Kategori: Osmanlı Âlimleri

Geyikli Baba

Bursa’nın fethine katılan, Orhan Gâzi devri Osmanlı evliyâsından. İran’da Hoy şehrinde doğdu. Şeyh Ebü’l-Vefâ’nın yolundan feyz aldı. Baba İlyâs Horasânî’den ilim öğrendi. Keşiş Dağı ormanlarındaki dergâhında kalıp, geyiklerle haşır-neşir olduğu için Geyikli Baba adı verildi. Gideceği yerlere bir geyiğe binmiş olarak giderdi. Sultan Orhan Gâzi zamanında kerâmetleriyle meşhûr oldu. Geyik sırtında Bursa’nın fethine katıldı. Bursa’yı kuşatan ordunun önünde, elinde altmış okkalık bir kılıçla küffâra karşı harb etti. Orhan Gâzi zamanında Uludağ’ın doğu eteklerinde, İnegöl yakınlarında vefat edip, oraya defnedildi. Orhan Gâzi tarafından kabri üzerine türbe yaptırıldı. Sonradan yine Orhan Gâzi tarafından türbe yanına bir câmi ve dergâh ilâve edildi. Sevenleri, çevresinde bir köy meydana getirdiler. Kurdukları bu köye Baba Sultan köyü adını verdiler. Geyikli Baba külliyesi, 1369 (m. 1950)’den sonra yeniden restore edilip, ta’mir edildi.

Geyikli Baba, Keşiş dağındaki dergâhında kendi hâlinde yaşar, gelenlere dinini öğretir, şehre inmezdi. Orhan Gâzi, Bursa’yı fethettikten sonra, Bursa’nın fethinde yardıma gelen evliyânın gönlünü almak, onların bereketli dualarına kavuşmak için bir imâret yaptırdı. Onları Bursa’ya davet etti. Orhan Bey’e yakınları Geyikli Baba’dan da bahsettiler. “İnegöl civarındaki, Keşiş Dağı’nda birçok derviş yerleşmiş, içlerinden bir derviş onlardan ayrılır, ormana gider, geyiklerle arkadaşlık eder. Sizin dostlarınızdan Turgut Alp, onun da dostudur. Sık sık onun ziyâretine gider, berâber sohbet ederler” dediler.

Orhan Gâzi de haber gönderip, onun kim ve neci olduğunu öğrenmek istedi. Bursa’ya davet etti. “Eğer gelmezse, ben varıp elini öpeyim” dedi. Geyikli Baba’yı arayıp buldular. Sultânın sözünü arzettiler. “Baba İlyâs mürîdiyim, Seyyid Ebü’l-Vefâ Bağdâdî tarîkatındanım” diye cevap verdi. Bursa’ya davet ettiler, rızâ göstermedi. “Sakın Orhan da gelmesin. Dervişler gönül ehli olurlar, gözetirler. Öyle bir vakitte varırlar ki, vardıkları zamanda ettikleri duanın kabul olmasını arzu ederler” buyurdu. “Bâri Orhan Gâzi’ye dua et!” dediklerinde; “Biz onu hatırımızdan çıkarmıyoruz. Her zaman devletine dua ile meşgulüz. Onun İslâmiyete hizmeti sebebiyle, sevgi ve muhabbeti kalbimizde taht kurmuştur” diye haber gönderdi.

Aradan zaman geçti. Geyikli Baba, dergâhının yanından bir ağaç dalı keserek omuzuna alıp yola revân oldu. Doğru Bursa hisarına vardı. Pâdişâh sarayına girip, avlu kapısının iç tarafına, getirdiği dalı dikmeye başladı. Sultan Orhan Gâzi’ye haber verdiler. “Bir derviş gelmiş, saray avlusuna ağaç diker” dediler. Sultan çıkıp hâli gördü. Bu dervişin Geyikli Baba olduğunu bildi. Ağacı dikince doğrulup, Orhan Gâzi’ye: “Bu hatıramız burada kaldığı müddetçe, dervişlerin duası senin ve neslinin üzerinedir. Senin neslin ve devletin bu ağaç gibi kök salacak, dalları çok uzaklara ulaşacak. Evlâtların dîn-i İslâma çok hizmet edecekler” deyip; “Kökü sâbit, dalları ise göktedir” meâlindeki, İbrâhim sûresi 24. âyet-i kerîmesini okudu. Az sonra da geldiği gibi gitti. Diktiği ağaç ulu bir çınar oldu. O ağacın bugün bile mevcût olduğu, Bursa’da Üftâde’ye giden Kavaklı caddedeki çınar ağacı olduğu söylenmektedir.

Bir zaman sonra Orhan Gâzi, Geyikli Baba’ya iâde-i ziyârette bulundu. Ona; “İnegöl ve çevresi senin tasarrufunda olsun” dedi. “Mülk ve mal cenâb-ı Haktandır, ehline verir, biz Onun ehli değiliz. Mal, mülk ve sebeplere meyletmek, emîr ve sultanlara gerektir. Bizim gibi fukara kısmına, Allah adamlarına “yakışmaz” diye cevap verdi. Pâdişâh ısrâr edince, kendisine hibe edilen yerlere bedel olarak, dergâhının çevresinden az bir miktarını dervişlere odunluk olarak kabul edip, Sultanın gönlünü aldı. Orhan Gâzi de kabul etti, râzı olup, çok dualar aldı.

Taşköprüzâde merhum, “Şakâyık-ı Nu’mâniyye”sinde, Osmanlının gülbahçesinde yetişen, Nu’mân’ın (İmâm-ı a’zamın) bülbüllerini anlatırken, Geyikli Baba’dan da bahseder ve kabrini ziyâretle şereflendiğini söyler. “Kabrini ziyâret ettim. Kabrin yakınında bir mezar daha gördüm. Türbedârdan bu mezarın kime âit olduğunu sordum. Germiyanoğullarından saltanat sâhibi bir kimse iken saltanatı terk edip, Geyikli Baba’nın hizmetine giren ulu bir kimsenin mezarı oluduğunu söyledi” demekte ve zamanında Geyikli Baba’ya gösterilen itibârı ifâde etmektedir.

Kaynaklar
1) Âşık Paşazâde târihi (İstanbul: 1332); sh. 196
2) Şakâyık tercümesi (Mecdî Efendi); sh. 31
3) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-5, sh. 3943
4) Nefehât-ül-üns; sh. 690

Çandarlı Kara Halîl Hayreddîn Paşa

Hanefî mezhebi fıkıh âlimi. Osmanlı devletinin ilk vezirlerinden ve kadılarından. İsmi Halîl bin Ali’dir. Sultan Orhan Gâzi’ye vezîr olunca, “Hayreddîn” lakabı ve “Paşa” ünvanı verildi. Aslen Eskişehir’de, Sivrihisar yakınlarında Cendere köyünden olduğu için Cenderî ve Çandarlı diye nisbet edildi. Osman Gâzi’nin kayınpederi Edebâlî’nin akrabâlarındandır. Doğum târihi bilinmemektedir. Ordusu ile birlikte Vardar Yenicesi’nde bulunduğu sırada, 789 (m. 1387) yılında hastalanıp Serez’e nakledildi. Serez’de aynı yıl vefat edip, İznik’teki türbesine defnedildi. Fâtih zamanında katledilen Vezîr Çandarlı Halîl Paşa başka olup, Kara Halîl Hayreddîn Paşa’nın oğlu İbrâhim’in oğludur.

Çandarlı Kara Halîl, İznik’de Orhan Gâzi tarafından açılan Orhâniye Medresesi talebeleri arasında idi. Orhan Gâzi, 731 (m. 1331) yılında İznik’i fethedince, orada bir medrese yapıp, bir imâret inşâ etti. İmârette ilk olarak bizzat kendisi aş dağıtıp, kandil yaktı. Zamanın büyük âlimlerini medresede ders vermeye davet etti. İlk önce Dâvûd-i Kayserî’yi baş müderris tayin etti. Ondan sonra Tâcüddîn Kürdî baş müderris oldu. Üçüncü olarak baş müderris olan Alâüddîn Esved Ali bin Ömer isminde, Kara Hoca diye bilinen bir mübârek zât idi. Çandarlı Kara Halîl, bu medresede ilim öğrenip, zamanın din ve fen bilgilerine sâhip oldu. Muhtemelen Edebâlî hazretlerinden de ilim öğrendi. Ahîlerle de yakından irtibâtı vardı. Orhan Bey zamanında ilk önce Bilecik kadılığına, daha sonra İznik kadılığına, bilâhare Bursa kadılığına tayin edildi. Hocası Tâcüddîn Kürdî’nin kızı ile evlendi. Murâd-ı Hüdâvendigâr sultan olunca, Osmanlılarda ilk olarak kâdaskerlik makamını ihdas edip, Kara Halîl’i de ilk kâdasker (kazasker) olarak tayin etti. Kara Halîl Efendi, bütün bilgi ve tecrübesini, genç Osmanlı Devleti’nin teşkilâtlanmasında seferber etti. Orhan Bey zamanında, ilk muntazam askerî teşkilâtın teşkilinde mühim vazîfeler gördü. Yaya ve müsellem adları ile müslüman Türk cengâverlerinden piyâde ve süvari kuvvetlerini teşkilâtlandırdı. Bu teşkilâtın nizâmnâmesini hazırlayıp, ilk asker ocağını kurdu. Bu ocak, daha sonra, yine Kara Halil’in himmet ve gayreti ile Birinci Murâd zamanında Yeniçeri ocağının kurulmasına kadar Osmanlı Devleti’nin yegâne muntazam ordusu olarak kaldı. Sultan Murâd-ı Hüdâvendigâr’ın zamanında kâdaskerlik de kendisine verildi. Rumeli’de yeni şehirler fethedilip, cephe genişleyince; Çandarlı, üç buçuk asırdan fazla devam edecek olan Yeniçeri ve Acemi ocaklarını kurmaya me’mûr edildi. Bu işi başarı ile halletti. Molla Rüstem Karamanî ile birlikte bir devlet hazinesi ve devletin mâlî teşkilâtını kurup, çeşitli düzenlemeler yaptı. Daha sonra Halîl Hayreddîn Paşa ünvanıyla vezîr oldu. Çandarlı’ya kadar, Osmanlılarda vezirler, yalnız idâri ve mâlî işlere bakarlardı. Çandarlı’ya, bunlar yanında askerî kumandanlık da verildi. Devletin bütün idârî, mâlî ve askerî işlerini elinde topladı. 787 (m. 1385) yılında ordunun başında Rumeli’ye sefere çıktı. Karaferye, Serez ve Selânik’i aldı. Tesalya ve Manastır’a girdi. Arnavutluk içlerine kadar ilerledi. Ordusu ile berâber Vardar Yenicesi’nde fetih hareketlerine devam etmekte iken hastalanıp, Serez’e nakledildi. 789 (m. 1387) yılında orada vefat etti. Vefatı sırasında yanında; Ali, İlyâs ve İbrâhim adlarında üç oğlu vardı. Oğlu Ali Paşa, babasının yerine vezîr oldu. Yaklaşık yüzelli sene, Çandarlı soyundan gelen kimseler Osmanlı devletine en üst seviyede hizmet ettiler.

Çandarlı Halîl Hayreddîn Paşa, ilim ve amelde eşsiz, vera’ ve takvâda nâdirdi. Devlet idâresinde muktedir, kumandanlıkta üstündü. Tevâzu ve cömertlik sâhibi bir kimse olup, işlerini yalnız Allahü teâlânın rızâsı için yapardı. Dünyâya düşkün değildi. Dünyâ malına bağlılığı zarûret miktârı idi. O, yalnız âhıreti kazanmanın yollarını arar, dünyâ işleri ile zarûret miktârı ilgilenirdi. Bütün fakir fukaranın yükü onun üzerinde idi. Yolda ağlayan bir çocuk, cenkte tökezleyen bir at ondan sorulurdu. Âhıret günü bunların hesabını nasıl vereceğini düşünür, elinden geldiğince hatâ yapmamaya, kimsenin kalbini kırmamaya çalışırdı. Nitekim, kendisine sultânın emrine girmesi teklif edilince geri durmuş, ancak hocası emredince, emre itaat etmişti. Sultânın hizmetine de, Allahü teâlânın dînine hizmet edip, Onun rızâsını kazanabilmek arzusuyla hocasının emriyle girmişti. Bu husûsta “Şakâyık-ı Nu’mâniye” müellifi şöyle anlatır: Sultan Orhan Gâzi, âlimleri, evliyâyı görüp gözeten bir zât-ı muhterem idi. O mübârek kimse, birgün Alâüddîn-i Esved hazretlerini ziyârete gitti. Onun bulunduğu yere varınca, Alâüddîn-i Esved (rahmetullahi aleyh) nafile namaz kılmakta idi. Orhan Gâzi, avluda bekledi. Bu sırada farz namaz vakti geldi. Orhan Gâzi ve orada bulunan Alâüddîn-i Esved’in talebeleri namaz için hazırlandılar. Namazın sünnetini kıldılar. İkâmet okununca, talebeler arasında bulunan Kara Halîl imâmete geçti. Hazır olan cemâate namaz kıldırdı. Alâüddîn-i Esved de odasından çıkıp geldi. Bir müddet sohbet ettiler. Orhan Gâzi edeble dinledi. Daha sonra başını kaldırıp; “Seferde ve hazerde, ahâli arasında vâki olacak hâdiselerde hükmedip, hak ile bâtılı ayırmak, şer’î hükümleri beyân etmek için bir hâkim-i samedânî lâzımdır. Talebenizden birini benim ile sefere gitmek için tayin etseniz” deyip, meramını erzetti. Alâüddîn-i Esved (rahmetullahi aleyh), Orhan Gâzi’nin bu arzusunu kabul ettikten sonra, talebelerine baktı. Her birinin; “Ne olur beni gönderme!” diye yalvarır bir hâli vardı. Çünkü onlar, sultanla berâber olan ulemâyı dünyâya düşkün olur biliyorlardı. Sultânın kötülüklerine ulemânın ilimlerini âlet etmelerinden korkuyorlardı. Ancak Sultan Orhan, öyle bir kimse değildi. Yanına ulemâyı emretmek için değil, Allahü teâlânın emirlerini onun ağzından dinlemek için, kendisini Allahü teâlânın yasaklarına kaymaktan sakındırması için istiyordu. Kendisine kul değil, başına sultan arıyordu. Devlet sultansız, sultan ulemâsız olmuyordu. Devletin bekâsı için sultâna, sultânın yanlış yola sapmaması için ulemâya ihtiyâç vardı. Alâüddîn-i Esved namlı Kara Hoca’nın talebelerinden birinin de bu işi yapması lâzımdı. İş başa düşmüştü. Kara Hoca da en gözde talebesi Çandarlı Kara Halîl’i Sultan Orhan Gâzi’ye verdi. Kara Halîl (rahmetullahi aleyh) de, “Me’mûr ma’zûrdur.” hükmünce, hocasının emrine tâbi olup, Orhan Gâzi ile birlikte gitti. Seferde ve hazerde, sultâna müşavirlik, anlaşmazlıklarda hâkimlik yaptı. Yanlış yola sapanları terbiye edip, dîn-i İslâmın emir ve yasaklarının tatbikinin, Devlet-i âliye-i Osmaniye içerisinde Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiği şekilde icrâsına gayret eyledi.

Çandarlı Kara Halîl Hayreddîn Paşa, Serez’de bir câmi, İznik’de Yeşil Câmiyi, Gelibolu’da Eski Câmiyi, İznik’de eski ve yeni imâreti yaptırdı. Bunca hizmetleri arasında, ilm-i belâgatta Celâleddîn-i Kazvînî’nin “Telhîs-ül-miftâh” adlı eserini şerhetti.

Kaynaklar
1) Şakâyik tercümesi (Mecdî Efendi); sh. 30
2) Rehber Ansiklopedisi; cild-3, sh. 287
3) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-3, sh. 2072
4) Tâc-üt-tevârîh; cild-1, sh. 91
5) Nuhbet-üt-tevârîh vel-ahbâr; cild-3, sh. 305
6) Hadîkât-ül-vüzerâ; sh. 4
7) Tevârih-i Âl-i Osman; sh. 56
8) Neşrî; Cild-1, sh. 197

Kâtib Çelebi

Fıkıh ve târih âlimi. İsmi, Mustafa bin Abdullah’tır.
1017 (m. 1608) senesi Zilka’de ayında İstanbul’da doğdu.
1067 (m. 1656) senesi Zilhicce ayının yirmiyedisinde Cumartesi günü sabah vakti vefat etti.
Kabri, Vefâ’dan Unkapanı’ndaki Mahmudiye Köprüsü’ne inen büyük caddenin sağ kenarında, Zeyrek Câmii’ne varmadan, mektebin altındaki sebilin bitişiğinde küçük bir avludadır.

Okumaya devam et

Ehi Çelebi

Osmanlı âlimlerinden. İsmi Yûsuf bin Cüneyd Tokadî olup, Ehî Çelebi diye meşhûrdur. Doğum târihi belli değildir. Tokat’ta doğdu. 905 (m. 1499) senesinde İstanbul’da vefat etti. Aksaray ile Topkapı arasında yaptırdığı câminin yanında medfûndur.

Ehî Çelebi, ilk tahsilini Merzifon’da yaptı. Merzifon Medresesi’nde müderris olan Seyyid Ahmed Kırimî’den okudu. Sonra Sultan Bâyezîd Hân’ın hocası Molla Selâhaddîn’den ve Molla Hüsrev’den ilim tahsil etti. İcâzet (diploma) aldıktan sonra, Bursa’da Molla Hüsrev’in yaptırdığı medreseye müderris oldu. Sonra Edirne’de Taşlık Medrese’ye, daha sonra İstanbul’da Kalenderhâne Medresesi’ne ve Mahmûd Paşa Medresesi’ne müderris oldu. Çok talebe yetiştirdi. Bilâhare yine Bursa’da Sultan Medresesi’ne tayin oldu. Sonunda İstanbul’da Sahn-ı semân medreselerine tayin edilerek, ilim âşıklarına bilgiler sundu. Bu vazîfede iken Allahü teâlânın rahmetine kavuştu. Oturmakta olduğu evin yakınlarında bir mescid yaptırdı. Sahip olduğu kıymetli kitaplarını, devrinin âlimlerine vakfetti. Ömrünü ilim ve ibâdetle geçirdi.

Ehî Çelebi, kıymetli eserler yazdı. Vikâye’nin Sadruşşeri’a şerhine hâşiye yaparak, “Zahîret-ül-ukbâ” ismini verdi. Beydâvî hâşiyesi meşhûrdur. “Hediyyet-ül-mehdiyyîn” kitabında, insanı küfre sürükleyen sözlerin ne olduğunu bildirdi. Bu eser, İstanbul’da Hakîkat Kitabevi tarafından bastırılmıştır.

Hediyyet-ül-mehdiyyîn’den bazı bölümler:

Îmân bahsi: İmân ile İslâm birdir. Çünkü İslâm, İslâmiyetin bildirdiği hükümleri kabul etmektir. Bu ise tasdîkin kendisidir. Bu bakımdan, îmân ile İslâm birbirinden ayrılamaz. Kâfirler ve bazı günahkâr mü’minler için kabirde azâb, müttekî mü’minler için ni’met ve mükâfat haktır. Münker ve Nekîr ismindeki meleklerin suâl sorması haktır. Haşr-ı cismânî diye meşhûr olan cesedlerin (toplanması) haktır. Kirâmen kâtibîn isimli meleklerin, kulların amellerini yazdıkları defterlerin, mü’minlere sağ taraflarından, kâfirlere ise, sol ve arka taraflarından verilmesi ve amelleri sebebi ile hesaba çekilmeleri haktır. Kevser havuzu haktır. Delîli Kevser sûresi’dir. Sırat köprüsünden geçmek haktır. Cennet ve Cehennem haktır. Onlar şimdi de mevcûtturlar. A’zâların kullar hakkında şâhidlik yapacakları haktır.

Allahü teâlâ, kendisine şirk (ortak) koşulmasını af ve mağfiret etmez. Bundan başka küçük ve büyük günah sahiplerinden dilediğini af ve mağfiret eder. Kulun işlediği küçük günahtan dolayı azâb görmesi, büyük günah işliyenin de, o büyük günahı helâl saymadı ise affa uğraması câizdir. Günahı helâl saymak küfürdür.

Peygamberlerin (aleyhimüsselâm), evliyânın, âlimlerin ve zühd sâhibi kimselerin şefaat etmeleri haktır ve gerçektir. Tövbesiz bile vefat etseler, büyük günah işlemiş olan mü’minler ebediyyen (sonsuz) Cehennem’de kalmaz.

Öldürülen bir kimse eceli ile ölmüştür. Peygamberlerin (aleyhimüsselâm) gönderilmesinin hikmeti, mü’minleri Cennet ve sevâb ile müjdelemek, kâfirleri ise Cehennem ve azâb ile korkutmaktır. Allahü teâlâ, Peygamberlerini mucizelerle te’yid eder (Onlara yardım eder). Peygamberlerin evveli Âdem aleyhisselâm, sonuncusu ve en üstünü Muhammed aleyhisselâmdır. Melekler, Allahü teâlânın kullarıdır. Allahü teâlânın emirlerine uyarlar. Erkek ve dişi değildirler. Allahü teâlâ, kullarına peygamberleri vasıtasıyla kitaplar gönderdi. Bu kitaplarında, farzları, vâcibleri, yasak kıldığı şeyleri, güzel va’dlerini ve acı azablarını bildirdi.

Hiçbir velî, Peygamberin (aleyhisselâm) derecesine ulaşamaz. Velînin kerâmeti haktır. Peygamber efendimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) sonra insanların en üstünü Ebû Bekr-i Sıddîk’tır. Hz. Ebû Bekr, Resûl-ı ekremi, gerek Peygamber olarak, gerekse Onun mi’râcını hiç tereddüt etmeden tasdîk etti. Hz. Ebû Bekr’den sonra insanların en üstünü Hz. Ömer’dir. Hz. Ömer, da’vâlarda hak ile bâtılı birbirinden ayırdığı için ona Fârûk denilmiştir. Sonra Osmân-ı zinnûreyn (radıyallahü anh) gelir. Resûl-i ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem). Hz. Osman’ı kerîmeleri Rukiyye ve Ümmü Gülsüm ile tezvîc eyledi. Bu sebeple ona, zinnûreyn (iki nûr sâhibi) dendi. Sonra Hz. Ali insanların en üstünüdür. Onların hilâfeti de bu tertip üzeredir.

Hayatta olanların, vefat etmiş olanlara dua etmelerinde büyük fâideler vardır. Allahü teâlâ, duaları kabul eder. Bu sebeble hâcetleri giderir.

Peygamberler (aleyhimüsselâm) mukarreb meleklerden üstündürler. Meleklerin mukarrebleri beşerin avvâmından, sâlihler de meleklerin avvâmından üstündür. Peygamber efendimiz, (sallallahu aleyhi ve sellem) ve Peygamberlerden (aleyhimüsselâm) birini hafife almak, onları basit görmek küfürdür.

Bir kimse küfür olduğunu bildiği hâlde, küfrü icâbettiren bir sözü, o sözün doğru olduğuna inanarak söylerse îmânı gider. Bir kimse, küfrü gerektiren bir sözü, inanarak söylemezse veya bilmeden söylerse, yine îmânı gider. Yüz sene sonra da olsa, bir küfrü yapmak için azmeden kimsenin, o ânda îmânı gider. Fakat bir gayr-i müslim, müslüman olmak için azmetse müslüman olmaz. İnsanı dinden çıkaracak bir şeyi konuşan kimseye gülenin îmânı gider.

Helâle haram, harama helâl olarak inanan kimsenin îmânı gider. Bir kimse kendisinin küfrüne rıza gösterirse îmânı gider.

“Allahü teâlâ gökte biliyor” denip, bununla Allahü teâlâya mekân (yer) nisbet etmek kasdedilirse, küfürdür. Allahü teâlânın küfürden râzı olduğuna inanmak, küfürdür.

Bir kimse başkasına zulüm ederken, zulme uğrayan ona; “Allahü teâlâdan korkmuyor musun?” dese, o da “Hayır korkmuyorum” dese, îmânsız olur. Mazlûm zâlime; “Yaptığın bu zulüm, Allahü teâlânın takdîridir” dese, zâlim de; “Bunu ben yapıyorum. Allahü teâlânın takdîri ile değil” derse îmânı gider.

Bir kimse, evliyânın rûhları burada hazırdır dese, îmânı gider. (Burada rûhların hazır olacağına inanmak değil, rûhların hazır olduğunu söylemek küfürdür. Ya’nî rûhların hazır olduklarını bilmediği hâlde, hazırdır diyerek, gaybden haber verdiği için îmânı gitmektedir. Evliyânın rûhları, Allahü teâlâ gibi hazırdır demek küfürdür. Allahü teâlânın alîm, kadir ve mütekellim ve hazır olması gibi, hiç kimse alîm, kadir ve mütekellim ve hazır değildir.)

Sevâb umarak, haram olan birşeyi sadaka olarak vermek, küfürdür. Kendisine verilen sadakanın haram olduğunu bilerek, “Allah kabul etsin” dese ve veren dahî “Âmin” dese ikisinin de îmânı gider.

Bir kimse, Peygamberlere (aleyhimüsselâm) inandım, amma Âdem aleyhisselâm peygamber midir, bilmiyorum dese, îmânı gider.

Bir kimse, Âdem aleyhisselâm buğday yemese idi, biz şaki olmazdık dese îmânı gider.

Bir kimse; Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yemek yedikten sonra mübârek parmağını yalardı dese, bir başkası bu iş terbiyesizliktir dese, îmânı gider.

Bir kimse, Allahü teâlâ bana Cennet verirse, sensiz Cennet’e girmem dese, yâhut filân ile Cennet’e girmeğe emr olunsam, girmem, yâhut Allahü teâlâ bana Cennet verse istemem dese, bu sözler küfürdür.

Namaz beş vakitten fazla veya zekât nisabından fazla yâhut oruç bir aydan fazla olsa, onlardan hiçbir şey yapmazdım demek küfürdür.

Meleklere dâir mes’eleler: Cebrâil ve Mikâil şâhidlik etseler, onların şehâdetlerini kabul etmem yâhut gökten melekler inse, şâhidliklerini kabul etmem demek küfürdür. Meleklerden birisini ayıplamak küfürdür.

Kur’ân-ı kerîme dâir mes’eleler: Kur’ân-ı kerîmden bir âyet-i kerîmeyi inkâr etmek yâhut onunla alay etmek yâhut onu ayıplamak, kötülemek küfürdür. Kur’ân-ı kerîmi, def veya bir çubuğun vuruşlarına göre ayarlıyarak, onların eşliğinde okumak küfürdür.

Namaz, zekât ve oruca dâir mes’eleler: Bir kimseye, gel namaz kıl deseler, o dahî kılmam dese, îmânsız olur demişler. Amma muradı, senin sözünle kılmam, Allahü teâlânın emri ile kılarım dese, îmânsız olmaz. Namazı bile bile terkedip kazasını aklından bile geçirmeyip, Allahü teâlânın azâbından korkmıyan kimsenin îmânı gider. Abdestsiz olduğunu bile bile namaz kılan kimsenin îmânı gider.

Bir kimseye, zekâtını ver dense, o da vermiyeceğim dese, o kimsenin îmânsız olacağı söylenir. “Keşke Ramazân-ı şerîf orucu farz olmasa idi” sözü, hafife alarak, ağır ve meşakkatli görüldüğünden dolayı söylenirse küfür olur.

Zikirlere dâir mes’eleler: Bir kişi haram taam yerken Bismillah dese, îmânı gider. Bir kimseye lâ ilahe illallah de, dense, o da demem dese, bu sözü, senin emrinle demem şeklinde te’vil olunamazsa, küfür olur. Ezân ile alay etmek küfürdür. Ezân, alay edilerek tekrar edilse küfürdür.

İlim, ulemâ ve sâlihlere dâir mes’eleler: Bir kimse, başkasına ey dinsiz dese, o şahıs da buyurun emrinizdeyim dese, îmânsız olur. Fakat sükût etse, îmânı gitmez. Bir kimse, bir müslümana kâfir dese, böyle söyleyen kimsenin îmânı gider. Bir kimseye küfrü gerektiren birşeyi emreden kimsenin îmânı gider.

Bir kimse beline siyah bir ip bağlayıp bu zünnârdır dese veya bunu kasdetse îmânı gider. Bir kimse, eğer bu iş böyle ise kâfir olayım derse, o anda îmânı gider.

Kerahatle alâkalı mes’eleler: Âlimin ve âdil sultânın elini öpmek câizdir. Fıkıh kitaplarına bakmak, onları mütâlâa etmek, geceleyin yapılan ibâdetten üstündür. Fıkıh dersi, Kur’ân-ı kerîm okumaktan üstündür. Âlim bir genç, âlim olmayan yaşlı bir kimseden üstündür. Niyet doğru olunca, ilim öğrenmek ve onunla amel etmek, bütün iyi amelleri yapmaktan daha üstündür. Çünkü onun fâidesi daha umûmîdir. İhtiyâç miktarı öğrendikten sonra daha fazlası ile meşgul olmak, farzlarda herhangi bir eksikliği olmadığı zaman çok fazîletlidir. Niyetin doğru olması demek, maksadın Allahü teâlânın rızâsı olmasıdır.

Âlimin câhil üzerinde hakkı ile, hocanın talebesi üzerindeki hakkı birdir. Bu haklardan bazıları şunlardır: Onlardan önce söze başlamamak. Onlar hazır olmasalar bile, onların yerinde oturmamak. Onların sözlerini reddetmemek. Yürürken onların önüne geçmemek.

İbâdetlere dâir mes’eleler: Kişinin, gerek uyumak için yattığı zaman, gerekse, başka zamanlarda ayağını kıbleye uzatması mekrûhtur. Yemekten önce ellerini yıkamak sünnettir. Yemekten önce elleri yıkarken, önce gençler, sonra yaşlılar ellerini yıkarlar. Yemekten sonra önce ihtiyârlar, sonra gençler ellerini yıkarlar. Yemeğe başlarken, önce gençlerin ellerini yıkaması, yaşlıların yemek için gençleri beklememesi içindir.

İçerisinde Allahü teâlânın ism-i şerîfi bulunan bir kâğıda birşey koymak mekrûhtur. Allahü teâlânın ism-i şerîfinin, kâğıdın içinde veya dışında olması arasında fark yoktur. Farzdan sonra sünnet ile meşgul olmak, dua ile meşgul olmaktan üstündür. Allahü teâlânın ism-i şerîfini duyanın ta’zim olarak celle celâlühü veya teâlâ yâhut tebâreke veya sübhânehû demesi gerekir.

Kur’ân-ı kerîm, ezân, ikâmet, Cuma veya iki bayramda hutbe okuyana, namaz kılmakta olan cemâate selâm verilmez. Selâm veren, selâmına cevap olarak verilen selâmı duymazsa, selâma cevap verenden, selâma cevap verme borcu düşmez. Selâm veren sağır ise, selâma cevap verenin dudaklarını hareket ettirerek selâm verdiğini o kimseye göstermesi lâzımdır.

İhtiyâr bir kadın aksırırsa veya selâm verirse, ona işitebileceği bir şekilde yerhamükellah denir ve selâmına cevap verilir. Aksıran kimse Elhamdülillah derse, yerhamükellah denir, yoksa denmez.

Güzel bir rüya görülürse, Allahü teâlâya hamdedilir. Çünkü güzel rüya görmek ni’mettir. Eğer hoşa gitmeyen bir rüya görülürse, onun şerrinden Allahü teâlâya sığınılır. Rüya, istenirse, sâlih bir müslümana anlatılır, istenmezse anlatılmaz.

Bir kimse bir toplulukta bir kötülük görür, o topluluk da, onun sözü ile o kötülüğü terkedeceklerse, sükût etmesi câiz değildir. Eğer söylediği vakit o kötülüğü terk edemiyeceklerini bilirse, sükût edebilir. Bununla beraber, onları o kötülükten nehyetmek daha fazîletlidir.

Evlâd hakkında şefkatli olmalı, onlara, bunu yaparsan yâhut bunu yapmazsan güzel olur şeklinde söylemeli, onlara emir ile söylememelidir. Çünkü bazan çoluk-çocuk, emredilen işi yapmazlar da emre karşı gelirlerse, emre karşı gelmenin cezasını çekmeye müstehak olurlar.

Tırnakları Cuma günü kesmek sünnettir. Tırnak çok uzun olduğu hâlde, Cuma gününe kadar tehir etmek mekrûhtur. Çünkü, tırnağı uzun olan kimsenin rızkı dar olur. Resûl-i ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem), bir hadîs-i şerîfte; “Cuma günü tırnaklarını keseni, Allahü teâlâ, gelecek Cuma gününe kadar ve üç gün fazlası ile belâlardan korur.” buyurmuştur.

Kişinin kendisine, çoluk-çocuğuna ve güç durumda bulunan ana-babasına lâzım olan şeyleri alabilmek için çalışıp kazanması farzdır.

Eğer malının çokluğu ile övünmeye vesile olmayacaksa, fazlasını kazanmak mübahtır.

Kabir üzerine oturulmaz. Kabirlerdeki yaş otları kesmek mekrûhtur. Çünkü bu otlar, Allahü teâlâyı tesbih etmektedir. Bu otlar sebebiyle, meyyitten azâb giderilir. Meyyid, onun sebebiyle yalnızlığını giderir. Kabirlerdeki kuru otları koparmakta mahzur yoktur.

Yalan söylemek üç yerde câizdir: 1- İnsanlar arasında sulh yapmak için, 2- Harbde, 3- Kadın ile kocasının arasını bulmak için.

Kişinin, müslüman olmayan annesinin ve babasının nafakasını temin etmesi, onları ziyâret etmesi gerekir.

Yeme ve içmeye dâir mes’eleler: Tuzluk ve sahanı ekmek üzerine koymak mekrûhtur. Eli ve bıçağı ekmekle silmek mekrûhtur. Yemekte isrâf etmek men olunmuştur. Tok iken yemek de böyledir. Ekmeğin içini yiyip, dış kısmını bırakmak mekrûhtur. Sıcak yemek yenmez ve koklanmaz. Yemek sonrasında elleri mendil ile silmeden önce parmakları yalamak, tabağı sıyırmak, yemeğe tuzla başlayıp tuzla bitirmek sünnettir.

Baba ile oğul çölde olup, beraberlerinde olan su, abdest için yalnızca birisine yetecek durumda olsa, öncelik babanındır. İçmek için ihtiyâç olduğunda, öncelik oğulundur.

Kaynaklar
1) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-13, sh. 286
2) Esmâ-ül-müellifîn; cild-2, sh. 563
3) Fevâid-ül-behiyye; sh. 226
4) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi); sh. 292
5) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye; sh. 1085
6) Rehber Ansiklopedisi; cild-4, sh. 381
7) Eshâb-ı Kirâm; sh. 410
8) Hediyyet-ül-mehdiyyîn

Halîmî Çelebi

Osmanlı âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Abdülhalîm bin Ali’dir. Kastamonuludur.
Doğum târihi bilinmemekte olup, 922 (m. 1516) senesinde, Yavuz Sultan Selim Hân ile birlikte gittiği Mısır seferi dönüşünde, Şam’da vefat etti. Orada, Muhyiddîn-i Arabî hazretlerinin türbesine defnedildi.

Zamanın âlimlerinden ilim tahsil etti. Molla Alâüddîn-i Arabî’nin hizmetlerinde bulunup, ondan naklî ve manevî ilimleri tahsil etti. Molla Alâüddîn-i Arabî vefat ettikten sonra, Arab diyârına gidip, orada çeşitli ilimleri tahsil ettikten sonra, hac ibâdetini yerine getirip İran’a gitti. O beldenin âlimleriyle de ilmî sohbetlerde bulundu. Sûfiyyenin ileri gelenlerinden Velî Şeyh Mahdûmî’nin hizmet ve sohbetinde bulunup, ondan feyz aldı. Daha sonra asıl memleketi olan Kastamonu’ya döndü. Yavuz Sultan Selim Hân pâdişâh olmadan önce, Trabzon’da vâli iken onu kendine hoca edinip, talebe oldu ve ondan feyz aldı. Gece-gündüz onun huzûrundan ayrılmazdı ve devamlı sohbetinde bulunurdu. Abdülhalîm Efendi’ye pekçok iltifât ve ihsânlarda bulundu. Allahü teâlânın inâyet ve ihsânıyle Osmanlı tahtına geçip pâdişâh olunca, onu kendine hoca edindi ve bol ihsânlarda bulundu. Yavuz Sultan Selim Hân ile birlikte Mısır seferine katıldı. Mısır seferi dönüşünde Şam’da hastalandı. Sultan Selim Hân onu ziyâret etti. Vefat edince cenâze namazında bulundu.

Nakledilir ki: Yavuz Sultan Selim Hân zamanında, Molla Şemseddîn diye bir saray hocası vardı. Teheccüd namazını kılan, iyi huylu bir zât idi. Yazması çok sür’atli idi ki, on günde bir mıshaf-i şerîfi yazıp bitirirdi. Yavuz Sultan Selim Hân, Mısır fetholununca, hocası Halîmî Efendi’ye buyurdu ki: “Şemseddîn bize Târih-i vassaf yazsın.” Halîmî Çelebi, pâdişâhın emrini Şemseddîn Efendi’ye bildirdikten sonra, Şemseddîn Efendi yirmibeş gün mühlet alıp, Halîmî Çelebi’nin evinde yazmağa başladı. Halîmî Çelebi’yi ziyâret için gelen kimselerin rahatsız etmemesi için, bulunduğu odanın kapısını kilitleyip, sür’atle işe koyuldu. Yazma işiyle meşgul iken, aniden yanında bir kimseyi oturur hâlde gördü. Korkup heyecanlandı. Bunun üzerine o kimse yaklaşıp, dizine yapıştı ve; “Korkma, biz de senin gibi insanız. Seni ziyâret için geldik” dedi. Molla Şemseddîn, kapıların kilitli ve pencerelerin demirli olduğunu görüp, bu kimsenin ricâl-i gaybden olduğunu anladı. Yazmayı bırakıp, sohbete başladılar, ilk önce şöyle sordu: “Arab diyârının tamâmı fethedilip Osmanlı topraklarına katılacak mı? Yoksa dönüşten sonra tekrar başka milletlerin eline mi geçecek?” O zât dedi ki: “Yavuz Sultan Selim Hân bu vazîfe ile vazîfelendirildi. Mübârek beldelerin (Mekke ve Medine’nin) hizmeti ona ve nesline verildi. Şimdi İslâm pâdişâhları arasında makbûl olan Âl-i Osman’dır. Selim Hân dahî evliyânın dışında değildir” dedi.

Molla Şemseddîn dedi ki: “Sultan Selim’in saltanat süresi uzun sürer mi” O kimse; “Üç yıl vakti vardır” dedi. Molla Şemseddîn tekrar sordu: “Konağında oturduğum Halîmî Efendi’nin sonu nicedir? Ya’nî ne zaman vefat eder?” O zât dedi ki: Şam’ı öteye geçemez, orada kalır.” Şemseddîn Efendi dedi ki: “Ya benim ölümüm ne zaman olur?” O zât; “Kişiye kendi ölüm zamanını bilmek âdetullaha ters düşer. Hiçbir nefs nerede öleceğini bilemez” dedi. Şemseddîn Efendi; “Ricâl-ül-gayb, Allahü teâlânın bildirmesiyle bilebilirler. Lutf edip de beni uyarınız” dedi. Bunun üzerine; “Allahü teâlâ bilir, ama sen dahî Halîmî Çelebi ile aynı günde vefat edip, sizinle birlikte bir cenâze daha zuhur eder. Yavuz Sultan Selim Hân, üçünüzün de cenâze namazında hazır bulunur” dedi. Koynundan bir arâkiyye (tiftikten ince başlık) çıkarıp, Şemseddîn Efendi’ye; “Bu, Selim Hân’a hediyemizdir. Ona iletin” buyurdu. Bir daha çıkarıp; “Bunu da Halîmî Çelebi’ye veresin” dedi. Bunun üzerine Şemseddîn Efendi; “Bana bir hâtıranız olmaz mı” dedi. “Sana birşey hazırlamadım. Eğer kötü demezsen, başımdaki arâkiyyeyi vereyim” dedi. O zât, Şemseddîn Efendi’ye arâkiyyeyi verip; “Kitabını yaz bakayım, nice hızlı yazarsın göreyim” dedi. Şemseddîn Efendi yazmaya başladı. Gaybden gelen o zât hemen gözden kayboldu.

Bu durumları Hasen Can’a anlatıp, arâkiyyeyi Selim Hân’a ulaştırması için verdi. Hasen Can da arâkiyyeyi vermek üzere Selim Hân’ın huzûruna vardı. Olanları anlatıp, arâkiyyeyi Selim Hân’a verdi. Selim Hân arâkiyyeyi alıp, kokladı ve yüzüne saygı ile sürdü.

Pâdişâh Mısır’dan Şam’a doğru yola çıkınca, Halîmî Efendi hastalandı. Hekimlerin ilaçları da fayda etmedi. Yavuz Sultan Selim Hân onu zaman zaman ziyâret edip kalbini hoş tutmaya çalıştı. Üçüncü günde, Halîmî Çelebi vefat etti. Aynı gün, Molla Şemseddîn ve Pâdişâh’ın sarayından bir hoca da vefat etti. Üçünün de cenâze namazı aynı yerde kılınıp, Yavuz Sultan Selim Hân hazır bulundu.

Nakledilir ki: Yavuz Sultan Selim Hân Anadolu topraklarına ayak basınca, sık sık hocasını hatırlar; “Mevlânâ Abdülhalîm ile sefere çıktık, şimdi sâdece onun hatıralarıyla dönüyoruz” diyerek, saygı ve sevgisini dile getirdi.

Molla Abdülhalîm Efendi; ilim ve irfânı yüksek, ilmiyle âmil, fazîlet sâhibi bir zât idi. Dînî ve dünyevî fazîletlerde yüksek derece sâhibi, cömert, vefakâr, kerem sâhibi ve halîm (yumuşak huylu) idi. Az konuşur, çok dinlerdi. Kusur aramaz, iyiyi ve doğruyu görmeye çalışırdı. Kimseyi arkasından çekiştirmez, herkesi bir takım meziyetleriyle değerlendirirdi. Fakîr ve kimsesizlere çok yardım ederdi. Bu sepeple, onun adı her tarafta duyulmuştu.

Onun şiirlerinden bir beyt: 

Elime girmişti dün gece ol zülf-ü-düta,
Sanki destimde idi, Memleket-i Çin-ü-Hıta.

Kaynaklar
1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi); sh. 385
2) Kâmûs-ül-a’lâm; cild-4, sh. 3065
3) Şezerât-üz-zeheb; cild-8, sh. 124
4) Tâc-üt-tevârih; cild-1, sh. 610, 611, 612

Hızır Çelebi

Osmanlı âlimi. İstanbul’un ilk kâdısı ve belediye başkanı. İsmi, Hızır bin Celâleddîn olup, soyca Nasreddîn Hoca’ya dayanır. 1407 senesinde Sivrihisar’da doğdu. 1458 senesinde İstanbul’da vefât etti. Babası Sivrihisar kâdısıydı. Sivrihisar; bugünkü Eskişehir’in ilçesi olabileceği gibi, Akşehir yakınlarında, o devirde büyük bir kasaba olan bugünkü Sivrihisar köyü de olabilir. 

İlk tahsilini babasından gördü. Sonra, Molla Yegan’ın derslerine devâm etti. Aklî ve naklî ilimlerde yetişti. Molla Yegân’ın kızıyla evlendi. Kırâat ilmini İbn-i Cezerî’den öğrendi.

Hızır Bey, zekâsının kuvveti ve çalışmasındaki azmi ile kısa zamanda birçok dînî ve fennî ilimlerde derin âlim oldu. Memleketi olan Sivrihisar’da kâdılık ve müderrislik yaptı.

İstanbul’un fethinde, ilk olarak İstanbul kâdısı ve belediye başkanı olup, vefâtına kadar altı sene bu makamda kaldı. Adâlet ve hakkâniyetle işleri yürütüp meşhur oldu.

Bir Hıristiyan mîmârın şikâyetiyle ilgili olarak Pâdişâh Fâtih Sultan Mehmed Hanı mahkemeye çağırarak mahkemede şikâyetçi ile yanyana ayakta tuttu. Sultan’ın haksız olduğuna hükmedip, cezâlandırılmasına karar verdi. Bu adâlet karşısında dayanamayan Hıristiyan mîmâr, ağlayarak Sultan’ın ellerine kapandı ve Müslüman oldu.

Bu mahkemeden birkaç gün sonra Sultan, kâdı Hızır Beyi ziyâret etti. Mahkemede gösterdiği adâlete teşekkür edip; “Eğer bana, bir suçlu gibi değil de, bir pâdişâh gibi muâmele etseydin, seni şu kılıcımla parçalardım!” dedi. Hızır Bey de Pâdişâh’a, mahkeme esnâsındaki hâl ve hareketleri için teşekkür ettikten sonra; “Eğer pâdişahlığına güvenip, dînin emri olan hükmüme karşı gelseydin, seni bu arslanlara parçalatırdım!” dedi ve paltosunun iki eteğini çekti. Bakanlar, Hızır Bey’in eteği altındaki iki arslanın sert bakışlarını gördüler; “Böyle Sultân’a böyle kâdı!” demekten kendilerini alamadılar.

Hızır Beyin ders halkasına, birçok âlim devâm etti. İlim ve irfânından pekçok kimse istifâde etti. İçlerinde Mevlânâ Muslihuddîn KastalânîAli ArabîHocazâde ve Hayâlî gibi meşhur âlimler yetişti. Bursa Müftîsi Ahmed Paşa, Sinân Paşa ve Bursa Kâdısı Yâkub Paşa, Hızır Beyin oğullarıdır. Üçü de; zekâları, ilim ve irfanları ile temâyüz etmiş üstün kimselerdir. Hızır Çelebi, 1458 senesinde İstanbul’da vefât etti. Vefâ ile Zeyrek arasında, Unkapanı’na giden caddenin kenarına defnedildi.

Hızır Beyin güzel ahlâkı, zühd ve takvâsı da ilmi gibi yüksekti. Arap, Fars ve Türk edebiyâtında da geniş bilgi sâhibi bir şâirdi. Her üç dilde kıymetli şiirler yazdı. Akâide dâir meşhur Kasîde-i Nûniyye adlı eserini yazdı. Bu eseri, talebesi Molla Hayâlî ve diğer birçok âlim tarafından şerh edildi. Fâtih Sultan Mehmed Hanın emriyle Kâdı Sirâceddîn Mahmûd’un Metâliul-Envâr adlı mantığa dâir eserini Arapçadan Farsçaya tercüme etmişti. Kelâm ilmine âit Şerh-i Tecrîd adlı esere bir hâşiye yazmıştır.

Kaynak: Yeni Rehber Ansiklopedisi Cilt 9, s. 78

Hâce-Zâde (Hocazâde)

Osmanlı âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Mustafa bin Yûsuf bin Sâlih, künyesi Hoca-zâde’dir. Bursa’da doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 893 (m. 1488) senesinde Bursa’da vefat etti. Bursa’da Emîr Buhârî Türbesi civarında medfûndur.

Babası, ticâretle meşgul olan büyük servet sahibi bir tüccâr idi. Ailesi ve çocukları son derece bolluk ve refah içindeydi. Hoca-zâde, babasının mesleğini terk edip ilim öğrenmeğe yöneldi. Babası bu isteğine râzı olmadı. Bu yüzden babasının gözünden düştü. Kardeşleri bolluk ve ni’metler içerisinde yaşadığı hâlde, Hoca-zâde sıkıntı ve yokluk içinde ilim tahsiline devam etti. Kitap almağa bile parası yoktu. Babası ona hiç yardım etmiyordu. Birgün Emîr Sultan hazretlerinin talebelerinden Şeyh Velî Şemsüddîn’in sohbetinde, Hoca-zâde’nin babası Hoca Yûsuf diğer oğullarıyla birlikte bulunuyordu. Şeyh Velî Şemsüddîn hazretleri, diğer oğullarının güzel giyimli ve sevinçli, Mustafa adındaki oğlunun sefil giyimli ve üzüntülü olduğunu görüp, Hoca Yûsuf’a; “Bunlar kimdir?” diye sordu. Hoca Yûsuf; “Bunların hepsi benim oğullarımdır” dedi. Şeyh Şemsüddîn; “Bu oğulların sevinçli, bu oğlun neden üzüntülü?” diye sorunca, babası; “O benim istediğim ticâret yolunu terk edip, kendi isteğine gittiği için gözümden düştü” dedi. Şeyh Şemsüddîn, elbette bu çocuğun yaptığı doğrudur diye nasihat ettiyse de, Hoca Yûsuf kabul etmedi. Babası gittikten sonra, Şeyh Şemsüddîn Hoca-zâde’yi yanına çağırıp; “Bu perişan hâline bakıp ilim yolundan ayrılma, çünkü doğrusu senin yaptığındır. Babanın düşündüğü doğru değildir” diye teselli edip, nasihat etti. Hoca-zâde birçok sıkıntılar içerisinde ilim tahsiline devam etti. Hoca-zâde, Kâdı Ayasoluğ’dan usûl, me’ânî ve beyân ilimlerini okudu ve onun hizmetinde bulundu. Daha sonra Hızır Bey bin Celâl’in hizmetinde yetişip, ondan aklî ve naklî ilimleri öğrendi. Hızır Bey bin Celâl onu Sultan Murâd Hân’a gönderip, medresede ders verebileceğini bildirdiyse de, Sultan seferle meşgul olduğundan, gerektiği gibi onunla ilgilenemedi. Onu Kestelli kadılığına tayin etti. Daha sonra seferden dönünce, Bursa’da Esediyye Medresesi’ne müderris tayin etti. Bu medresede altı sene ilim öğretti. Burada Şerh-i Mevâkıf’ı ezberledi. Daha sonra Fâtih Sultan Mehmed Hân tahta geçince, Bursa’dan İstanbul’a geldi. Fâtih, onu kendisine hoca tayin etti. Ondan, sarfla ilgili “İzzi” adlı eseri okudu. Sultân’a son derece yakın olması, bazı kimselerin hased etmesine sebep oldu. Hattâ Fâtih Sultan Mehmed Hân Edirne’de bulunduğu sırada, Vezîr Mahmûd Paşa, Hoca-zâde’nin kadıasker olmak istediğini Sultân’a bildirdi. Sultan da; “Bizi sohbetinden mahrûm etmek mi istiyor?” diyerek üzüldü. Ancak, daha sonra onu Edirne’ye kadıasker olarak tayin etti.

Hoca-zâde’nin babasına, oğlunun kadıasker olduğu haberi ulaşınca önce inanmadı. Daha sonra haber yaygınlaşınca inandı. Diğer oğullarıyla birlikte oğlunu ziyâret etmek için, Bursa’dan Edirne’ye gitmek üzere yola çıktı. Babasının gelmekte olduğu haberini duyan Hoca-zâde, babasını âlimlerden ve Edirne eşrafından bir toplulukla karşıladı. Baba-oğul kucaklaştılar. Babası Hoca-zâde’den özür dileyip eski kusurlarının affını isteyince; “Olsun, siz öyle yapmasaydınız, biz böyle olmazdık” diyerek, babasına güzel muâmelede bulundu. Babası için çok güzel bir ziyâfet hazırladı. Ziyâfet sofrasının baş tarafına babasıyla beraber oturdu. Diğer ileri gelenler ve âlimler rütbelerine göre oturunca, kardeşlerine sofrada yer kalmayıp, fakirlik ve ihtiyâç hâlinde olmadıkları hâlde, hizmetçilerle birlikte ayakta kaldılar. Bu vesîleyle, ilim ehline verilen önem ortaya konulmuş oldu.

Daha sonra Fâtih Sultan Mehmed tarafından Bursa Sultaniye Medresesi’ne, daha sonra da İstanbul’daki Sahn-ı Semân Medresesi’ne müderris olarak tayin edildi. İstanbul’da Fâtih Sultan Mehmed’in emriyle “Tehâfüt-ül-felâsife” adlı eseri yazdı. Sonra Edirne kadılığı ve İstanbul müftîliği yaptı. İznik müftîliğine ve müderrisliğine tayin edildi. Fâtih Sultan Mehmed vefat edinceye kadar İznik’de kaldı. Sultan İkinci Bâyezîd tahta geçince, İstanbul’a geldi. Bursa Sultaniye Medresesi’ne müderris olarak tayin edildi. Orada iki ayağı ve sağ eli felç oldu. Sol eliyle yazı yazabiliyordu. Bu hâlde, Sultan İkinci Bâyezîd’in emriyle “Şerh-i Mevâkıf adlı esere bir hâşiye yazdı.

İlme rağbeti fevkalâde olup, ilim öğrenmek için, gençliğinde servet ni’metinden mahrûm olmağı göze aldığı gibi, sonraları da, bir makamda bulunmaktan daha çok müderrislikle iftihar ederdi. Belki ilim öğrenmek ve öğretmeğe engel olur düşüncesiyle, mevki ve makamı zorla kabul ederdi.

Molla Ali Tûsî, Acem diyarına gittiği zaman, Ali Kuşçu ile karşılaştı. Ali Tûsî, Ali Kuşcu’ya; “Nereye gidiyorsun?” dedi. O da; “Rum diyarına gidiyorum” dedi. Ali Tûsî ona; “Orada Hoca-zâde ile olan münâsebetine dikkat et” dedi. Ali Kuşçu İstanbul’a geldiği zaman, Hoca-zâde’nin de içinde bulunduğu âlimler onu karşıladılar. Ali Kuşçu sohbet sırasında, denizde görmüş olduğu med-cezîr hâdisesini anlattı. Hoca-zâde, med-cezîr hâdisesinin sebebini açıkladı. Sohbet devam etti. Konu, Timur Hân’ın huzûrunda Seyyîd Şerîf Cürcânî ile Sa’deddîn Teftâzânî’nin karşılıklı münâzarasına gelince, Ali Kuşçu, Teftâzânî tarafını tercih etti. Hoca-zâde ise; “Ben bu konuyu tahkîk ettim, Seyyîd Şerîf Cürcânî’nin haklı olduğu kanâatine vardım” dedi. Ali Kuşçu, Hoca-zâde’nin yazdığı husûsları mütâlâa etti.

Molla Abdurrahmân bin Müeyyed, Celâlüddîn ed-Devânî’nin hizmetine kavuşunca, Celâlüddîn ed-Devânî ona; “Hangi hediye ile geldin?” dedi. O da; “Hoca-zâde’nin Tehâfüt-ül-felâsife adlı kitabıyla geldim” dedi. Celâlüddîn ed-Devânî o kitabı mütâlâa etti ve dedi ki: “Bu konuda bir kitap yazmak benim fikrimde vardı. Eğer bu kitabı görmeden o kitabı yazsaydım, bu kitabın yanında sönük kalırdı.”

Hoca-zâde’nin, “Tehâfüt-ül-felâsife” adlı meşhûr eserinden başka, Hâşiye-i Şerh-i Mevâkıf, Hâşiye-i Şerh-i Hidâyet-ül-hikme, Şerhu Tevâli-ül-envâr, Şerh-ül-İzzi fit-Tasrîf, Hâşiyetü alet-Telvîh fil-usûl gibi birçok kıymetli eserleri de vardır.

Kaynaklar
1) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-12, sh. 290
2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi; sh. 145
3) Şezerât-üz-zeheb; cild-7, sh. 354
4) Fevâid-ül-behiyye; sh. 214
5) Esmâ-ül-müellifîn; cild-2, sh. 433
6) Keşf-üz-zünûn; cild-1, sh. 497, cild-2, sh. 1139, 1892
7) Brockelmann; Sup-2, sh. 322