Hazreti Abdurrahman bin Avf “radıyallahü anh”

Eshâb-ı Kirâmın büyüklerinden ve Cennetle müjdelenen on kişiden biri. Adı, Abdurrahman bin Avf bin Abd-i Avf bin Hars bin Zühre bin Kuseydir. Soyu, yedinci dedesi Kilâb bin Mürrede Resûlullah efendimiz ile birleşmektedir. Künyesi Ebû Muhammeddir. İslâmiyetten önce adı Abd-i Amr, bir rivayette de Abdül-ka’be veya Abdülhâris olup, İslâma geldiğinde Peygamber efendimiz tarafından ismi değiştirilip “Abdurrahman” olmuştur. Babası Avf, cahiliye devrinde Gamîsâ adındaki yerde Fâkih bin Mugîre ve Affan bin Ebü’l-Âs ile beraber Cüzeyme kabilesi tarafından katledilmiştir. Annesi Şifâ binti Avfdır. Hazreti Ebû Bekr, Osman, Talha ve Zübeyir (radıyallahü anhüm) hazretlerinin anneleri ile birlikte müslüman olmuştu. Kardeşlerinden Esved ve Abdullahla müslüman olmakla şereflenmişlerdir. Birçok defa evlenmiştir. Yedisi kız, yirmibiri erkek olmak üzere yirmisekiz çocuğu olmuştur. Erkek çocuklarından bazılarının isimleri, Muhammed, İbrahim, Hameyd, Zeyd, Ebû Seleme, Mus’ab, Süheyl, Osman, Ömer, Misverdir. Bunlardan İbrahim, Muhammed, Hamid ve Zeyd’in annesi Ümmü Gülsümdür. Ebû Seleme’nin annesi ise Tümadırdır. Oğlu İbrâhim, Resûlullah efendimizle görüşmek şerefine kavuşmuştur.

Hicretten 44 sene önce (m. 580) yılında doğdu ve Hicretten 31 sene sonra (M. 653) Medinede vefat etti. Hazreti Ebû Bekrin teşviki ile, Onun tavsiyesine uyarak en önce imân edenlerin beşincisidir. Mekke’de iken ticâret yapardı. Hazreti Abdurrahman İslâmiyeti kabul edince diğer müslümanlar gibi eziyyet ve işkencelere maruz kaldı. Böylece vatanını terk ile hicrete mecbur oldu. Habeşistana hicret eden müslümanlarla beraber bu memlekete gitti. Çok geçmeden Peygamber efendimizin Medine-i Münevvereye hicretinden sonra Medineye gelerek Resûlullaha katıldı.

Hazreti Abdurrahman bütün harplerde bulundu. Bedirde kahramanlıkları çok oldu. Hazreti Abdurrahman bin Avf, Bedir harbinde şahit olduğu bir hâdiseyi şöyle anlatıyor: “Bedirde harp saflarında durup sağıma soluma baktığım zaman Ensârdan iki genç delikanlı gözüme ilişti. Bunlardan en kuvvetli ve vurucu olanı ile bulunmak istedim. Bu iki gençten biri beni gözü ile süzdü sonra bana dönerek: “Ey amca! Ebû Cehli tanır mısın?” diye sordu. Ben de: “Evet tanırım” dedim ve “Ey kardeşimin oğlu, Ebû Cehli ne yapacaksın?” diye sordum. O da; “Bana haber verildiğine göre, Ebû Cehil Resûlullaha sövermiş. Allaha yemin ederim ki onu bir görürsem, öldürünceye veya kendim ölünceye kadar asla ondan ayrılmayacağım.” dedi. Bir gencin heyecan halinde söylediği kat’i bu söze doğrusu hayret ettim.”

Bu iki gençten diğeri de beni gözden geçirerek diğerinin söylediği gibi söyledi. Bu sırada gözlerim hiç bir tarafa takılmadan ben de Ebû Cehli görmüştüm. O, Kureyş askeri içinde hiç durmadan ileri geri dönüp duruyordu. Ben: “Gençler, öteye beriye telaşla giden şu şahıs, bana o sorup tanımak istediğiniz Ebû Cehildir” dedim. Onlar da hemen kılıçlarına sarıldılar ve Ebû Cehili öldürünceye kadar kılıç darbesine tuttular. Sonra dönüp Resûlullahın huzuruna geldiler. Ve hâdiseyi arz ettiler. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”: “Ebû Cehil’i hanginiz öldürdü?” diye suâl etti. Bunlardan biri “Ben öldürdüm” dedi. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” “Kılıçlarınızı sildiniz mi?” deyince. Onlar da: “Hayır silmedik” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz, kılıçlarına ne kadar kan bulaştığını ve ne derece derinlikte battığını anlamak için gençlerin kılıçlarını tetkik edip, gözden geçirdi. İltifat ve tebrik ederek: “İkiniz öldürmüşsünüz” buyurdu.

Abdurrahman bin Avf “radıyallahü anh” Uhudda iki müşrik öldürdü ve yirmibir yerinden yaralandı. Ayağından aldığı bir yaradan hafif topal kaldı. Ayrıca 12 tane dişi kırıldı. Peygamber efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” onu Medinede Hazreti Saîd bin Rebîi ile kardeş yapmıştı. Hazreti Saîd o kadar iyi kalbli, cömert bir zât idi ki, bütün mal ve servetini Hazreti Abdurrahman ile paylaşmak istemişti. Fakat Hazreti Abdurrahman bunu istememiş ve teşekkür ederek, “Aziz kardeşim, Allah sana ve çoluk çocuğuna bereket ihsan etsin, malını çoğaltın! Sen bana çarşının yolunu göster ben orada biraz alış veriş ile meşgul olup ihtiyaçlarımı karşılarım.” demişti. Peygamberimiz Hazreti Abdurrahmanın böyle söylediğini duyunca, Ona hayır dua etti. Kaynuka çarşısında ticâret yaparak kısa zamanda çok zengin olmuştu. Buyurdu ki: “Taşa uzansam, o taşın altında ya altına veya gümüşe rastladığımı görürüm.”

Hazreti Abdurrahman bin Avf, Resûlullahın sağlığında Allah yolunda çok mal harcadı. Üç kere malının yarısını verdi, birinci defa 4.000 dirhem, ikincide 40.000 dirhem ve üçüncüde de 40.000 altın sadaka olarak Allah yolunda dağıttı. Uhud Savaşı esirlerinden 30 tanesini azad ettirdi ve her birine 1.000 altın dağıttı. Tebük seferi için 500 at ve 500 yüklü deve verdi. Birgün buğday, un ve çeşitli zahire yüklü yediyüz devesi ile Medine’ye girdiğinde Hazreti Âişe “radıyallahü anha”, Resûlullah efendimizin, “Abdurrahman bin Avf, Cennet’e diz üstü girer.” buyurduğunu bildirince, develerin hepsini yükleriyle birlikte Allah yolunda dağıtacağını söz verip onu şahit tutmuştur. Bedir Harbinde bulunup da sağ kalanların her birine, kendi malından 400 dirhem (2 kg. civarında) altın para verilmesini vasiyet etti. Vasiyeti hemen yerine getirildi.

Tebük Harbinden dönüşte Peygamber efendimiz bir yere gitmişlerdi. O sıra Eshâb-ı Kirâm, sabah namazı geçiyor diye Abdurrahman bin Avfı imâmete geçirdiler. Peygamber efendimiz döndüğü zaman ikinci rekâtte ona uydular ve namazın sonunda; “Bir peygamber sâlih bir kimenin arkasında namaz kılmadıkça ruhu kabz olmaz” buyurarak Abdurrahman bin Avfın kıymetini ifâde ettiler.

Hazreti Abdurrahman, Dûmet-ül-Cendel’e giden orduya Resûlullahın emriyle kumandanlık yaptı. Birinci Halife Hazreti Ebû Bekr devrinde Hazreti Abdarrahman, Onun en samimi müşavirlerinden idi. Hazreti Ebû Bekr Ona son derece hürmet eder ve her işte onunla istişare ederdi (danışırdı). Hazreti Ömerin halîfeliği zamanında bir ticâret kervanı gelip, gece Medinenin dışında kondu. Yorgunluktan hemen uyudular. Halife Ömer, şehri dolaşırken bunları gördü. Abdurrahman bin Avfın “radıyallahü anh” evine gelip, “Bu gece bir kervan gelmiş. Hepsi kâfirdir. Fakat bize sığınmışlar. Eşyaları çoktur ve kıymetlidir. Yabancıların, yolcuların, bunları soymasından korkuyorum. Gel, bunları koruyalım” dedi. Sabaha kadar bekleyip sabah namazında mescide gittiler. İçlerinden bir genç uyumamıştı. Arkalarından gitti. Soruşturup, kendilerine bekçilik eden şahsın halife Ömer olduğunu öğrendi. Gelip arkadaşlarına anlattı. Roma ve İran ordularını perişan eden, binlerce şehir almış olan, adaleti ile meşhûr, yüce halifenin, bu merhamet ve şefkatini görerek İslamiyetin hak din olduğunu anladılar. Hepsi seve seve müslüman oldu. Hazreti Ömer vefat ederken halifeliğe aday olarak gösterdiği 6 kişiden biri de Abdurrahman bin Avfdır. Fakat O, kendi hakkından feragat ederek hakem oldu. Hazreti Osman halife seçildi ve önce kendisi biat etti.

Hazreti Abdurrahman, Hazreti Osman devrinde son derece sakin bir hayat yaşadı. 31 (m. 651) senesinde 75 yaşında iken vefat etti. İri yapılı, beyaz tenli, yakışıklı bir zat idi. 65 hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Kendisinden, Abdullah İbn-i Abbas, İbn-i Ömer, Cabir bin Abdullah, Enes bin Mâlik, Cübeyr bin Mut’im ve oğulları İbrâhim, Hamid ve Ebû Seleme, kızkardeşinin oğlu Abdullah bin Âmir, Mâlik bin Evs ve birçok âlim hadîs-i şerîf rivâyetinde bulunmuşlardır. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” onun hakkında “Göktekiler ve yerdekiler katında, sen eminsin” buyurdu. Resûlullahdan bizzat rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şunlardır:

“Dikkat edin, Cennet için hazırlanan yok mudur? Kâ’be’nin Rabbine yemin olsun ki, Cennet’te tehlike diye birşey yoktur. Cennet parlayan bir nûr, etrafa yayılan bir kokudur. Binaları kuvvetlidir. Irmakları devamlı akar, bol ve kemâle ermiş meyve yeridir. Orada Huriler vardır. Cennet’te üzüntü ve keder yoktur. Nimetleri devamlıdır.” Eshâb-ı Kirâm: “Biz ona hazırlanmışız” dediler. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem: “İnşaallah deyiniz” buyurdu ve cihadı anlattı.

“Bir yerde vebâ hastalığının çıktığını duyduğunuz vakit oraya gitmeyiniz. Bulunduğunuz yerde vebâ görüldüğü vakit kaçarcasına oradan uzaklaşınız.”

“Bir kadın beş vakit namazını kılar, Ramazan orucunu tutar, namusunu korur, zevcine itaat ederse dilediği kapıdan Cennet’e girer.”

“Serveti çoğaltanlar helâk oldu. Ancak Allah’ın fakir kullarına verip, bu servet ile hayırlı amel işleyenler müstesna. Ne yazık ki, bu gibiler azdır.”

Eshâb-ı Kirâmın büyüklerinden Abdurrahman bin Avfa “radıyallahü anh”: “Bu büyük serveti nasıl kazandın?” dediler. Buyurdu ki: “Çok az kâra da râzı oldum. Hiç bir müşteriyi boş çevirmedim. Hatta birgün bin deveyi sermayesine satmıştım. Yalnız dizlerindeki ipler kâr kalmıştı. Bir ip bir dirhem gümüş değerinde idi. O gün develerin yem parasını ben vermiştim. Kazancım ise bin dirhem olmuştu.”

Hazreti Abdurrahman yüksek ahlâk, fazilet ve kemâl sahibi, çok iyi ve çok temiz seciyeli bir insandı. Onun kalbi, Allah korkusu ile Resûl-i Ekreme muhabbetle, doğruluk ve iffetle, rahmet ve şefkatle dolu idi. Âli cenaptı (cömertti), Allah yolunda malını dağıtmaktan zevk alırdı. Hazreti Abdurrahmanın kalbinde Allah korkusu o kadar yer etmişti ki, kendisi hiç bir vakit dünyâsını dinine tercih etmemiş, hayatta servet ve mal sahibi olmaya ehemmiyet vermemiş, tam müslüman olarak yaşamayı her şeyin üstünde tutmuştu. Nitekim aşağıdaki vak’a Hazreti Abdurrahman bin Avfın takvasını (haramlardan kaçışını) çok iyi göstermektedir.

Birgün Hazreti Abdurrahman bin Avfa bir yerde yemek ikram olunmuştu. Kendisi oruçlu idi. Tam iftar edeceği zaman, Hazreti Abdurrahman bir hatırasını anlatmağa başladı: “Uhud günü, benden çok hayırlı olan Mus’ab bin Umeyr şehid düştü. Onu bir kumaş parçasına kefenledik. Başını örttüğümüz zaman ayakları çıplak kalıyor, ayaklarını örtersek başı açık kalıyordu. Sonra o gün Hazreti Hamza da şehid oldu. O da benden hayırlı idi. Sonra dünyâ bize açıldı. Türlü türlü nimetlere kavuştuk. Korkarım, bizim hayır ve hasenat devrimiz geçmiş olsun” demiş ve ağlamaya başlamıştı. Hazreti Abdurrahman, o kadar müteessir olmuştu ki, önündeki iftarını unutmuştu.

Halife Ömer “radıyallahü anh” Şama gidiyordu. Şamda tâ’ûn (yani vebâ hastalığı) olduğu işitildi. Yanında bulunanların bazısı, Şama girmiyelim, dedi. Bir kısmı da, “Allahü teâlânın kaderinden kaçmıyalım” dedi. Halife de, “Allahü teâlânın kaderinden, yine Onun kaderine kaçalım, şehre girmiyelim. Birinizin bir çayırı ile, bir çıplak kayalığı olsa, sürüsünü hangisine gönderirse, Allahü teâlânın takdiri ile göndermiş olur” buyurdu. Sonra Abdurrahman bin Avfı “radıyallahü anh” çağırıp sen ne dersin? Buyurunca, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” den işittim: “Vebâ olan yere girmeyiniz ve vebâ olan bir yerden başka bir yere gitmeyiniz, oradan kaçmayınız” buyurmuştu, dedi. Halife de: “Elhamdülillah, benim sözüm hadîs-i şerîfe uygun oldu” deyip Şama girmediler. Vebâ bulunan yerden dışarı çıkmanın yasak edilmesine sebep, sağlam olanlar çıkınca, hastalara bakacak kimse kalmaz, helâk olurlar, vebâlı yerde kirli hava, (yani mikroplu hava, vebâ basilleri), herkesin içine yerleşince, kaçanlar hastalıktan kurtulamaz ve hastalığı başka yerlere götürmüş, bulaştırmış olurlar. Hadîs-i şerîflerde buyuruluyor ki; “Vebâ hastalığı bulunan yerden kaçmak, muharebede kâfir karşısından kaçmak gibi, büyük günahtır.” Muhyiddin-i A’rabî: “Belâlardan, tehlikeden gücünüz yettiği kadar sakınınız. Çünkü takat getirilemeyen, dayanılamayan şeylerden uzaklaşmak Peygamberlerin âdetidir” buyurmaktadır.

Hazreti Abdurrahman bin Avf, Resûl-i Ekremin en yakın Eshâbındandı. Onun Resûl-i Ekreme muhabbeti, hizmeti, Onun yolunda fedâkârlığı bitip tükenmezdi. Uhud muharebesinde Resûlullahı müdafaa için kendisini nasıl fedâya hazır olduğu, aldığı yaralardan anlaşılmaktadır. Hazreti Abdurrahman kendisi naklediyor:

Peygamber Efendimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” yola çıktılar, kendilerini takib ettim. Hurmalık bir yere girdiler ve yere kapanarak secdeye vardılar. Bu secdeleri o kadar uzadı ki, kendi kendime, Aman Yâ Rabbî! dedim. Acaba Resûl-i Ekreme bir hal mi oldu? diyerek büyük bir korku ile ilerledim. Kendisine yaklaştım ve yanına oturdum. Resûl-i Ekrem başlarını kaldırdılar. “Sen kimsin” buyurdular. “Ben Abdurrahmanım” dedim. “Bir şey mi oldu?” buyurdular. Hayır, Yâ Resûlallah secdeye kapandınız ve secdeniz o kadar uzadı ki size bir hal olmasından endişe ettim. Resûl-i Ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki: “Cibrîl-i Emin geldi, şunu müjdeledi: “Yâ Muhammed! Kim ki, sana, salât ve selâm getirirse Cenâb-ı Hakkın mağfiret ve selâmına nail olur” dedi. Ben de bu müjdeye karşı secdeyi şükrana kapandım.

Hazreti Abdurrahman bin Avf, Resûlullahın âhirete teşriflerinden sonra Onunla geçirdiği günleri hatırlayarak daima ağlar. Onun sohbetinden mahrum olduktan sonra kendisi için dünyânın hiçbir kıymeti kalmadığını söylerdi.

Hazreti Âişenin (radıyallahü anha) bildirdiğine göre, Resûlullah hanımlarına: “Benden sonraki haliniz beni düşündürüyor. Benden sonra ne olursunuz, insanlar size nasıl davranırlar. Sizin geçiminizi üslenecek olanlar sabırda kâmil olan ve sıddîklığı huy edinenlerdir.” buyurdu. Hazreti Âişe der ki, “Resûlullah sabır ediciler ve sıddîklar” sözünden, sadaka verenler ve iyilik edenleri kastetmiştir. Çünkü sözün akışı, hanımlarının geçimi ile ilgili idi. Sonra Hazreti Âişe Ebû Seleme bin Abdurrahmana, (Abdurrahman bin Avfın oğlu olup, Tabiînin büyüklerinden olan Ebû Selemeye) teşekkür ve kadirşinaslık olarak: “Allahü teâlâ babanı Cennetteki Selsebil pınarlarından içirsin” diye dua etti. Çünkü Abdurrahman bin Avf “radıyallahü anh” mü’minlerin annesi olan Resûlullahın hanımlarına çok iyilik ve ikramda bulunurdu. Bir bağını kırkbin altına satıp, hepsini onlara hediye etmişti.

Hazreti Ömer: “Abdurrahman müslümanların büyüklerinden biridir” buyurdu. Hazreti Ali ise Resûlullahdan duydum. Abdurrahman bin Avfa: “Göktekiler ve yerdekiler katında sen emînsin” buyurdu.

Hazreti Abdurrahman son derece kerîm idi, cömertti. Onun serveti arttıkça, cömertliği de o nisbette artmaya devam ediyordu. Berâe sûresi nazil olup Eshâb-ı Kirâm sadaka ve hayrata teşvik olundukları zaman, Hazreti Abdurrahman malının yarısı olan 4 bin dirhemi hemen dağıtmış ve binlerce altınını hayır işlerine vakfeylemişti.

Hazreti Abdurrahman, servetiyle birçok köleleri azad ettirmiş, bunlar için binlerce dinar sarf etmişti. Hazreti Abdurrahman servet sahibi olmasının ona ahirette bir noksanlık vermemesini düşünüyordu. Onun için bir gün, Hazreti Ümmü Selemeye şu sözleri söylemişti: “Malın çokluğu helake sebep olur. Bundan endişe ediyorum” Hazreti Ebû Seleme ise ona şu cevabı vermişti: “Fakat Allah yolunda sarf olunan mal böyle değildir.”

Nevfel bin İyas el-Hüzeli anlatır: Abdurrahman bin Avf bizimle oturuyordu. Ne hoş sohbet bir zât idi. Birgün bizi evine götürdü. Bize bir tepsi getirdi, içinde ekmek ve et vardı. Ağladı. Ey Ebû Muhammed, seni ağlatan nedir? dedik. Dedi ki: “Resûlullah vefat etti, fakat kendisi ve ehli arpa ekmeğinden bir defa olsun doyunca yemedi. Biz sonumuzun hayırlı olup olmıyacağını bilmiyoruz.”

Resûlullah efendimiz: “Abdurrahman bin Avf, Cennet’e emekliye emekliye girer” buyurdu. Bunu duyduktan sonra hep korkardı. Resûlullahın huzuruna vardı ve: “Allah’a karz-ı hasen (borç) ver! Bu sayede ayakların çözülür” emrini aldı. Sonra Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Resûlullaha şöyle dedi: “İbni Avfe söyle, misafir ağırlasın. Fakirleri doyursun! Kendisinden birşey isteyen muhtaçları boş çevirmesin! Bunları yaparsa içinde bulunduğu durumuna (yani Zenginliğinin hakkını vermeğe) keffaret olur.”

Dûmet-ül-cendele giden orduya, Resûlullahın emriyle kumandanlık yaptı. Hicretin altıncı yılında Şaban ayında gönderilmiştir. Dûmet-ül-cendel, Tebûk şehrinin yakınında olup büyük bir panayır ve ticâret merkezi idi. Abdullah bin Ömer der ki; “Resûlullah efendimiz Abdurrahman bin Avfı “radıyallahü anh” yanına çağırıp ona: “Hazırlan! Ben, seni bugün veya yarın sabah inşaallah, askerî birliğin başında göndereceğim” buyurdu. Sabah namazını mescidde kıldıktan sonra Peygamberimiz, geceleyin Dûmet-ül-Cendele hareket etmesini ve oranın halkını İslâmiyete davet eylemesini Abdurrahman bin Avfa emretti ve buyurdu ki: “Cenâb-ı Hak sana Dûmen’in fethini nasib ederse, ileri gelenlerinden birinin kızı ile evlen!.” Bu ordu yediyüz kişi idi. Bunlar seher vakti, Medine dışında, Cürüfteki karargahlarında toplandılar. Peygamberimiz, Addurrahman bin Avfın geri kaldığını görünce: “Arkadaşlarından niçin geri kaldın?” diye sordu. Abdurrahman bin Avf: “Yâ Resûlallah, en son görüşmemin, konuşmamın sizinle olmasını istedim. Yolculuk elbisem üzerimdedir” dedi.

Hazreti Abdurrahman bin Avf, başına siyah, pamuklu kalın bezden gelişi güzel bir bez sarmıştı. Peygamberimiz onu önüne oturtturup, sarığını eliyle çözüp tekrar sardı. Sarığın ucunu onun omuzunun ortasından sarkıttı. Ve; “Ey İbni Avf! İşte sarığını böyle sar!” buyurdu. Daha sonra Resûlullah efendimiz eline bir sancak vererek ve “Ey İbni Avf! Hepiniz Allah yolunda harp ediniz. Allah’a karşı küfür edenlerle çarpışınız!” buyurarak onu uğurladı.

Abdurrahman bin Avf Medineden hareket edip, Dûmet-ül-Cendele gelince üç gün kaldı. Halkı İslâmiyete davet etti. Onlar; “Biz kılıçtan başka bir şey vermeyiz” dediler. İslâmiyeti kabul etmekten kaçındılar. Daha sonra Asbağ bin Amr el-Kelbî, müslüman oldu. Kendisi Hıristiyan olup Dümet-ül-Cendel halkının kralı idi. Asbağ Müslüman olduktan sonra kavminden çok kimseler de müslüman oldular. Abdurrahman bin Avf, durumu Peygamber efendimize mektûb yazarak bildirdi. Bu yazıyı Râfi bin Mükeysle Medineye gönderdi. Peygamberimiz mektuba verdiği cevapta; Asbağın kızı Tümâdırla evlenmesini yazdı. Bunun üzerine Abdurrahman bin Avf, Tümadırla evlendi. Daha sonra birliğinin başında, yeni zevcesi Tümadırla Mekke’ye döndü. Tümadır, Abdurrahman bin Avfın oğlu Ebû Selemenin annesidir. Ebû Seleme, büyük fıkıh âlimlerindendir.

Kaynaklar
1) Tabakât-ı İbn-i Sa’d; cild-3, sh. 87
2) Herkese Lâzım Olan İmân; sh. 98
3) Üsûdül-gâbe; cild-3, sh. 313
4) El-İsâbe; cild-2, sh. 416
5) El-İstiâb; cild-2, sh. 393
6) Metâli-ün-nücûm; cild-1, sh. 239
7) Kâmûs-ul-a’lâm; cild-4, sh. 3072
8) Müsned-i Ahmed bin Hanbel; cild-1, sh. 190
9) Buhârî, Fedâil-us-sahâbe
10) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye; sh. 978

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir