Kategori: Osmanlı Kültür ve Medeniyeti

Akıncılar

Osmanlı Devlet teşkilâtı içinde sınır bölgelerinde düşman memleketlerine ânî baskınlar tertipleyerek yıpratma harekâtında bulunan hafif süvari gruplarına verilen isim. Akıncılar, bâzılarının zannettikleri gibi yağma gayesiyle düşman içine giren ve talanla hayatlarını geçiren serseriler topluluğu değildi. Pek çoğu Avrupa ve balkan dillerini bilen akıncılar, akın yapmakla kalmayıp, aynı zamanda düşmanın durumunu, yolları ve kuvveti hakkında bilgi toplamak gibi istihbarat görevini de yerine getirirlerdi. 

Okumaya devam et

Halife

Allahü teâlânın emirlerinin yerine getirilmesinde Peygambere vekil olan zât. Emîr-ül-mü’minîn, İmâm-ül-müslimîn yerine kullanılan bir tâbir olup, bütün Müslümanların emîri, hükümdârı mânâsına gelir. Kelimenin çoğulu, hulefâ’dır. Bu tâbir, tekil ve çoğul olarak Kur’ân-ı kerîmde geçmektedir. İlk halîfe ünvânı verilen, hazret-i Ebû Bekr’dir. Kendisine Halîfe-i Resûlullah (Resûlullah’ın halîfesi) denilmiştir.

Tasavvuf ilminde kâmil bir mürşidin, talebeleri içinden, talebe yetiştirmeye ehil olanlara, usûlüne göre izin vererek irşâd ile görevlendirdiği kimse için de halîfe tâbiri kullanılır.

Peygamber efendimizin: Allahü teâlâ tarafından vahyedilenleri bildirmek, öğretmek; mürşid olarak insanları terbiye etmek; din ve dünyâ işlerini, dînin gâyesini tahakkuk ettirerek kemâle erdirmek ve emir olması sebebiyle devlet işlerini yürütmek gibi başlıca üç vazîfesi vardı. Kendisinden sonra gelen ve Hulefâ-i Râşidîn denilen ilk dört halîfe bu üç vazîfeyi birlikte yaptı. Sonra gelenler bu üç vazîfeyi taksim ettiler. Hükümdarlar, sultanlar devlet idâresini üzerine aldı. İlim öğretmek vazifesi mezhep imâmlarına, âlimlere; insanları terbiye edip kemâle ulaştırmak vazifesi ise, tasavvuf büyüklerine (evliyâya) verildi.

Peygamberler aleyhimüsselâm, halîfe değildirler. Çünkü onlar, Allahü teâlânın insanlara gönderdiği elçiler, rehberlerdir. Peygamberlerden sonra gelen ise bu peygamberin halîfesi olur. Bu yüzden hazret-i Ebû Bekr halîfe olunca, kendisine Halîfe-i Resûlullah denilmesini emretti.

Hilâfet, İslâm devletinde din ve dünyâ ile ilgili işlerin yürütülmesi için Peygambere halef olarak konulmuş ve bu esâsa göre kabul edilmiş bir amme (kamu) müessesesidir. Bu vazifenin altından kalkabilmesi için halîfenin muktedir olması îcâb eder. Bu sebepten İslâm hukûkuna göre hilâfet makâmına gelecek, yâni halîfe olacak kimsede mühim bâzı şartlar aranır. Bunlar; Müslüman olması, Peygamberimizin ve Eshâbının gösterdiği yolda bulunması, akıllı, bâliğ yâni ergenlik çağına gelmiş, erkek, âdil, askerlik bilgisinin çok, din bilgilerinde müctehid olması, tebeasını korumada güçlü ve cesûr olması gibi şartlardır. Aranılan şartlar eşitse, Peygamberimizin mensup bulunduğu Kureyş kabîlesinden olan tercih edilir.

Halîfe seçiminde dört yol ve usûl kullanılmıştır:

Birincisi; âlimlerden, hâkimlerden, kumandanlardan ve başka söz sâhibi kimselerden, bir araya toplanması ve bunların uygun olan birini seçip bîat etmesi ile olan idi. Hazret-i Ebû Bekr, bu yolla halîfe seçilmiş ve bî’at edilmiştir.

İkincisi, halîfenin bir kimseyi seçerek vasiyet etmesidir. Bu tâyin edilene sonra bîat edilir. Bu şekilde halîfe tâyinine istihlâf denildi. Hazret-i Ömer’e bî’at edilip halîfe seçilmesi bu yolla olmuştur.

Üçüncüsü, şûrâ usûlü olup halîfenin vasiyet ettiği birkaç kimse arasından birini seçmektir. Hazret-i Osman’a bu yolla bî’at edilmiştir.

Dördüncü yol, birinin güç kullanarak hilâfeti zor ile elde etmesidir. Fakat bunun da İslâmiyete uygun olan emirleri kabul edilir. Bunun emri ile cihâda gidilir. Kendisine bîat edilince meşrû halîfe olur.

Bir kimsenin halîfe olacağı, nass ile yâni âyet veya hadîs-i şerîflerde açıkça bildirilmiş ise buna, Hilâfet-i Râşide denir. Dört halîfeye bunun için Hulefâ-i Râşidîn denildi. Halîfe olacağı akıl ve nassın işâret etmesi ile anlaşılıyorsa buna Hilâfet-i Âdile denir. Hazret-i Muâviye’nin halîfeliği böyle idi. Hazret-i Muâviye’nin, melik olacağına hadîs-i şerîflerde işâret vardır. Bunun için hazret-i Muâviye, hazret-i Hasan hilâfeti kendisine teslim ettikten ve Eshâb-ı kirâm oy verdikten sonra halîfe-i âdil olmuştur. Halîfe olacağı açıkça veya işâret ile bildirilmemiş olan bir kimsenin kuvvet zoru ile hükûmeti ele geçirmesine Hilâfet-i Câire denir.

Halîfe seçiminde Hulefâ-i Râşidînin tâkib ettikleri yol, medenî (uygar) milletlere de ölçü olmuştur. Çünkü bu seçim, cumhûriyeti, mutlak saltanatı ve meşrûtiyeti bir araya toplamış bir sistemdir ve halîfe bütün Müslümanlar tarafından kayıtsız ve şartsız seçilir. Meşrûtîdir; çünkü seçim meşveretle (istişâre ile) olur. Mutlak saltanattır; çünkü halîfe seçilince dînin emirlerini yerine getirmekte son karar kendisindedir. Buna hilâfet için gerekli şartlar ilâve edilirse, dünyânın genel olarak en seçkin hükûmeti olur.

İslâm halîfelerinin vazife yükü ağırdı. Ancak teb’ası üzerinde de bir takım haklara sâhib idiler. Bunlardan birincisi, bütün Müslümanların kendilerine itâati idi. Nisâ sûresi 59. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey îmân edenler! Allah’a itâat edin. Peygambere ve sizden olan emîr sâhiplerine de itâat edin.” buyruldu. Hadîs-i şerîfte de; “Emîre isyân eden kimseye, Cennet harâmdır.” buyruldu. Müslümanların fitne ve fesât çıkarması harâm olup, zâlim olan hükûmete de isyân etmek günahtır. Kânunlara, emîrlere karşı gelmek, cihâd olmayıp, fitne çıkarmaktır. Müslümanlar zulme ve haksızlığa teslim olmaz. Meşrû yollardan hakkını arar. Hükûmetin meşrû emirlerine uymak, her Müslümana vâcibdir. Hiç kimsenin harâm olan emirleri yapılmaz. Bu durum karşısında isyân edilmez ve fitne çıkarılmaz.

Peygamber efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allahü teâlâdan korkunuz! Başınızdaki emir (başkan), Habeşli köle olsa bile, itâat ediniz! Benden sonra Müslümanlar arasında ayrılıklar olacaktır. O karışıklık zamânlarında benim sünnetime ve Hulefâ-i râşidînin (dört halîfenin) sünnetlerine sarılın. Benim halîfelerim doğru yolu gösterirler. Onların gösterdiği yolda olunuz! Sonradan çıkarılan şeylerden sakınınız! Bid’atlerin hepsi dalâlettir, sapıklıktır.”

Halîfelerin Müslümanlar üzerindeki haklarından ikincisi, kendini ve âilelerini geçindirecek maaşı beytülmâlden (hazîneden) almalarıdır. Müslümanların dünyâ ve âhiret işleriyle uğraştıkları için beytülmâlden ihtiyaçlarının görülmesi kararlaştırıldı ve bütün halîfelere devlet hazînesinden maaş verildi.

Halîfenin, hilâfet makâmında kalması muayyen bir zaman olmayıp, ehliyet ve vazifelerini yerine getirmek şartına bağlı olarak ömrü boyunca idi. Ancak vefât, kendi kendini azletme, makâmını terk etmesi veya azl gibi sebeplerden biriyle halîfeliği son bulurdu. Halîfenin azlini îcâb ettiren hususlar, ahlâkî-mânevî ve bedenî kusurlar olmak üzere iki kısma ayrılır. Halîfenin, Allahü teâlânın emirlerine ve dînin esaslarına aykırı hareketleri, ahlâkî ve mânevî kısma girer ve azli gerektirir. Körlük, dilsizlik, esâret, sağırlık, bedenî kusurlardandır ve vazifeyi yürütme imkânına göre azli gerektirir.

İlk halîfe hazret-i Ebû Bekr’dir. Daha sonra, sıra ile hazret-i Ömerhazret-i Osmanhazret-i Ali halîfe olmuşlardır. Bu dördünün üstünlük sıraları, halîfelik sırası gibidir. Bunlardan Şeyhaynın, yâni ilk ikisinin, diğer ikisinden daha üstün olduğunu, Eshâb-ı kirâmın ve Tâbiîn-i izâmın hepsi söylemiştir. Bu söz birliğini, din imâmlarımız bildirmektedir. Hulefâ-i Râşidîn denilen bu dört halîfeden sonra, Resûlullah’ın torunu ve hazret-i Ali’nin büyük oğlu hazret-i Hasan halîfe oldu. Daha sonra halîfeliği kendi rızâsı ile hazret-i Muâviye’ye bırakınca, Emevî sultanlarının hilâfeti başladı. Bunun böyle olacağını Resûl-i ekrem şu hadîs-i şerîfi ile bildirmiştir: “Benden sonra halîfelerim otuz sene benim yolumu yaşatırlar. Ondan sonra ümmetimin başına melikler (sultanlar) gelir.” On dördüncü Emevî halîfesi Mervân bin Muhammed’den sonra hilâfet, 749 senesinde Abbâsî sultanlarına geçti. İlk Abbâsî halîfesi Sultan Abdullah Seffâh idi. Yavuz Sultan Selim Han ile Osmanlılara geçen ve saltanatla birlikte kullanılan hilâfet, saltanatın kaldırılması ile önce saltanattan ayrıldı (1922). Aradan çok geçmeden Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kabul ettiği bir kânunla hilâfet kaldırıldı (3 Mart 1924).

Kaynak: Yeni Rehber Ansiklopedisi Cilt: 8 Sayfa: 256-258

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Download [385.12 KB]

Cuma Divanı

Osmanlı Devletinde Cumâ günleri olmak üzere sadrâzamın başkanlığında kurulan dîvân. “Huzur Mürâfaası” da denilir. Fâtih Kânunnâmesi’ne göre şer’î ve örfî dâvâlara pâdişâhın mutlak vekîli olan sadrâzamın huzûrunda bakılır ve karâra bağlanırdı.

Cumâ günleri sabah namazından sonra kazaskerler “örf” denilen büyük kavuklarını giyerek vezîriâzamın sarayına, yâni Paşa kapısına gelirler ve dîvânhânede yerlerini alırlardı. Dîvânda sadrâzamın sağında Rumeli, solunda da Anadolu kazaskeri otururdu. Yine sadrâzamın solunda ayakta olarak büyük tezkireci, çavuşbaşı, çavuşlar kâtibi ve diğer dîvân çavuşları ve bunların alt tarafında muhzır ağa ile bostancılar odabaşısı, kethüdâ yerleri, cebeci ve topcu çavuşları dururlardı. Diğer taraftan muhzır ağanın maiyeti olan muhâfız yeniçeriler de dîvânhâne merdiveninin aşağısında yer alarak verilecek emri beklerlerdi.

Dîvânda, dâvânın görülmesi, dâvâcı ile dâvâlının yüzleştirilmesi ve dinlenmesi biçiminde olurdu. Dâvâ tek celsede karâra bağlanırdı. Bir müddet görüşmelerden sonra, kazaskerlere yemek verilirdi. Eğer dîvânda müşkül ve tedkike muhtaç dâvâ olup, tehiri îcâb etmişse, yemekten sonra iyice gözden geçirilir ve sonra kazaskerler evlerine giderlerdi.

Cumâ dîvânı Topkapı Sarayındaki Kubbealtı’nda, bâzan da arz odasında toplanırdı. On sekizinci yüzyıldan sonra, Cumâ dîvânlarına İstanbul kâdısı da iştirak etmeye başlamıştır. Ancak yine bu yüzyıldan îtibâren sadrâzamlar işlerinin yoğunluğundan genel olarak Cumâ dîvânlarına katılamamışlardır. Bu îtibârla bu yüzyıldan sonra sadrâzamın başkanlığında toplanan dîvânlara Huzûr mürâfaası denilmiştir.

Kaynak: Yeni Rehber Ansiklopedisi Cilt 4