlâ, Nisâ sûresi 109. âyetinde: “Biri günah işler veya kendine zulm eder, sonra, pişman olup, Allahü teâlâya istiğfâr ederse, Allahü teâlâyı çok merhametli ve af ve mağfiret edici bulur” buyurmaktadır.”

“Üzerinde farz borcu olan kimse, kazasını kılmadan nafile kılarsa, boş yere zahmet çekmiş olur. Bu kimse kazasını ödemedikçe, Allahü teâlâ, onun nafile namazlarını kabul etmez.”

Eshâb-ı Kirâm birbirlerini çok severlerdi.

Bir gün Ebû Bekir Sıddîk “radıyallahü anh” Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” evine geldi. İçeri gireceği sırada, Ali bin Ebî Talib “radıyallahü anh”’da geldi. Hazreti Ebû Bekir:

(Geri çekilip) Yâ Ali! Sen buyur, gir dedi. O da cevap verip, aralarında, aşağıdaki uzun konuşma oldu:

Hazreti Ali: “Yâ Ebâ Bekir! Sen önce gir ki, her iyilikte önde olan her hayırlı işte ileri olan, herkesi geçen sensin.”

Hazreti Ebû Bekir: “Sen, önce gir yâ Ali! Resûlullah’a daha yakın sensin.”

Hazreti Ali: “Ben senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resûlullah’tan işittim. “Ümmetimden Ebû Bekir’den daha üstün bir kimsenin üzerine güneş doğmadı” buyurdu.”

Hazreti Ebû Bekir: “Ben, senin önüne nasıl geçebilirim ki, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” kızı Fâtıma-tüz Zehrâ’yı sana verdiği gün “Kadınların en iyisini, erkeklerin en iyisine verdim” buyurdu.”

Hazreti Ali: “Ben senin önüne geçemem. Çünkü, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” İbrâhim aleyhisselâmı görmek isteyen Ebû Bekir’in yüzüne baksın”, buyurdu.”

Hazreti Ebû Bekir: “Senin önüne geçemem. Çünkü Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” “Âdem aleyhisselâmın hilm sıfatını ve Yûsuf aleyhisselâmın güzel ahlâkını, görmek isteyen Ali Mürtezâ’ya baksın” buyurdu.”

Hazreti Ali: “Senin önünden giremem. Çünkü, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” “Yâ Rabbî! Beni en çok seven ve Eshâbımın en iyisi kimdir?” dedi. Cenâb-ı Hak: “Yâ Muhammed “aleyhisselâm”Ebû Bekir Sıddîktır” buyurdu.”

Hazreti Ebû Bekir: “Ben, senin önüne geçemem! Resûl “aleyhisselâm”Hayber’de: Yarın sancağı öyle bir kimseye veririm ki, Allahü teâlâ Onu sever. Ben de, Onu çok severim.” buyurdu.”

Hazreti Ali: “Senin önünden geçemem çünkü, Resûl aleyhisselâm Cennet’in kapıları üzerinde “Ebû Bekir Habîbullah” yazılıdır buyurdu.”

Hazreti Ebû Bekir: “Senin önüne nasıl geçebilirim? Çünkü, Resûl aleyhisselâm Hayber Gazâsı’nda, bayrağı sana verip, “Bu bayrak Melik-i Câlib’in Ali bin Ebî Talib’e hediyesidir.” buyurdu.”

Hazreti Ali: “Senin önüne nasıl geçebilirim. Çünkü, Resûl aleyhisselâm: “Yâ Ebâ Bekir! Sen benim, gören gözüm ve bilen gönlüm yerindesin!” buyurdu.”

Hazreti Ebû Bekir: “Senin önüne geçemem. Çünkü, Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: “Kıyâmet günü, Ali Cennet hayvanlarından birine binmiş olarak gelir. Cenâb-ı Hak buyurur ki: Yâ Muhammed aleyhisselâm! Senin baban İbrâhim Halil, ne güzel babadır. Senin kardeşin Ali bin Ebî Talib ne güzel kardeştir.”

Hazreti Ali: “Senin önüne geçemem! Çünkü, Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: “Kıyâmet günü, Cennet Meleklerinin reisi olan Rıdvan adındaki Melek Cennet’e girer. Cennet’in anahtarını getirir. Bana verir. Sonra Cebrâil “aleyhisselâm”gelip, Yâ Muhammed! Cennet’in ve Cehennem’in anahtarlarını, Ebû Bekir Sıddîk’a ver. Ebû Bekir, istediğini Cennet’e, dilediğini Cehennem’e göndersin der.”

Hazreti Ebû Bekir: “Senin önünden giremem. Çünkü, Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: “Ali kıyâmet günü benim yanımdadır. Havz ve kevser yanında, benimledir. Sırat üzerinde benimledir. Cennet’te, benimledir. Allahü teâlâyı görürken, benimledir.”

Hazreti Ali: “Senden önce giremem. Çünkü Resûl aleyhisselâm “Ebû Bekir’in imânı, bütün mü’minlerin imânları yekûnu ile tartılsa, Ebû Bekir’in imânı ağır gelir.” buyurdu.”

Hazreti Ebû Bekir: “Senin önüne nasıl geçebilirim? Çünkü Resûl aleyhisselâm “Ben ilmin şehriyim. Ali bunun kapısıdır.” buyurdu.”

Hazreti Ali: “Senin önünden nasıl yürüyebilirim? Çünkü Resûl aleyhisselâm “Ben sâdıklığın şehriyim. Ebû Bekir, bunun kapısıdır.” buyurdu.”

Hazreti Ebû Bekir: “Senin önüne geçemem! Çünkü Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: “Kıyâmet günü, Ali bir güzel ata bindirilir. Görenler acaba, bu hangi Peygamberdir? derler. Allahü teâlâ, bu Ali bin Ebî Talib’tir buyurur.”

Hazreti Ali: “Senin önünden gidemem! Çünkü Resûl aleyhisselâm “Ben ve Ebû Bekir, bir topraktanız. Tekrar bir olacağız” buyurdu.”

Hazreti Ebû Bekir: “Senin önünden gidemem! Çünkü Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: “Allahü teâlâ, ey Cennet! Senin dört köşeni, dört kimse ile bezerim. Biri, Peygamberlerin üstünü Muhammed’dir. “aleyhisselâm”. Biri, Allah’dan korkanların üstünü Ali’dir. Üçüncüsü, kadınların üstünü, Fâtıma-tüz Zehrâ’dır. Dördüncü köşesindeki de temizlerin üstünü Hasan ve Hüseyin’dir.”

Hazreti Ali: “Senin önünden nasıl girebilirim? Çünkü, Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: “Sekiz Cennet’ten şöyle ses gelir: Ey Ebû Bekir! Sevdiklerinle birlikte gel. Hepiniz, Cennet’e girin!”

Hazreti Ebû Bekir “Senin önünden gidemem! Çünkü, Resûl aleyhisselâm: “Ben bir ağaca benzerim. Fâtıma bunun kökü, Ali, gövdesi, Hasan ve Hüseyin, meyvesidir.” buyurdu.”

Hazreti Ali: “Senin önüne geçemem! Çünkü, Resûl aleyhisselâm buyurdu ki: “Allahü teâlâ, Ebû Bekir’in bütün kusurlarını af etsin. Çünkü O, kızı Âişe’yi bana verdi. Hicrette bana yardımcı oldu. Bilâl-i Habeşî’yi, benim için alıp âzâd etti.”

Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” bu iki sevgilisi, kapıda böyle konuşurlarken, kendileri içeriden dinliyordu. Hazreti Ali’nin sözünü kesip içeriden buyurdu ki: “Ey kardeşlerim Ebû Bekir ve Ali! “radıyallahü anh” artık içeri girin! Cebrâil aleyhisselâm gelip dedi ki, yerdeki ve yedi kat göklerdeki melekler sizi dinlemektedir. Kıyâmete kadar birbirinizi övseniz, Allahü teâlâ yanındaki kıymetinizi anlatamazsınız.” İkisi bir birine sarılıp, birlikte Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” huzuruna girdiler. Resûlullah efendimiz:

“Allahü teâlâ, ikinize de yüzbinlerle rahmet etsin, ikinizi sevenlere de, yüzbinlerle rahmet etsin ve düşmanlarınıza da, yüzbinlerle lanet olsun!” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir Sıddîk dedi ki:

“Yâ Resûlallah! Ben, Ali kardeşimin düşmanlarına şefaat etmem, Hazreti Ali de dedi ki: “Yâ Resûlallah! Ben de Ebû Bekir kardeşimin düşmanlarına şefaat etmem ve başını kılıç ile bedeninden ayırırım. Ebû Bekir “radıyallahü anh”: Ben, senin düşmanlarına Kevser havzından su vermem, buyurdu: Hazreti Ali de: Ben senin düşmanlarını sırat üzerinden geçirmem, buyurdu.

Hazreti Muâviye, Hazreti Ali Hakkında: “Hazreti Ali son derece âlîcenâb bir insandı. Sözün doğrusunu söyler, her davayı hakkaniyetle hallederdi. Ali “radıyallahü anh”, ilim ve hikmetin feyyaz bir kaynağı idi. Kendisi dünyâ ziynetlerinden ve şatafatlarından nefret eder, gecenin karanlığında mescidin mihrabına gelir, düşünür, ibadet eder ve ağlardı. Dindar ve muttaki olanlara, fukara ve muhtaç olanlara yardımı severdi. Şeytan, dünyâ, hiçbir vakit onu aldatamadı,” demiştir.

Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”, Hazreti Ali’ye buyurdular ki: “Yâ Ali altıyüzbin koyun mu istersin, yahut altıyüzbin altın mı veyahut altıyüzbin nasihat mı istersin?” Hazreti Ali dedi ki: “Altıyüzbin nasihat isterim.” Peygamber aleyhisselâm buyurdu ki: “Şu altı nasihata uyarsan, altıyüzbin nasihata uymuş olursun.”

  1. “Herkes nafilelerle meşgul olurken, sen farzları ifâ et. Yani farzlardaki rükünleri, vâcibleri, sünnetleri, müstehabları ifâ et!
  2. Herkes dünyâ ile meşgul olurken, sen Allahü teâlâyı hatırla. Yani din ile meşgul ol, dine uygun yaşa, dine uygun kazan, dine uygun harca!
  3. Herkes birbirinin ayıbını araştırırken, sen kendi ayıplarını ara. Kendi ayıplarınla meşgul ol!
  4. Herkes, dünyâyı imâr ederken, sen dinini imâr et, zînetlendir.
  5. Herkes halka yaklaşmak için vâsıta ararken, halkın rızâsını gözetirken, sen Hakkın rızâsını gözet. Allahü teâlâya yaklaştırıcı sebep ve vâsıtaları ara!
  6. Herkes çok amel işlerken, sen amelinin çok olmasına değil, ihlâslı olmasına dikkat et!”

Hazreti Ali Sıffîn harbine giderken, yolda susayan askeri için, su bulamayınca, birçoklarının kaldıramadığı bir taşı tek başına kaldırdı, altından leziz su çıktı. İçtiler, aldılar götürdüler. Ali “radıyallahü anh” o taşı yine yerine koydu. Bu hâdisenin geçtiği yerin yakınında bir kilise vardı. O kilisenin rahibi bu hali oradan gördü. Hemen aşağı inip, Hazreti Ali’nin huzuruna geldi. Sen Peygamber misin? diye sordu. “Hayır ben son Peygamber Muhammed bin Abdullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” halîfesiyim” buyurdu. Râhib elini ver ki müslüman olayım dedi. Ali “radıyallahü anh” elini uzattı. Rahib, Allah’tan başkasının ibâdete hakkı olmadığına, Muhammed’in “sallallahü aleyhi ve sellem” Allah’ın Resûlü olduğuna ve senin de Resûlün vârisi olduğuna şehâdet ederim dedi. Âli “radıyallahü anh” rahibe: “Sen bu yaşa kadar kendi dinini yaşamışsın. Ne sebeple şimdi bizim dinimize girdin?” diye sordu. Râhib: “Ey Emir’ül-mü’minin, bu kiliseyi, bu taşı kaldıran için yapmışlardır. Biz kitaplarımızda okuyoruz. Âlimlerimizden de duyduk ki, burada bir pınar vardır. Üzerinde bir taş vardır. O taşı Peygamber veya peygamber vârisi kaldırabilir. Senin bu taşı kaldırdığını görünce, arzuma kavuştum ve yıllardır beklediğim şeyi buldum” dedi. Emir’ül-Mü’minîn bu sözü işitince ağladı. Gözlerinin yaşından sakalı ıslandı. Sonra: “Allahü teâlâya hamd olsun ki, beni unutulmuşlardan değil, kitabında zikredilenlerden eyledi?” buyurdu.

Hazreti Ali “radıyallahü anh” namaza durunca âlem altüst olsa haberi olmazdı. Derler ki: Bir harbde mübârek ayağına ok gelmiş, demir kısmı kemiğe işlemişti. Bu yüzden okun demirini çekemediler. Cerraha gösterdiler. Cerrah: “Sana aklı gideren, bayıltan ilaç vermeli ki ancak o zaman demir çekilir. Yoksa, bunun ağrısına tahammül edilemez” dedi. Emîr’ül-Mü’minin: “Bayıltıcı ilâca ne lüzum var, biraz sabredin, namaz vakti gelsin, namaza durunca çıkarın” buyurdu. Namaz vakti geldi. Hazreti Ali namaza başladı. Cerrah da Emir Hazretlerinin mübârek ayağını yarıp demiri çıkardı. Yarayı sardı. Hazreti Ali, namazını bitirince cerraha: “Demiri çıkardın mı?” buyurdu. Cerrah: “Evet çıkardım,” dedi. Hazreti Ali: “Hiç farkına varmadım,” buyurdu.

İbni Mülcem, Hazreti Ali’nin bu hâlini bildiği için, namaza giderken şehid etmeği tercih etmişti.

Allahü telâlâ, Hazreti Ali için güneşi iki kere batarken geri çevirmiştir. Birisi Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” zaman-ı şerîflerinde idi. Ümmü Seleme, Esma bint-i Ümeys, Câbir bin Abdullahi’l-Ensârî ve Ebû Saîdi’i-Hudri “radıyallahü anh” rivâyet ettiler. Peygamber efendimiz, huzurlarında Hazreti Ali olduğu halde evlerinde idiler. Cebrâil “aleyhisselâm”vahy getirdi. Resûl-i Ekrem vahyin ağırlığından mübârek başını Hazreti Ali’nin dizine koydu. Güneş batıncaya kadar kaldıramadı. Hazreti Ali “radıyallahü anh” namazını oturduğu yerde imâ ile kıldı. Resûl-i Ekrem’i rahatsız etmemek için yerinden kalkmadı. Sultan-ı Kâinat efendimiz vahyin ağırlığından kurtulunca: “Yâ Ali! İkindi namazını kıldın mı?” diye sordular. Hazreti Ali, “İmâ ile kıldım” dedi. Habîbullah güneşe emir buyurdular. Güneş geriye dönerek dağın üzerinde durdu. Hazreti Ali namazını kıldı. Güneş tekrar yerine gitti. Esma bint-i Umeys “radıyallahü anh” diyor ki: “Güneş ikinci defa batarken testere sesi gibi bir ses işitildi.”

Resûlullah’tan “sallallahü aleyhi ve sellem” sonra Hazreti Ali Bâbil’e giderken Fırat nehrinden geçmek icab etti. İkindi namazı vakti idi. Beraberindekilerin, bir kısmı ile kendileri ikindi namazını kıldılar. Bir kısmı da hayvanlarını sudan geçirmeğe uğraştı. Güneş battı. Bunlar ikindi namazını kılamadılar. Hazreti Ali dua buyurdu. Hak teâlâ güneşi geriye getirdi. Namazını kılmayanlar selâm verinceye kadar güneş kaldı. Sonra korkunç bir ses çıkararak battı. Hazreti Ali’nin Eshâbı korktular. Tesbih, tehlîl ve istiğfâr ettiler.

Birgün Eshâb-ı Kirâm Resûlullah’dan “sallallahü aleyhi ve sellem” Hazreti Ali’yi çok sevmelerinin sebebini sordular. Server-i âlem: “Varın Ali’yi çağırın!” buyurdular. Eshâb-ı Kirâm’dan birisi Hazreti Ali’yi çağırmaya gitti. Habîb-i Ekrem, Hazreti Ali gelmeden Eshâbına: “Ey Eshâbım! Siz birisine iyilik etseniz, o size karşılık olarak kötülük yapsa ne yaparsınız?” buyurdular. Eshâb-ı Kirâm: “Yine iyilik ederiz” dediler. Resûl-i Ekrem “O kimse yine size kötülük yaparsa ne yaparsınız?” buyurdular. Eshâb-ı Kirâm: “Tekrar iyilik yaparız,” dediler. Resûl-i -Ekrem: “Tekrar size kötülükte bulunursa, ne yaparsınız?” buyurunca “Eshâb-ı Kirâm başlarını aşağı indirdiler, bir cevâb veremediler.

Hazreti Ali geldi. Resûl-i Ekrem, Hazreti Ali’ye; “Yâ Ali! Sen birisine iyilik etsen, o sana kötülük yapsa, sen ne yaparsın!” buyurdular. Hazreti Ali: “İyilik yaparım” dedi. Resûl-i Ekrem aynı soruyu yedi kere tekrarladı. Hazreti Ali hepsinde: “Yine iyilik yaparım,” diye cevap verdi. Sonra ilâve ederek; “O kimseye ben iyilik yaptıkça, o bana hep kötülükte bulunsa yine ben ona iyilik yaparım” dedi. Bunun üzerine Eshâb-ı Kirâm: “Yâ Resûlallah! Hazreti Ali’yi çok sevmenizin sebebini anladık, bu sevgiye lâyık olduğunu gördük” dediler ve Hazreti Ali’ye dua ettiler.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” bir hadîs-i şerîfte: “Fakirlikle öğünürüm” buyurdu. Hazreti Ali bu hadîs-i şerîfi Habîb-i Ekrem’den “sallallahü aleyhi ve sellem” işitince dünyâya hiç kıymet vermedi. Çok fakir oldu. Meselâ bugün eline bin altın geçse, bir tanesi ertesi güne kalsın demez, hepsini fakirlere dağıtırdı. Resûl-i Ekrem, Hazreti Ali’ye cömertlerin sultanı mânâsına, “Sultân-ül-Eshıyâ” buyurdular. Bir gün Hazreti Ali, Hazreti Fâtıma’ya: “Evde yiyecek bir şey var mı, çok acıktım” buyurdu. Hazreti Fâtıma evde bir şey olmadığını, yalnız altı akçenin olduğunu söyleyerek (devamla): “Bu akçeler ile çarşıdan yiyecek al. Bir de Hasan, Hüseyin meyve istemişlerdi. Biraz da meyve alırsın” dedi. Hazreti Ali altı akçeyi alıp çarşıya çıktı. Yolda giderken bir kimsenin, bir Müslümanın yakasına yapışmış, ya hakkımı ver veya yürü mahkemeye gidelim dediğini, yakasını bırakmadığını gördü. Borçlu adam, bana birkaç gün daha müsâade et, diyorsa da yakasına yapışan: “Hayır ben de sıkıntıdayım, bir saat bile bekleyerek hâlde değilim” diyordu. Hazreti Ali bunların çekişmelerini görünce yanlarına vardı: “Münâkaşanız kaç para içindir?” buyurdu. “Altı akçedir” dediler. Hazreti Ali: (Kendi kendine) “Müslümanı bu sıkıntıdan kurturayım, nasılsa Hazreti Fâtıma’ya bir cevâb bulurum,” diye düşündü. Yanındaki altı akçeyi vererek, borçlu müslümanı sıkıntıdan kurtardı. Bir zaman Hazreti Fâtıma’ya ne söyliyeyim diye düşünceye daldı. Sonunda nasıl olsa Hazreti Fâtıma kadınların seyyidesi, Resûlullah’ın kızıdır, bir şey demez, diyerek eli boş eve döndü. Hazreti Hasan ve Hüseyin kapıya koştular. Babalarının meyve getireceğini ümid ediyorlardı. Babalarının ellerini boş görünce ağlamaya başladılar. Hazreti Fâtıma’ya: “Verdiğin altı akçe ile bir müslümanı hapisten kurtardım,” buyurdu. Hazreti Fâtıma: “Çok iyi yaptın, elhamdülillah, bir müslümanı hapisten kurtarmışsın. Hak teâlâ bize kâfidir” dedi. Fakat, mübârek hâtır-ı şerifleri biraz mahzun oldu. Hazreti Ali üzüntüsünü sezip, iki oğlunun da ağladıklarını görünce gönlünde bir kırıklık hissetti. Bu elem ile dışarı çıktı. “Bari gidip Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” mübârek yüzünü göreyim de, bu üzüntüden kurtulayım” diye düşündü. Zira Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” mübârek yüzüne bakan kimsenin her üzüntüsü gittiği gibi, kalbinde sürûr ve safa hâsıl olurdu. Bunun için Hazreti Ali, Resûlullah’ın “sallallahü aleyhi ve sellem” tesiri katî ve çabuk bir ilaç gibi olan mübârek ayaklarının tozuna yüz sürmeye gitti. Yolda bir kimse gördü. Elinde besili bir deve vardı. Hazreti Ali’ye: “Ey yiğit! Bu deveyi satıyorum, alır mısın?” dedi. Hazreti Ali “Şimdi param yoktur” dedi. O şahıs: “Sana veresiye veririm” dedi. Hazreti Ali; “Kaça veriyorsun?” buyurdu. O şahıs; “Yüz akçeye veririm” dedi. Hazreti Ali; “Kabul ettim,” dedi. O şahıs da “Peki ben de kabul ettim” dedi. Deveyi, Hazreti Ali’ye teslim etti. Hazreti Ali deveyi almış, biraz gitmişti. Bir adama rastladı. Hazreti Ali’ye: “Bu deveyi bana satar mısın?” dedi. Hazreti Ali “Evet satarım” buyurdu. O kimse: “Üçyüz akçeye bana verir misin?” dedi. Hazreti Ali: “Olur veririm,” dedi.

Deveyi o şahsa sattı. Üçyüz akçeyi peşin alınca doğru çarşıya gitti. Yiyecek ve meyveler aldı. Evine girince çocuklar sevindiler. Babalarının getirdiği yiyecek ve meyveleri yemeğe koyuldular. Fâtıma-tüz Zehrâ “radıyallahü anha” Hazreti Ali’den bu yiyecekleri nereden aldığını sordu. Hazreti Ali mes’eleyi anlattı. Yemeklerini yiyip Allahü teâlâya hamd ü sena ettikten sonra Hazreti Ali, Hazreti Fâtıma’ya: “Ben, Resûl-i Ekrem’in sohbetine gidiyorum” diyerek evden çıktı. Yolda Resûl-i Ekrem’e, yanında Eshâb-ı Kirâm oldukları hâlde rastladı. Meğer Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem”, Hazreti Ali ve Fâtıma’yı görmeğe geliyorlarmış.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” “Yâ Ali! Deveyi kimden alıp, kime sattın?” buyurdu. Hazreti Ali “Allah ve Resûlü bilir.” dedi. Resûl-i Ekrem: “Yâ Ali! Sana deveyi satan Cebrâil aleyhisselâm, satın alan da, İsrâfil aleyhisselâm idi. Deve de Cennet develerinden idi” O müslümanı sıkıntıdan kurtardığın için Hak teâlâ dünyâda bire elli hasene (sevab) verdi. Âhirette vereceğinin hesabını ise kendisinden başka kimse bilmez.” buyurdu.

Hikmetli, ibretlerle dolu sözleri çoktur. Kalblere tesir eden kıymetli sözlerinden bazıları şunlardır:

Buyurdu ki: “Kişi dili altında saklıdır. Konuşturunuz kıymetinden neler kaybettiğini anlarsınız.”

“Dünya bir cîfedir, leştir. Ondan birşey isteyen köpeklerle dolaşmaya dayanıklı olmalı.”

“Allahü teâlâya yemin ederim ki, beni yalnız mü’min sever ve bana yalnız münafık buğz eder.”

“İnsanın yaşlanıp Rabbini bildikten sonra ölmesi, küçükken ölüp, hesapsız Cennet’e girmesinden daha hayırlıdır.”

“Kul ümidini yalnız Rabbine bağlamalı ve yalnız günahları kendini korkutmalıdır.”

“İnsanlar arasında, Allah’ı en iyi bilen, onu çok sevendir, tam ta’zîm edendir.”

“Sizin için korktuğum şeylerin en başında, nefsinin hevasına uymak ve uzun emelli olmak gelir. Birincisi hak yoldan alıkor. İkincisi ise âhireti unutturur.”

“Takvâ, hataya devamı bırakmak, aldanmamaktır.”

“Kalbler kablara benzer. Hayırlı olan, hayırla dolu olanıdır.”

“İlimsiz yapılan ibâdette, anlayış vermiyen ilimde, tefekküre götürmiyen Kur’ân-ı kerîm okumakta hayır yoktur.”

“Bana bir harf öğretenin kölesi olurum.”

Vefatında, son sözü “Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah” oldu.

“Müslümanların hayırlısı, müslümanlara yardım eden ve faydalı olandır!”

“İyilik bilmez birisi de olsa, sen iyilik yap! Zira o, mukâbilinde teşekkür edene yapılan iyilikten mizanda daha ağır basar.”

“Arkadaşlarımdan bir grup toplayıp kendilerine bir ziyafet vermem, benim için bir köle azad etmekten daha sevimlidir.”

“Kendinize Allah yolunda kardeşler edininiz. Çünkü onlar dünya için de, ahiret için de lâzımdır. Cehennem ehlinin “Artık bizim için, ne şefâatçiler, ne de candan bir dost yok.” (Şuarâ, 100-101) sözlerini işitmiyor musunuz? Hadîs-i şerîfte de şöyle gelmiştir: “Bir kul, Allah yolunda yeni bir kardeş edindi mi, Allahü teâlâ da Cennet’tte onun için bir derece ihdas eder.”

“İleride öyle zamanlar gelecek ki, kıtâl ve zulümsüz hükümdarlık etmeğe yol bulunmayacak; çılgınlık ve cimrilik etmeden zengin olmak mümkün olmayacak; kişilerin arzularına uymadıkça da insanlarla sohbet etmek mümkün olmayacak. Bu zamana kim yetişecek olur da sohbet ve metânet gösterir ve kendisini korursa, Allahü teâlâ ona elli sıddîk sevâbı verir.”

“Ahir zamanda bir mü’min, halk arasında adını unutturmadıkça rahat edemeyecektir.”

“Sizin hayırlılarınız, günahına gerçekten çok tövbe edenlerdir.”

“Her kim kötüyü yasaklar, fâsıka kızar ve Allah’ın yasaklarının hududu çiğnendiği zaman öfkelenirse, Allahü teâlâ da o kulunun lehine öfkelenir.”

“Öyle zamanlar gelecek ki münkeri inkâr edenlerin sayısı insanların ondan birinden az olacaktır. Sonra bunlar da gider ve artık kötüyü yasaklayan tek kimse bulunmaz.”

“Her fenalıktan uzak kalmanın yolu, dili tutmaktır.”

“Hayra niyet edince acele et ki, nefsin seni yenip de caydırmasın.”

“Dünya hayatı kimseye bâki değildir. Şiddeti de ni’meti de geçicidir.”

“İki şey aklı ve tedbiri bozar. Biri acele etmek, biri de olmayacak şeyi istemek.”

“Akıl gibi mal, iyi huy gibi dost, edep gibi miras, ilim gibi şeref olmaz.”

“Danışmadan (istişâre etmeden) doğruya ulaşılamaz.”

“Tembellik insanı vaktinden önce yıpratır.”

“Öksüzü ağlatmak zulümdür.”

Kaynaklar
1) Üsûd-ül-gâbe; cild-4, sh. 91
2) El-İsâbe; cild-2, sh. 506
3) Tarih-i Bağdad; cild-1, sh. 133
4) Tarîh-ül-hülefâ; sh. 166
5) Tezkiret-ül Huffâz; cild-1, sh. 10
6) Hulâsat ü Tezhib-il-Kemâl; sh. 232
7) Şecerât-üz-Zeheb; cild-1, sh. 49
8) Tabakât-ü İbn-i sa’d; cild-3, sh. 11
9) Tabakâtül-Kurrâ Libnü’l-Cezerî; cild-1, sh. 546
10) Tabakât-üş-Şirâzî; sh. 41
11) Tabakâtül-Kurrâ li’z-Zeheb; cild-1, sh. 30
12) El-İber; cild-1, sh. 46
13) En-nücûmüzzâhire; cild-1, sh. 119
14) Tabakât-ül-huffâz; cild-1, sh. 5
15) Ravzât-us-Safa; cild-2, sh. 135
16) Hilyet-ül-evliyâ; cild-1, sh. 61
17) El-İstiâb; cild-3, sh. 26
18) Miftâh-un-necât; sh. 48
19) İzâlet-ül-hafâ; cild-1, sh. 254
20) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye; sh. 984
21) Eshâb-ı Kirâm; sh. 311
22) Savâik-ul Muhrikâ; sh. 115

Hazreti Abdurrahman bin Avf “radıyallahü anh”

Eshâb-ı Kirâmın büyüklerinden ve Cennetle müjdelenen on kişiden biri. Adı, Abdurrahman bin Avf bin Abd-i Avf bin Hars bin Zühre bin Kuseydir. Soyu, yedinci dedesi Kilâb bin Mürrede Resûlullah efendimiz ile birleşmektedir. Künyesi Ebû Muhammeddir. İslâmiyetten önce adı Abd-i Amr, bir rivayette de Abdül-ka’be veya Abdülhâris olup, İslâma geldiğinde Peygamber efendimiz tarafından ismi değiştirilip “Abdurrahman” olmuştur. Babası Avf, cahiliye devrinde Gamîsâ adındaki yerde Fâkih bin Mugîre ve Affan bin Ebü’l-Âs ile beraber Cüzeyme kabilesi tarafından katledilmiştir. Annesi Şifâ binti Avfdır. Hazreti Ebû Bekr, Osman, Talha ve Zübeyir (radıyallahü anhüm) hazretlerinin anneleri ile birlikte müslüman olmuştu. Kardeşlerinden Esved ve Abdullahla müslüman olmakla şereflenmişlerdir. Birçok defa evlenmiştir. Yedisi kız, yirmibiri erkek olmak üzere yirmisekiz çocuğu olmuştur. Erkek çocuklarından bazılarının isimleri, Muhammed, İbrahim, Hameyd, Zeyd, Ebû Seleme, Mus’ab, Süheyl, Osman, Ömer, Misverdir. Bunlardan İbrahim, Muhammed, Hamid ve Zeyd’in annesi Ümmü Gülsümdür. Ebû Seleme’nin annesi ise Tümadırdır. Oğlu İbrâhim, Resûlullah efendimizle görüşmek şerefine kavuşmuştur.

Hicretten 44 sene önce (m. 580) yılında doğdu ve Hicretten 31 sene sonra (M. 653) Medinede vefat etti. Hazreti Ebû Bekrin teşviki ile, Onun tavsiyesine uyarak en önce imân edenlerin beşincisidir. Mekke’de iken ticâret yapardı. Hazreti Abdurrahman İslâmiyeti kabul edince diğer müslümanlar gibi eziyyet ve işkencelere maruz kaldı. Böylece vatanını terk ile hicrete mecbur oldu. Habeşistana hicret eden müslümanlarla beraber bu memlekete gitti. Çok geçmeden Peygamber efendimizin Medine-i Münevvereye hicretinden sonra Medineye gelerek Resûlullaha katıldı.

Hazreti Abdurrahman bütün harplerde bulundu. Bedirde kahramanlıkları çok oldu. Hazreti Abdurrahman bin Avf, Bedir harbinde şahit olduğu bir hâdiseyi şöyle anlatıyor: “Bedirde harp saflarında durup sağıma soluma baktığım zaman Ensârdan iki genç delikanlı gözüme ilişti. Bunlardan en kuvvetli ve vurucu olanı ile bulunmak istedim. Bu iki gençten biri beni gözü ile süzdü sonra bana dönerek: “Ey amca! Ebû Cehli tanır mısın?” diye sordu. Ben de: “Evet tanırım” dedim ve “Ey kardeşimin oğlu, Ebû Cehli ne yapacaksın?” diye sordum. O da; “Bana haber verildiğine göre, Ebû Cehil Resûlullaha sövermiş. Allaha yemin ederim ki onu bir görürsem, öldürünceye veya kendim ölünceye kadar asla ondan ayrılmayacağım.” dedi. Bir gencin heyecan halinde söylediği kat’i bu söze doğrusu hayret ettim.”

Bu iki gençten diğeri de beni gözden geçirerek diğerinin söylediği gibi söyledi. Bu sırada gözlerim hiç bir tarafa takılmadan ben de Ebû Cehli görmüştüm. O, Kureyş askeri içinde hiç durmadan ileri geri dönüp duruyordu. Ben: “Gençler, öteye beriye telaşla giden şu şahıs, bana o sorup tanımak istediğiniz Ebû Cehildir” dedim. Onlar da hemen kılıçlarına sarıldılar ve Ebû Cehili öldürünceye kadar kılıç darbesine tuttular. Sonra dönüp Resûlullahın huzuruna geldiler. Ve hâdiseyi arz ettiler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”: “Ebû Cehil’i hanginiz öldürdü?” diye suâl etti. Bunlardan biri “Ben öldürdüm” dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” “Kılıçlarınızı sildiniz mi?” deyince. Onlar da: “Hayır silmedik” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz, kılıçlarına ne kadar kan bulaştığını ve ne derece derinlikte battığını anlamak için gençlerin kılıçlarını tetkik edip, gözden geçirdi. İltifat ve tebrik ederek: “İkiniz öldürmüşsünüz” buyurdu.

Abdurrahman bin Avf “radıyallahü anh” Uhudda iki müşrik öldürdü ve yirmibir yerinden yaralandı. Ayağından aldığı bir yaradan hafif topal kaldı. Ayrıca 12 tane dişi kırıldı. Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” onu Medinede Hazreti Saîd bin Rebîi ile kardeş yapmıştı. Hazreti Saîd o kadar iyi kalbli, cömert bir zât idi ki, bütün mal ve servetini Hazreti Abdurrahman ile paylaşmak istemişti. Fakat Hazreti Abdurrahman bunu istememiş ve teşekkür ederek, “Aziz kardeşim, Allah sana ve çoluk çocuğuna bereket ihsan etsin, malını çoğaltın! Sen bana çarşının yolunu göster ben orada biraz alış veriş ile meşgul olup ihtiyaçlarımı karşılarım.” demişti. Peygamberimiz Hazreti Abdurrahmanın böyle söylediğini duyunca, Ona hayır dua etti. Kaynuka çarşısında ticâret yaparak kısa zamanda çok zengin olmuştu. Buyurdu ki: “Taşa uzansam, o taşın altında ya altına veya gümüşe rastladığımı görürüm.”

Hazreti Abdurrahman bin Avf, Resûlullahın sağlığında Allah yolunda çok mal harcadı. Üç kere malının yarısını verdi, birinci defa 4.000 dirhem, ikincide 40.000 dirhem ve üçüncüde de 40.000 altın sadaka olarak Allah yolunda dağıttı. Uhud Savaşı esirlerinden 30 tanesini azad ettirdi ve her birine 1.000 altın dağıttı. Tebük seferi için 500 at ve 500 yüklü deve verdi. Birgün buğday, un ve çeşitli zahire yüklü yediyüz devesi ile Medine’ye girdiğinde Hazreti Âişe “radıyallahü anha”, Resûlullah efendimizin, “Abdurrahman bin Avf, Cennet’e diz üstü girer.” buyurduğunu bildirince, develerin hepsini yükleriyle birlikte Allah yolunda dağıtacağını söz verip onu şahit tutmuştur. Bedir Harbinde bulunup da sağ kalanların her birine, kendi malından 400 dirhem (2 kg. civarında) altın para verilmesini vasiyet etti. Vasiyeti hemen yerine getirildi.

Tebük Harbinden dönüşte Peygamber efendimiz bir yere gitmişlerdi. O sıra Eshâb-ı Kirâm, sabah namazı geçiyor diye Abdurrahman bin Avfı imâmete geçirdiler. Peygamber efendimiz döndüğü zaman ikinci rekâtte ona uydular ve namazın sonunda; “Bir peygamber sâlih bir kimenin arkasında namaz kılmadıkça ruhu kabz olmaz” buyurarak Abdurrahman bin Avfın kıymetini ifâde ettiler.

Hazreti Abdurrahman, Dûmet-ül-Cendel’e giden orduya Resûlullahın emriyle kumandanlık yaptı. Birinci Halife Hazreti Ebû Bekr devrinde Hazreti Abdarrahman, Onun en samimi müşavirlerinden idi. Hazreti Ebû Bekr Ona son derece hürmet eder ve her işte onunla istişare ederdi (danışırdı). Hazreti Ömerin halîfeliği zamanında bir ticâret kervanı gelip, gece Medinenin dışında kondu. Yorgunluktan hemen uyudular. Halife Ömer, şehri dolaşırken bunları gördü. Abdurrahman bin Avfın “radıyallahü anh” evine gelip, “Bu gece bir kervan gelmiş. Hepsi kâfirdir. Fakat bize sığınmışlar. Eşyaları çoktur ve kıymetlidir. Yabancıların, yolcuların, bunları soymasından korkuyorum. Gel, bunları koruyalım” dedi. Sabaha kadar bekleyip sabah namazında mescide gittiler. İçlerinden bir genç uyumamıştı. Arkalarından gitti. Soruşturup, kendilerine bekçilik eden şahsın halife Ömer olduğunu öğrendi. Gelip arkadaşlarına anlattı. Roma ve İran ordularını perişan eden, binlerce şehir almış olan, adaleti ile meşhûr, yüce halifenin, bu merhamet ve şefkatini görerek İslamiyetin hak din olduğunu anladılar. Hepsi seve seve müslüman oldu. Hazreti Ömer vefat ederken halifeliğe aday olarak gösterdiği 6 kişiden biri de Abdurrahman bin Avfdır. Fakat O, kendi hakkından feragat ederek hakem oldu. Hazreti Osman halife seçildi ve önce kendisi biat etti.

Hazreti Abdurrahman, Hazreti Osman devrinde son derece sakin bir hayat yaşadı. 31 (m. 651) senesinde 75 yaşında iken vefat etti. İri yapılı, beyaz tenli, yakışıklı bir zat idi. 65 hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Kendisinden, Abdullah İbn-i Abbas, İbn-i Ömer, Cabir bin Abdullah, Enes bin Mâlik, Cübeyr bin Mut’im ve oğulları İbrâhim, Hamid ve Ebû Seleme, kızkardeşinin oğlu Abdullah bin Âmir, Mâlik bin Evs ve birçok âlim hadîs-i şerîf rivâyetinde bulunmuşlardır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” onun hakkında “Göktekiler ve yerdekiler katında, sen eminsin” buyurdu. Resûlullahdan bizzat rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şunlardır:

“Dikkat edin, Cennet için hazırlanan yok mudur? Kâ’be’nin Rabbine yemin olsun ki, Cennet’te tehlike diye birşey yoktur. Cennet parlayan bir nûr, etrafa yayılan bir kokudur. Binaları kuvvetlidir. Irmakları devamlı akar, bol ve kemâle ermiş meyve yeridir. Orada Huriler vardır. Cennet’te üzüntü ve keder yoktur. Nimetleri devamlıdır.” Eshâb-ı Kirâm: “Biz ona hazırlanmışız” dediler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem: “İnşaallah deyiniz” buyurdu ve cihadı anlattı.

“Bir yerde vebâ hastalığının çıktığını duyduğunuz vakit oraya gitmeyiniz. Bulunduğunuz yerde vebâ görüldüğü vakit kaçarcasına oradan uzaklaşınız.”

“Bir kadın beş vakit namazını kılar, Ramazan orucunu tutar, namusunu korur, zevcine itaat ederse dilediği kapıdan Cennet’e girer.”

“Serveti çoğaltanlar helâk oldu. Ancak Allah’ın fakir kullarına verip, bu servet ile hayırlı amel işleyenler müstesna. Ne yazık ki, bu gibiler azdır.”

Eshâb-ı Kirâmın büyüklerinden Abdurrahman bin Avfa “radıyallahü anh”: “Bu büyük serveti nasıl kazandın?” dediler. Buyurdu ki: “Çok az kâra da râzı oldum. Hiç bir müşteriyi boş çevirmedim. Hatta birgün bin deveyi sermayesine satmıştım. Yalnız dizlerindeki ipler kâr kalmıştı. Bir ip bir dirhem gümüş değerinde idi. O gün develerin yem parasını ben vermiştim. Kazancım ise bin dirhem olmuştu.”

Hazreti Abdurrahman yüksek ahlâk, fazilet ve kemâl sahibi, çok iyi ve çok temiz seciyeli bir insandı. Onun kalbi, Allah korkusu ile Resûl-i Ekreme muhabbetle, doğruluk ve iffetle, rahmet ve şefkatle dolu idi. Âli cenaptı (cömertti), Allah yolunda malını dağıtmaktan zevk alırdı. Hazreti Abdurrahmanın kalbinde Allah korkusu o kadar yer etmişti ki, kendisi hiç bir vakit dünyâsını dinine tercih etmemiş, hayatta servet ve mal sahibi olmaya ehemmiyet vermemiş, tam müslüman olarak yaşamayı her şeyin üstünde tutmuştu. Nitekim aşağıdaki vak’a Hazreti Abdurrahman bin Avfın takvasını (haramlardan kaçışını) çok iyi göstermektedir.

Birgün Hazreti Abdurrahman bin Avfa bir yerde yemek ikram olunmuştu. Kendisi oruçlu idi. Tam iftar edeceği zaman, Hazreti Abdurrahman bir hatırasını anlatmağa başladı: “Uhud günü, benden çok hayırlı olan Mus’ab bin Umeyr şehid düştü. Onu bir kumaş parçasına kefenledik. Başını örttüğümüz zaman ayakları çıplak kalıyor, ayaklarını örtersek başı açık kalıyordu. Sonra o gün Hazreti Hamza da şehid oldu. O da benden hayırlı idi. Sonra dünyâ bize açıldı. Türlü türlü nimetlere kavuştuk. Korkarım, bizim hayır ve hasenat devrimiz geçmiş olsun” demiş ve ağlamaya başlamıştı. Hazreti Abdurrahman, o kadar müteessir olmuştu ki, önündeki iftarını unutmuştu.

Halife Ömer “radıyallahü anh” Şama gidiyordu. Şamda tâ’ûn (yani vebâ hastalığı) olduğu işitildi. Yanında bulunanların bazısı, Şama girmiyelim, dedi. Bir kısmı da, “Allahü teâlânın kaderinden kaçmıyalım” dedi. Halife de, “Allahü teâlânın kaderinden, yine Onun kaderine kaçalım, şehre girmiyelim. Birinizin bir çayırı ile, bir çıplak kayalığı olsa, sürüsünü hangisine gönderirse, Allahü teâlânın takdiri ile göndermiş olur” buyurdu. Sonra Abdurrahman bin Avfı “radıyallahü anh” çağırıp sen ne dersin? Buyurunca, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” den işittim: “Vebâ olan yere girmeyiniz ve vebâ olan bir yerden başka bir yere gitmeyiniz, oradan kaçmayınız” buyurmuştu, dedi. Halife de: “Elhamdülillah, benim sözüm hadîs-i şerîfe uygun oldu” deyip Şama girmediler. Vebâ bulunan yerden dışarı çıkmanın yasak edilmesine sebep, sağlam olanlar çıkınca, hastalara bakacak kimse kalmaz, helâk olurlar, vebâlı yerde kirli hava, (yani mikroplu hava, vebâ basilleri), herkesin içine yerleşince, kaçanlar hastalıktan kurtulamaz ve hastalığı başka yerlere götürmüş, bulaştırmış olurlar. Hadîs-i şerîflerde buyuruluyor ki; “Vebâ hastalığı bulunan yerden kaçmak, muharebede kâfir karşısından kaçmak gibi, büyük günahtır.” Muhyiddin-i A’rabî: “Belâlardan, tehlikeden gücünüz yettiği kadar sakınınız. Çünkü takat getirilemeyen, dayanılamayan şeylerden uzaklaşmak Peygamberlerin âdetidir” buyurmaktadır.

Hazreti Abdurrahman bin Avf, Resûl-i Ekremin en yakın Eshâbındandı. Onun Resûl-i Ekreme muhabbeti, hizmeti, Onun yolunda fedâkârlığı bitip tükenmezdi. Uhud muharebesinde Resûlullahı müdafaa için kendisini nasıl fedâya hazır olduğu, aldığı yaralardan anlaşılmaktadır. Hazreti Abdurrahman kendisi naklediyor:

Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” yola çıktılar, kendilerini takib ettim. Hurmalık bir yere girdiler ve yere kapanarak secdeye vardılar. Bu secdeleri o kadar uzadı ki, kendi kendime, Aman Yâ Rabbî! dedim. Acaba Resûl-i Ekreme bir hal mi oldu? diyerek büyük bir korku ile ilerledim. Kendisine yaklaştım ve yanına oturdum. Resûl-i Ekrem başlarını kaldırdılar. “Sen kimsin” buyurdular. “Ben Abdurrahmanım” dedim. “Bir şey mi oldu?” buyurdular. Hayır, Yâ Resûlallah secdeye kapandınız ve secdeniz o kadar uzadı ki size bir hal olmasından endişe ettim. Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Cibrîl-i Emin geldi, şunu müjdeledi: “Yâ Muhammed! Kim ki, sana, salât ve selâm getirirse Cenâb-ı Hakkın mağfiret ve selâmına nail olur” dedi. Ben de bu müjdeye karşı secdeyi şükrana kapandım.

Hazreti Abdurrahman bin Avf, Resûlullahın âhirete teşriflerinden sonra Onunla geçirdiği günleri hatırlayarak daima ağlar. Onun sohbetinden mahrum olduktan sonra kendisi için dünyânın hiçbir kıymeti kalmadığını söylerdi.

Hazreti Âişenin (radıyallahü anha) bildirdiğine göre, Resûlullah hanımlarına: “Benden sonraki haliniz beni düşündürüyor. Benden sonra ne olursunuz, insanlar size nasıl davranırlar. Sizin geçiminizi üslenecek olanlar sabırda kâmil olan ve sıddîklığı huy edinenlerdir.” buyurdu. Hazreti Âişe der ki, “Resûlullah sabır ediciler ve sıddîklar” sözünden, sadaka verenler ve iyilik edenleri kastetmiştir. Çünkü sözün akışı, hanımlarının geçimi ile ilgili idi. Sonra Hazreti Âişe Ebû Seleme bin Abdurrahmana, (Abdurrahman bin Avfın oğlu olup, Tabiînin büyüklerinden olan Ebû Selemeye) teşekkür ve kadirşinaslık olarak: “Allahü teâlâ babanı Cennetteki Selsebil pınarlarından içirsin” diye dua etti. Çünkü Abdurrahman bin Avf “radıyallahü anh” mü’minlerin annesi olan Resûlullahın hanımlarına çok iyilik ve ikramda bulunurdu. Bir bağını kırkbin altına satıp, hepsini onlara hediye etmişti.

Hazreti Ömer: “Abdurrahman müslümanların büyüklerinden biridir” buyurdu. Hazreti Ali ise Resûlullahdan duydum. Abdurrahman bin Avfa: “Göktekiler ve yerdekiler katında sen emînsin” buyurdu.

Hazreti Abdurrahman son derece kerîm idi, cömertti. Onun serveti arttıkça, cömertliği de o nisbette artmaya devam ediyordu. Berâe sûresi nazil olup Eshâb-ı Kirâm sadaka ve hayrata teşvik olundukları zaman, Hazreti Abdurrahman malının yarısı olan 4 bin dirhemi hemen dağıtmış ve binlerce altınını hayır işlerine vakfeylemişti.

Hazreti Abdurrahman, servetiyle birçok köleleri azad ettirmiş, bunlar için binlerce dinar sarf etmişti. Hazreti Abdurrahman servet sahibi olmasının ona ahirette bir noksanlık vermemesini düşünüyordu. Onun için bir gün, Hazreti Ümmü Selemeye şu sözleri söylemişti: “Malın çokluğu helake sebep olur. Bundan endişe ediyorum” Hazreti Ebû Seleme ise ona şu cevabı vermişti: “Fakat Allah yolunda sarf olunan mal böyle değildir.”

Nevfel bin İyas el-Hüzeli anlatır: Abdurrahman bin Avf bizimle oturuyordu. Ne hoş sohbet bir zât idi. Birgün bizi evine götürdü. Bize bir tepsi getirdi, içinde ekmek ve et vardı. Ağladı. Ey Ebû Muhammed, seni ağlatan nedir? dedik. Dedi ki: “Resûlullah vefat etti, fakat kendisi ve ehli arpa ekmeğinden bir defa olsun doyunca yemedi. Biz sonumuzun hayırlı olup olmıyacağını bilmiyoruz.”

Resûlullah efendimiz: “Abdurrahman bin Avf, Cennet’e emekliye emekliye girer” buyurdu. Bunu duyduktan sonra hep korkardı. Resûlullahın huzuruna vardı ve: “Allah’a karz-ı hasen (borç) ver! Bu sayede ayakların çözülür” emrini aldı. Sonra Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Resûlullaha şöyle dedi: “İbni Avfe söyle, misafir ağırlasın. Fakirleri doyursun! Kendisinden birşey isteyen muhtaçları boş çevirmesin! Bunları yaparsa içinde bulunduğu durumuna (yani Zenginliğinin hakkını vermeğe) keffaret olur.”

Dûmet-ül-cendele giden orduya, Resûlullahın emriyle kumandanlık yaptı. Hicretin altıncı yılında Şaban ayında gönderilmiştir. Dûmet-ül-cendel, Tebûk şehrinin yakınında olup büyük bir panayır ve ticâret merkezi idi. Abdullah bin Ömer der ki; “Resûlullah efendimiz Abdurrahman bin Avfı “radıyallahü anh” yanına çağırıp ona: “Hazırlan! Ben, seni bugün veya yarın sabah inşaallah, askerî birliğin başında göndereceğim” buyurdu. Sabah namazını mescidde kıldıktan sonra Peygamberimiz, geceleyin Dûmet-ül-Cendele hareket etmesini ve oranın halkını İslâmiyete davet eylemesini Abdurrahman bin Avfa emretti ve buyurdu ki: “Cenâb-ı Hak sana Dûmen’in fethini nasib ederse, ileri gelenlerinden birinin kızı ile evlen!.” Bu ordu yediyüz kişi idi. Bunlar seher vakti, Medine dışında, Cürüfteki karargahlarında toplandılar. Peygamberimiz, Addurrahman bin Avfın geri kaldığını görünce: “Arkadaşlarından niçin geri kaldın?” diye sordu. Abdurrahman bin Avf: “Yâ Resûlallah, en son görüşmemin, konuşmamın sizinle olmasını istedim. Yolculuk elbisem üzerimdedir” dedi.

Hazreti Abdurrahman bin Avf, başına siyah, pamuklu kalın bezden gelişi güzel bir bez sarmıştı. Peygamberimiz onu önüne oturtturup, sarığını eliyle çözüp tekrar sardı. Sarığın ucunu onun omuzunun ortasından sarkıttı. Ve; “Ey İbni Avf! İşte sarığını böyle sar!” buyurdu. Daha sonra Resûlullah efendimiz eline bir sancak vererek ve “Ey İbni Avf! Hepiniz Allah yolunda harp ediniz. Allah’a karşı küfür edenlerle çarpışınız!” buyurarak onu uğurladı.

Abdurrahman bin Avf Medineden hareket edip, Dûmet-ül-Cendele gelince üç gün kaldı. Halkı İslâmiyete davet etti. Onlar; “Biz kılıçtan başka bir şey vermeyiz” dediler. İslâmiyeti kabul etmekten kaçındılar. Daha sonra Asbağ bin Amr el-Kelbî, müslüman oldu. Kendisi Hıristiyan olup Dümet-ül-Cendel halkının kralı idi. Asbağ Müslüman olduktan sonra kavminden çok kimseler de müslüman oldular. Abdurrahman bin Avf, durumu Peygamber efendimize mektûb yazarak bildirdi. Bu yazıyı Râfi bin Mükeysle Medineye gönderdi. Peygamberimiz mektuba verdiği cevapta; Asbağın kızı Tümâdırla evlenmesini yazdı. Bunun üzerine Abdurrahman bin Avf, Tümadırla evlendi. Daha sonra birliğinin başında, yeni zevcesi Tümadırla Mekke’ye döndü. Tümadır, Abdurrahman bin Avfın oğlu Ebû Selemenin annesidir. Ebû Seleme, büyük fıkıh âlimlerindendir.

Kaynaklar
1) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; cild-3, sh. 87
2) Herkese Lâzım Olan İmân; sh. 98
3) Üsûdül-gâbe; cild-3, sh. 313
4) El-İsâbe; cild-2, sh. 416
5) El-İstiâb; cild-2, sh. 393
6) Metâli-ün-nücûm; cild-1, sh. 239
7) Kâmûs-ul-a’lâm; cild-4, sh. 3072
8) Müsned-i Ahmed bin Hanbel; cild-1, sh. 190
9) Buhârî, Fedâil-us-sahâbe
10) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye; sh. 978

Hazreti Ebû Ubeyde bin Cerrah “radıyallahü anh”

Sağ iken, Cennet ile müjdelenen on sahabîden biri. “Ümmetin Emîni” lakâbıyla övülen yüce Sahâbînin asıl ismi, Âmir bin Abdullah bin Cerrah bin Kâ’b bin Dabbe bin Hars bin Fehrdir. Bütün gazalarda bulundu. Çok kahraman idi. Bedir Gazası’nda pederini öldürdü. Uhud’da Resûlullahın mübârek yanağına batan iki demir halkayı dişleri ile çekip çıkardı. Rumlar ile olan muharebelerde, senelerce nefer olarak savaşırken, halife hazret-i Ömer tarafından Şam ordularına başkumandan yapıldı. Adaleti ile Rum halkını hayrette bıraktı. Şamlıların seve seve imân etmelerine sebep oldu, 18 (m. 639) yılında 58 yaşında Kudüs ile Remle arasında tâ’undan vefat etti.

Hazret-i Ebû Bekrin vasıtasıyla imâna gelenlerin onuncusudur. İmâna geldiğinde 31 yaşındaydı. O günden, vefatına kadar malıyla, mevkisiyle ve canıyla İslâmiyeti yaymak için çalıştı. Sevgili Peygamberimizin yanında bütün gazalarda bulundu. Peygamber efendimizin şu hadîs-i şerîfleriyle şereflendi. “Ebû Bekr Cennet’tedir. Ömer Cennet’tedir. Osman Cennet’tedir. Ali Cennet’tedir. Talha Cennet’tedir. Zübeyr Cennet’tedir. Abdurrahman ibni Avf Cennet’tedir. Saad ibni Ebî Vakkas Cennet’tedir. Said ibni Zeyd Cennet’tedir. Ebû Ubeyde ibni’l Cerrah Cennet’tedir.” Mekke’deyken kâfirlerin ezâ ve cefâlarının çoğalmasıyla Peygamber efendimizin izniyle Habeşistan’a hicret etti. Sonra Medine’ye hicret edince Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” onu Hazreti Sa’d bin Muâz ile kardeş yaptı.

Bedir Gazası’nda, düşman saflarında babası da bulunuyordu. Peygamber efendimizin kumanda ettiği bu gazaya melekler de katılmış; insan şekline girerek ellerindeki kılıç ile kâfirlerle çarpışıyordu. Savaş bütün şiddetiyle devam ederken Ebû Ubeyde “radıyallahü anh” babasıyla karşılaştı. Babası oğlunu öldürmek için saldırınca Hazreti Ebû Ubeyde “Yâ Allah” diyerek babasıyla mücadeleye başladı. Peygamber efendimizin aşkıyla yanan Ebû Ubeyde “radıyallahü anh” babasıyla, İslâm için çarpışıyordu. Bir fırsatını bulup kılıcıyla babasının başını gövdesinden ayırıp, kesik başı Hazreti Peygamberimizin huzuruna getirdi. Peygamberimiz bu hali görünce çok sevindi. Ve Allahü teâlâ bu hâdise üzerine: “Allahü teâlâya ve kıyâmet gününe imân edenler, Allahü teâlânın düşmanlarını sevmezler. O kâfirler ve münafıklar, mü’minlerin anaları, babaları, oğulları, kardeşleri ve başka yakınları olsa da, bunları sevmezler. Böyle olan mü’minleri Cennet’e, koyacağım.” buyurdu (Mücâdele sûresi 22. âyeti).

Hazret-i Ebû Ubeyde Uhud Cengi’nde de büyük kahramanlık gösterdi. Hazreti Peygamberimiz, Ebû Ubeyde ile Sa’d bin Ebî Vakkas hazretlerini ön safta çarpışanlara kumandan olarak seçti. Kâfirleri, merkezde bulunan Sevgili Peygamberimize yaklaştırmamak için bütün güçleri ile savaştılar. Peygamber efendimiz dahi düşmanı geriletecek şekilde yayıyla, okuyla, kılıcıyla çarpışıyordu. Eshâb-ı Kirâm “radıyallahü anh” canlarını dişlerine takmışlar Peygamberimizin etrafında pervane olmuşlardı. Hazreti Hamza, Hazreti Ali, Hazreti Ebû Dücane, Hazreti Sa’d bin Ebî Vakkas, Hazreti Umeyr, Hazreti Ubeyde bin Cerrah, Hazreti Talha, Hazreti Zübeyr gibi Eshâb-ı Kirâm “radıyallahü anhüm ecmain” Peygamberimizi korumaya çalışıyorlardı. Pek çok Eshâb-ı Kirâm çarpışa çarpışa şehid oldu. Düşman gerilemişti, zafere yaklaşılmıştı. Zafer sevinciyle yerlerini terk eden Eshâb-ı Kirâm’ın bulundukları yerden, düşman süvarileri saldırıya geçti ve Peygamber efendimize kadar sokuldular. İbn-i Kamia denilen müşrik, Resûlullahın mübârek başına kılıcını vurdu, miğferin demiri mübârek yanağına saplandı. Eshâb-ı Kirâm tekrar toparlanıp kâfirlere saldırdı, düşmanı Peygamberimizin yanından uzaklaştırdılar. Hazreti Ebû Ubeydenin Sevgili Peygamberimizin mübârek yanaklarından miğferin demirini dişleriyle çekip, çıkarırken iki ön dişi kırıldı. Bu gazada Peygamber efendimizin mübârek dişleri şehid oldu. Bu savaş, İslâm ordusunun önce galibiyeti, sonra düşmanın hücumu, daha sonra da Eshâb-ı Kirâmın “radıyallahü anh” düşmanı kovalamasıyla neticelendi. 97 kadar şehid verildi. Bunların içinde Hazreti Hamza şehidlerin serdarı olarak yanlarına yeğeni Abdullah bin Cahş ile aynı kabre defnedildiler.

Hazreti Ebû Ubeyde, Uhud, Hendek, Hâyber gazalarında görülmemiş şekilde cenk etti. Mekkenin fethinde de Peygamber efendimizin yanlarında bulundu. 9 (m. 630) senesinde Peygamberimizin huzuruna Necrandan bir Hıristiyan heyeti geldi. Uzun konuşmalardan sonra Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” Peygamber olduğunu kabul ettiler… Ve “Yâ Muhammed “sallallahü aleyhi ve sellem”! Senden razıyız ne istersen sana verelim. Eshâbından bir emîn kimseyi bizimle beraber gönder, vergilerimizi ona verelim!” dediler. Peygamberimiz de yemin edip, “Gayet emîn bir kimseyi sizinle gönderirim” buyurdu. Eshâb-ı Kirâm “radıyallahü anh” emîn olarak kimin şerefleneceğini merak ediyorlardı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” “Kalk yâ Ebâ Ubeyde!” buyurdu, “Ümmetimin emîni budur” diyerek beraber gönderdi. Hazreti Ebû Ubeyde bu müjdeye kavuşunca sevincinden ağladı.

Sevgili Peygamberimiz, Bahreyn ile sulh yaptığında, Onlardan Cizyeyi almak üzere Ebû Ubeydeyi “radıyallahü anh” vazifelendirdiler. Vazifesini çok güzel yapmış dönüşünde hazineyi altınla doldurmuştu. Hicretin 11. (m. 632) yılında Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Rebi’ul evvel ayının 12’sinde Pazartesi günü öğleden evvel vefat ettiler. Eshâb-ı Kirâm, pek çok üzülüp gözyaşı döktüler. Çoğunun dili tutulup, bir müddet konuşamadılar. Hazreti Ebû Ubeyde gözyaşlarını tutamıyordu. Bütün Eshâb-ı Kirâm kan ağlıyor ve devasız derdi çekiyordu. İçerde cenaze hazırlıklarını yaparlarken kapı vuruldu: “Ebû Bekr ve Ömer burada mı?” diye sorulunca “Evet buradayız” dediler. “Medineliler, Benî Saide Konağı’nda toplandılar, kimin halife olacağını konuşuyorlar. Belli bir kimseyi daha seçemediler. Herkes kendi kabilesinin reisini seçmeyi istiyor. Bir karışıklık çıkabilir. Acele gelip bu işi hallediniz” dedi. Müslümanlar arasında büyük bir ayrılık baş göstermek üzere idi. İşte böyle dar ve tehlikeli bir anda, Hazreti Ebû Bekr ile Hazreti Ömer ve Hazreti Ebû Ubeyde, oraya Hızır gibi yetiştiler. O anda, ensardan biri kalkıp, bizler, Resûlullaha yardım ettik. Muhacirler bize sığındı. Halife bizden olmalıdır diyordu. Halbuki Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” her yerde, sağ yanına Hazreti Ebû Bekri, sol yanına Hazreti Ömeri alır, Ebû Ubeyde “radıyallahü anh” için de “Bu ümmetin eminîdir” buyururdu. Üçü birdenbire meydana çıkınca, sanki Resûlullah kalkmış oraya gelmiş gibi oldu. Herkes, bunların ne söyleyeceğini bekliyordu. Hazreti Ebû Bekr, uzun bir konuşma yaptı. Sonra Hazreti Ömer konuştu sonra da Ebû Ubeyde “radıyallahü anh” “Ey Ensâr! Başlangıçta, bu dine hizmet eden sizlerdiniz. Sakın işi önce bozan da sizler olmayasınız” dedi. Sonra Hazreti Ebû Bekr, “Size şu iki zâtı aday yaptım, birini seçiniz” diyerek, Hazreti Ömer ve Hazreti Ebû Ubeydeyi gösterdi. Her ikisi de çekindiler: “Hazreti Peygamberin ileri geçirdiği kimsenin önüne kim geçebilir!” dediler. Hazreti Ömer “Yâ Ebâ Bekr, Resûlullah seni hepimizin önüne geçirdi. Elini uzat! Ben seni halîfe seçtim” dedi ve ilk biat Hazreti Beşir, Hazreti Ömer ondan sonra da Hazreti Ebû Ubeyde “radıyallahü anh” ve diğer Eshâb-ı Kirâm “aleyhimürrıdvan” hazretleri Hazreti Ebû Bekri halife seçtiler. Eğer, Hazreti Ebû Bekr, Ömer ve Ebû Ubeyde hazretleri yetişmeseydi müslümanlar parçalanacaktı. Bu üç eshâbın hizmeti kıyâmete kadar unutulmayacaktır.

Hazreti Ebû Bekr halife olunca Ebû Ubeydeyi “radıyallahü anh” başkumandan tayin etti. Humus, Şam, Ürdün ve Filistini fethetmek ve oradaki, insanların da İslâmiyetle şereflenmeleri için gönderdi. Hazreti Ebû Ubeyde, Bizanslıların Suriyeyi kurtarmak için büyük bir Haçlı ordusu toplandığını öğrenince Şam, Ürdün ve Filistin’e giden kuvvetleri toplayıp onları Yermükde karşıladı. Halife Hazreti Ebû Bekr, Ebû Ubeydeye “radıyallahü anh” yardım için Hazreti Hâlid bin Velidi gönderdi. Düşman ordusu 240 bin, İslâm ordusu 40 bin civarında idi. Hâlid bin Velid “radıyallahü anh” orduyu biner kişilik alaylara bölüp her birine alay kumandanı tayin etti. Ebû Ubeydeyi “radıyallahü anh” merkeze, diğer kumandanları sağ ve sol kanatlara yerleştirdi. Bizans ordusuna saldırıya geçildi. Savaş bütün hızıyla devam ederken Bizans generallerinden Yorgi, Hazreti Hâlid bin Velidin, “Allahın kılıcı” lakâbını duyarak, hidâyete gelip müslüman oldu. O da müslümanların safında Bizanslılarla savaştı. Uzun ve çetin savaşların neticesinde koca Rum ordusu yenilerek dağıldı. 100 bin Rum öldürüldü. İslâm ordusunda ise 3 bin yiğit şehâdete kavuştu. Bu muharebede İslâm kadınları da harb etti. Bu zafer bütün Şam beldesinin fethine sebep oldu. Zafer müjdesi halifeye bildirildi. Sonra Hazreti Hâlid bin Velid ve Hazreti Ebû Ubeyde “Fıhl” mevkiinde 80 bin Rum ile çarpıştılar. Onları da akşama kadar süren bir savaşta mağlub ettiler.

Hazreti Ebû Bekr vefat edince yerine geçen Halife Hazreti Ömer, Hazreti Ebû Ubeydenin baş kumandan olarak yine fetihlere devam etmesini emretti. Ebû Ubeyde “radıyallahü anh” ordusuyla Humusa hareket etti. Sulh ile Humusu aldı. Rum Kayseri Herakliyüsün büyük ordularını perişan eden İslâm askerlerinin başkumandanı Ebû Ubeyde bin Cerrah, zafer kazandığı her şehirde adamlarını bağırtarak Rumlara halife Ömerin “radıyallahü anh” emirlerini bildirdi. Humus şehrini alınca da; “Ey Rumlar! Allah’ın yardımı ile ve halifemiz Ömerin “radıyallahü anh” emrine uyarak bu şehri de aldık. Hepiniz ticâretenizde, işinizde, ibadetlerinizde serbestsiniz. Malınıza, canınıza, ırzınıza kimse dokunmıyacaktır. İslâmiyetin adaleti, aynen size de tatbik edilecek, her hakkınız gözetilecektir. Dışardan gelen düşmana karşı müslümanları koruduğumuz gibi, sizi de koruyacağız. Bu hizmetimize karşılık olmak üzere, müslümanlardan hayvan zekatı ve uşr aldığımız gibi sizden de, senede bir kere cizye vermenizi istiyoruz. Size hizmet etmemizi ve sizden cizye almamızı Allahü teâlâ emretmektedir” dedi. Humus Rumları, cizyelerini seve seve getirip, Beytül-mal emini Habîb bin Müslime teslim ettiler. Herakliyüsün, bütün memleketinden asker toplayarak Antakyaya hücuma hazırlandığı haberi alınınca, Humus şehrindeki askerin de merkezdeki kuvvetlere katılmasına karar verildi. Ebû Ubeyde hazretleri, şehirde memurlar bağırtıp: “Ey hıristiyanlar! Size hizmet etmeği, sizi korumağı söz vermiştim. Buna karşılık, sizden cizye almıştım. Şimdi ise, halifemiz Hazreti Ömerden aldığım emir üzerine, Herakliyus ile gazâ edecek olan kardeşlerime yardıma gidiyorum. Size verdiğim sözde duramıyacağım. Bunun için hepiniz Beytül-mala gelip, cizyelerinizi geri alınız, isimleriniz ve verdikleriniz defterimizde yazılıdır” dedi. Suriye şehirlerinin çoğunda da böyle oldu. Hıristiyanlar, müslümanların bu adaletini, bu şefkatini görünce, senelerden beri Rum İmparatorlarından çektikleri zulümlerden ve işkencelerden kurtuldukları için bayram yaptılar. Sevinçlerinden ağladılar. Çoğu seve seve müslüman oldu. Kendi arzuları ile Rum ordularına karşı İslâm askerine casusluk yaptılar. Ebû Ubeyde “radıyallahü anh” böylece, Herakliyus ordularının her hareketini günü gününe haber alırdı.

Hazreti Ebû Ubeyde, ordusunu toplayarak Antakya’ya hareket etti. Maarra, Lazikiye, Antaritus, Banyas, Selemiye’yi zaptederek gidiyordu. Kinnesrine Hazreti Hâlid bin Velidi gönderdi. Kendisi Halebe geldi. Halebi fethederek, Antakya’yı muhasara etti. Antakya da zaptedildi. Ebû Ubeyde “radıyallahü anh” halifeye durumu bildiren bir rapor gönderdi. Halife, fethedilen yerlere, İslâm kuvvetlerinin yerleştirilmesini emretti. Bu emri yerine getiren Hazreti Ebû Ubeyde Kurs, Menbic, Delul, Riabe’yi fethederek Fırat nehrine kadar ilerledi. Fethettiği yerlere memurlar tayin ederek Kudüs’e geldi. Kudüs muhasara edildi. Kudüslüler sulh yapmak istediklerini yalnız bu sulhda Hazreti Ömerin de bulunmasını yoksa sulh yapmıyacaklarını Ebû Ubeydeye “radıyallahü anh” bildirdiler. Durum Halife Hazreti Ömere arzedildi. Hazreti Ömer yerine Hazreti Aliyi vekil tayin ederek Kudüse geldi. Kudüslülerle sulh yapıldı. Hazreti Ömer sulhdan sonra Medineye döndüler.

Rum Kayseri Herakliyus kaybettiği toprakları geri almak için harekete geçti. Büyük bir haçlı ordusu hazırladı. Hazreti Ebû Ubeyde, bu karardan vaktinde haberdar olup, durumu halifeye bildirerek nasıl hareket edeceğini sordu. Hazreti Ömer, İranla harb etmekte olan Hazreti Sa’da emir gönderek Ebû Ubeydeye “radıyallahü anh” yardım etmesini bildirdi. Hazreti Sa’d (Ka’ka)ı dörtbin mücâhidle yardıma gönderdi. Başkumandan Hazreti Ebû Ubeyde Şamın Cezire ile irtibatını keserek Haçlı ordusunun üzerine yüklendi. Kısa zamanda haçlı ordusunu perişan ederek büyük bir zafer daha kazandı.

18 (m. 639) senesinde Şamda vebâ hastalığı salgın halde olup, çok Müslümanın ölümüne sebep olmuştu. Hazreti Ebû Ubeyde de bu salgına yakalandı, öleceğini anlayınca orada hazır bulunanlara bir vasiyetinin olduğunu bildirdi. Vasiyetinde: “Namazınızı kılınız. Orucunuzu tutunuz. Sadakanızı veriniz. Haccınızı yapınız. Birbirinize iyilik yapınız. Âlimlere ve büyüklerinize itaat ediniz. Dünyaya aldanmayınız. İnsanların en akıllısı Allahü teâlânın emirlerini yerine getirenlerdir. Hepinize Allahü teâlânın selâmı ve rahmetini, lütuf ve bereketini niyaz ederim. Haydi, yâ Muâz “radıyallahü anh”, cemaate namazı kıldır” diyerek gözlerini yummuş, yerine Muâz bin Cebeli “radıyallahü anh” vekil etmişti. 18 (m. 639) senesinde 58 yaşında vefat etti. Muâz bin Cebel “radıyallahü anh” hazretleri cemaate bir hutbe okudu. Burada “Yemin ederim ki, bugün siz öyle bir kimseyi kaybettiniz ki, Ondan daha dinine bağlı, daha temiz ve merhametli bir kimse görmedim. Dünyaya hiç meyletmeyen, tebaasına hep iyiliği ve birbirlerini sevmeyi emreden bu mübârek Ebû Ubeyde hazretlerine hakkınızı helâl edin ve dua ediniz” buyurdu.

Hazreti Ebû Ubeyde bin Cerrah, faziletlerin timsali bir zâttı. Allahü teâlânın emirlerinden dışarı çıkmazdı. Hazreti Peygamberimize muhabbeti pek ziyade idi. Peygamber efendimizden aldığı bir emri yerine getirmek için, canını fedâdan çekinmezdi. Zühd ve takva sahibi ve pek merhametli idi. Askerlerine ve tebaasına çok şefkatli bir baba idi. Hazreti Ömer, Şama gittiği zaman, Onu karşılayanlara “Kardeşim Ebû Ubeyde nerede?” diye sordu. “Geliyor efendim” diyerek gelmekte olan Hazreti Ebû Ubeydeyi gösterdiler. Sağlığında, Cennet ile müjdelenen iki sevgili, selâmlaştılar. Hazreti Ömer Ona: “Haydi senin evine gidelim” deyince Hazreti Ebû Ubeyde Ona: “Buyurunuz yâ Emir-el-mü’minin” diyerek evine götürmüştü. Hazreti Ömer, Ebû Ubeydenin “radıyallahü anh” evinde bir şey görememiş, Ona; “Nerede senin eşyan? Burada bir keçe, bir kırba gibi şeylerden başka bir şey yok. Sen Emirsin, senin burada yiyecek bir şeyin yok mu?” dediğinde, Hazreti Ebû Ubeyde Ona bir zenbil getirerek bir kaç lokma çıkardığında Hazreti Ömer ağlamıştı. Sonra da; “Ey kardeşim Ebû Ubeyde, dünyâ herkesi değiştirdi, yalnız seni değiştiremedi” buyurmuştu.

Bir defa Hazreti Ömer, Hazreti Ebû Ubeydenin şahsına, dörtbin dirhem göndermiş, bu parayı Ona götürecek elçiye; “Dikkat et, bakalım, bu parayı ne yapacak?” diye tenbih etmişti. Hazreti Ebû Ubeyde bu parayı aldıktan sonra onu hemen askerleri arasında taksim etmişti. Elçi, geri dönünce hâdiseyi anlatmış, Hazreti Ömer de; “Hamd olsun ki müslümanlar arasında böyle insanlar var.” demişti.

Hazreti Ömerin oğlu Abdullah “radıyallahü anh” der ki: “Kureyş halkının içinde üç kişi vardır ki, yüzleri en güzel yüz, akılları, en selîm akıl, kalbleri, en metin kalbdir. Bunlar Hazreti Ebû Bekr, Hazreti Osman ve Hazreti Ebû Ubeyde’dir.”

Hazreti Ebû Ubeyde bin Cerrah, hayatını hep İslâma hizmetle geçirmiş, insanların ebedî seadete kavuşmaları için çırpınmıştır. Kabri Şerifi Şamdadır.

Hazreti Ebû Ubeyde bin Cerrahın hayatı Cihadı fî sebîlillah ile serhat boylarında geçtiği için pek fazla hadîs-i şerîf rivâyet edememiştir. Yalnız 14 hadîs-i şerîfin râvisidir. Bunlardan:

Resûlullah Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem”:

Necrandan gelen Hıristiyan kafilesinden, Peygamber efendimize, emin bir kimseyi bizimle gönderir misin? denilince, Peygamber efendimiz de:

“Kalk yâ Ebâ Ubeyde İbn-i Cerrah!” buyurdu; O da ayağa kalkınca:

“İşte bu gördüğünüz simâ, İslâm ümmetinin emînidir.” buyurmuştur.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Ebû Ubeydeyi “radıyallahü anh” Bahreyne gönderdi. Ebû Ubeyde, Cizye mallarını alarak Bahreynden Medine’ye geldiği işitilince (ki, o anda sabah namazı kılınıyordu), karşılamaya çıktılar. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” eshâbını bu halde görünce, gülümseyerek onlara: “Öyle sanıyorum ki siz, Ebû Ubeydenin hayli dünyâlıkla geldiğini duydunuz, Onu sevinçle karşılıyorsunuz!” buyurdu. Onlar da: “Evet Yâ Resûlallah” diye tasdik ettiler. Bunun üzerine Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”: “Şad olunuz ve sizi sevindirecek nimetleri (bundan böyle her zaman) umunuz! Vallahi (bundan sonra) sizin, fakir olacağınızdan korkmam. Fakat sizin için korktuğum bir şey varsa o da sizden önce gelip geçen ümmetlerin önüne dünyâ nimetlerinin yayıldığı gibi sizin önünüze de yayılarak onların birbirlerine haset ettikleri ve nefsaniyet güttükleri gibi sizin de birbirlerinize düşmeniz ve onların helâk oldukları gibi sizin de mahvolup gitmenizdir.” buyurdular.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” sahil tarafına bir sefer düzenleyip Hazreti Ebû Ubeyde bin Cerrahı, Emîr tayin etti. Bu sefere 300 Eshâb-ı Kirâm katılmıştı. Hazreti Cabir der ki: “Biz yola çıktık. Yolun bir kısmında bulunduğumuz sıra azığımız tükendi. Bunun üzerine Ebû Ubeyde “radıyallahü anh” mücâhidlere yanlarında ne kadar erzak varsa getirmelerini emretti. Getirilen erzakı bir araya topladı ki, bu toplanan erzak iki dağarcık hurmadan ibaretti. Bu hurma ile Ebû Ubeyde “radıyallahü anh” hergün azar azar vererek bizi geçindiriyordu. Nihayet bu da sona ermişti. Bir derecede ki, herkesin payına günde birer hurma düşüyordu. Sonra bu hurma da tükenince onun yokluğunun acısını tattık. Sonra deniz sahiline vardık, bir de ne görelim? Deniz sahilinde kocaman bir balık bulunuyordu. (Bunu deniz sahile atmıştı). Ebû Ubeyde bize, “Bu deniz mahlûkunun etinden yiyiniz.” dedi. Biz de yedik Medineye dönüp Resûlullah efendimizin yanına geldiğimizde bu vakayı arz ettik. Peygamber Efendimiz de: “Aziz Mücâhidler, yiyiniz! Allahü teâlâ onu denizden rızıklanmanız için çıkarmıştır. Yanınızda varsa bize de yediriniz!” buyurdular. Askerden bazıları o balık etinin pastırmasından bir parça Resûlullaha getirdi. Hazreti Peygamberimiz de yedi. 

Kaynaklar
1) El-İsâbe; cild-4, sh. 111
2) Sahîh-i Buhârî; cild-7, sh. 172
3) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye; sh. 1002
4) Müsned-i İmâm-ı Ahmed; cild-1, sh. 196-385
5) Herkese Lâzım Olan İmân; sh. 99
6) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; cild-3, sh. 409
7) El-A’lâm; cild-3, sh. 252
8) Hilyet-ül-evliyâ; cild-1, sh. 100