Hamdi Çelebi

Osmanlı âlimlerinden. İsmi, Hamdullah’dır. Fâtih’in hocası, Akşemseddîn’in en küçük oğludur. Hamdi Çelebi adiyle meşhûr oldu.
853 (m. 1449) senesinde, Bolu’nun Göynük kazasında doğdu.
914 (m. 1508) senesinde, Göynük’te vefat etti. Babası Akşemseddîn’in yanına defnedildi.

Akşemseddîn vefat ettiği zaman Hamdi Çelebi on yaşında idi. Üstün bir kabiliyeti vardı. Zamanın fen ve edebiyat bilgilerini iyi öğrendi. Din bilgilerinde üstün bir dereceye yükseldi. Bursa’da Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın yaptırdığı Yıldırım Bâyezîd Medresesi’nde müderris oldu. Mevlânâ Hayâlî ile sohbet etti. Âlim, kâmil bir zât idi.

Hamdi Çelebi daha annesinin karnında iken, Akşemseddîn, mübârek elini üzerine koydu ve; “Benim kâmil oğlum, fâzıl oğlum, şâir oğlum” dedi ve dua etti.

Akşemseddîn’in evinin üst yanında bir pınar vardı. Akşemseddîn, orada Hızır aleyhisselâm ile buluşup, sohbet ederdi. Sonradan o pınarın adı Şeyh Hızır Pınarı kaldı. Birgün Hamdi Çelebi’nin annesi, o pınara su almak için gitti. Orada bir pîr-i fânî belirdi ve kendisinden su istedi. Hâtuncağız nâmahrem diye çekindi. Fakat o kişi; “Ben, biiznillah doğacak olan oğluna dua ve himmet eylemeğe geldim” dedi ve o da su verdi. Pîr suyu içti ve dua etti. Eve gelince, başından geçen hâdiseyi beyi Akşemseddîn’e anlattı. Akşemseddîn tebessümle buyurdu ki: “O Pîr-i fânî, kardeşim Hızır aleyhisselâmdır. Benim yakında doğacak âlim, kâmil ve şâir oğlum Hamdi’ye dua ve ziyâret etmeğe gelmiş.” Bu durumdan çok memnun olan hanımı, şükür secdesine vardı.

Akşemseddîn’in vefatından sonra bir hayli maddî-manevî güçlük ve zorluklarla karşı karşıya kalan Hamdi Çelebi, herşeye rağmen mükemmel bir tahsil yapmayı başararak, mekteplerden me’zûn oldu. Din ve fen ilimlerinde, şiir ve edebiyatta söz sâhibi oldu. Bir aralık Bursa’da Çelebi Sultan Mehmed ve Yıldırım Bâyezîd medreselerinde müderrisliğe tayin edildi ise de, bir müddet sonra kendi isteği ile bu mesleği bıraktı ve Göynük’e çekilerek, kendini tamamen tasavvuf yolunda yetişmeğe ve mesnevîlerini hazırlamaya verdi. İnzivâya çekilmesine, bir gece rüyasında babası Akşemseddîn’in yaptığı nasihatler sebep olmuştu. Babası ona; “Ey Hamdi, şimdiden sonra âhıret azığını hazırla. Allahü teâlânın velî kulu İbrâhim Tennûrî’ye teslim ol. Sohbetinde ve hizmetinde bulun!” dedi. Hamdi Çelebi, büyük bir aşk ve muhabbetle Kayseri’ye hocasının yanına gitmek niyetiyle yol tedârikinde iken, İbrâhim Tennûrî Bursa’ya geldi ve; “Seni bana gönderen, beni sana gönderdi. Şimdi sen benden evvel Kayseri’ye var. Sonra ben geleceğim” buyurdu. Hamdi Çelebi önden, arkasından da hocası Kayseri’ye gitti. Hamdi Çelebi, hocasına sadâkatle hizmette bulundu. Mânevî derecelere yükseldi.

Göynük’de Sinân Halife adında ehl-i Kur’ân bir zât anlatır: “Onaltı, onyedi yaşında idim. Merhum Hamdi Çelebi’den okur ve ona hizmet ederdim. Birgün elbisesi keçeden bir derviş geldi ve; “Hamdi Çelebi’nin evi bu mudur?” dedi. Ben de: “Budur” dedim. O; “Varın haber edin, seni bir derviş ister deyin” dedi. Ben de haber verdim. Merhum Hamdi Çelebi geldi. Bu dervişi görünce çok hürmet etti. Musâfeha yapıp ağlaştılar. Üç gün üç gece sohbet ettiler. Hamdi Çelebi’nin bu dervişe hürmet ve hizmetine hayret ederdim. Üç gün sonra derviş gitti. Ben de; “Bu derviş kimdir?” diye sordum. Hamdi Çelebi dedi ki: “O, karındaşım Abdurrahmân Câmî’dir. Buralara gelmeden önce mektûbumuz varır gelirdi. Ayrıca karşılıklı görüşmek arzumuz çoktu. O bu beldeleri görmek arzu buyurmuş, tebdîl-i sûret edip, seyyah şeklinde gelerek, beni Bursa’da buldu. Oradan İstanbul’a gitti. Benim o esnada Göynük’e gitmem îcâb etti. Ayrılırken o; “İstanbul’dan dönüşümde Göynük’e inşâallah uğrarım, bir defa daha sohbet ederiz” diye va’d etmişti. O va’d üzerine Göynük’e uğradı. Yine Horasan’a gitti. Geldiğini ve gittiğini kimseye duyurmadı. Zira Sultan İkinci Bâyezîd Hân, Mevlânâ Câmî hazretlerine nice defalar mektûplar gönderip; “Her konağına bin akçe vereyim ve envâ-i riâyetler ideyim” diye davet eyledi. Fakat Mevlânâ Câmî Horasan’ı terketmedi.

Hamdi Çelebi, Dîvân edebiyatının Hamse sâhibi, ya’nî beş mesnevî sâhibi güzide şairlerindendir. Mesnevîleri arasında en çok “Yûsüf-ü-Zelîha”sı ve “Leylâ vü Mecnûn” mesnevîleri beğenildi ve meşhûr oldu. Bu ikisi ve diğer eserleri, kendi zamanlarında ve sonraki asırlarda zevkle okundu. Özellikle “Yûsüf-ü-Zelîha”sı, dili ve üslûbu bakımından, o zamana kadar bu konuda yazılan eserlerin en güzeli olarak kabul edildi. Bu eserinin önsözünde, bunu yazmasının sebebini açıklarken şöyle der:

Âdem oldur kim mevte kadir olur,
Ancılayın kimse nâadir olur,
Diri sanursun ânı, ölmüşdür,
Canına cismi merkad olmuşdur. 

Hamdî, ehl-i Bekâa’yı yâd eyle,
Hâtırın yâd ile şad eyle,
Bülbül-i bostân-ı vefa,
Şâhbâz-ı şikâr-gâh-i Baka,

Ya’nî, nûr-i beyâz-ı Meşrık-i Dîn,
Kutb-i irşâd şeyh Şemseddîn,
Tıfl-ü-ferzendim ona bu fakir,
Olmuş idi, za’îf hazret-i Pîr.

Bana eylerdi şevkatle nazar,
Hem der idi. bu oğlum olmasa ger,
Gider idim bu dâr-ı mihnetten,
Derd-i gamdan, belâ-yi gurbetten.

Akşemseddîn’in ona olan şefkat ve teveccühünü dile getirmektir. Ayrıca, Akşemddîn ile ilgili bir menkıbeye de işâret etmektedir.

Menkıbe şöyledir: Akşemseddîn hazretleri dâima derdi ki: “Şu küçük oğlum Muhammed Hamdi, yetîm, zelîl kalmasa, şu mihneti çok dünyâdan göçerdim.” Birgün, Hamdi Çelebi’nin annesi, Akşemseddîn’e dönüp; “Göçerdim dersin durursun, ama yine de göçmezsin” deyince, Akşemseddîn; “Göçelim” buyurdu. Göynük kasabasında yaptırmış olduğu mescide girip, vasıyyetini yaptı. Yakınları ile helâllaştıktan sonra, Yâsîn sûresini okumaya başladı. Sünnet üzere yatıp, mübârek rûhunu Hâk teâlâya teslim eyledi. Yukarıda zikredilen manzûmenin ilk mısralarında Hamdi Çelebi, mübârek babasının bu kerâmetine işâret etmektedir.

Hamdi Çelebi hayâtının sonuna kadar yalnızlık içinde yaşadı. Umûmiyetle, eserlerinden kazandığı para ile geçimini temin ederdi. Eserlerinde “Câmî’yi taklîd etmiştir” diyerek tenkid edenler çıkmışsa da, eserlerindeki üslûb ve tasvirler orijinaldir ve çok güzeldir. Almış olduğu derin ve geniş muhtevâlı din, fen, edebiyat ve tasavvuf kültürünün etkisiyle olgunlaşmış olarak eser te’lîf etmiştir. Mesnevîlerinde, dînî, ahlâkî, tasavvufî konuları ve incelikleri pek güzel ve samimî bir üslûpla işlemiştir. Eserlerinde az da olsa tasannu (yapmacık) bir üslûb ve zorlama göze çarpmaz. Pek kıymetli bir kültür yadigârı bırakmıştır.

Hamdullah Hamdi Efendi’nin eserlerinden bilinenler şunlardır:
1- Yûsüf-ü-Zelîha mesnevîsi,
2- Leylâ vü-Mecnûn mesnevîsi,
3- Tuhfet-üt-Uşşak mesnevîsi,
4- Kıyâfetnâme, Mevlid-i Nebî, Ahmediyye şiirlerini ihtivâ eden dîvânı,
5- Tasavvuf ile ilgili bir risâle,
6- Mecâlis-üt-tefâsir adlı tefsîri.

Hamdi Çelebi’nin dîvânı ve mesnevîleri el yazması hâlinde olup, henüz basılmamıştır. Mesnevîleri, gazel ve kasîdelerine tercih edilmekle beraber, sâde ve güzeldir, zevkle okunabilir. Yûsüf-ü-Zelîha mesnevîsindeki bir gazeli şudur:

Kâlû belâ’da ekdi çü tohum-ikbelâ-yi aşk,
Bitürdi âb-i derd ile ben bî-nevâ-yi aşk.
Çün hâsıl etti döğe döğe harmânımı derd,
Bir demde hâsılım yele verdi hevâ-yi aşk.
Gönlümü âşinâ edeli derd-i yâr ile,
Bigâne etti bana kamu âşinâ-yı aşk.
Benden selâmı kesdi, selâmet çün eyledi,
Dest-i melâmetiyle bana merhabâ-yi aşk.
Kalmadı gözde hâb eseri doldu âb ile,
Bilmem ki, âkıbet nidiser mâcerâ-yi aşk.

Kaynaklar
1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye; cild-1, sh. 267
2) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi); sh. 250
3) Rehber Ansiklopedisi; cild-7, sh. 69
4) Tezkiret-üş-şu’arâ; cild-1, sh. 309

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir