İmâm-ı Gazâlî “rahmetullahi aleyh”

İslâm âlimlerinin büyüklerinden ve en meşhurlarından.
İsmi, Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Ahmed Tûsî, Gazâlî‘dir.
Künyesi, Ebû Hâmid, lakabı Hüccet-ül-İslâm ve Zeynüddîn Tûsî‘dir.
450 (m. 1058) senesinde Tûs şehrinin Gazal kasabasında doğdu.
505 (18 Aralık 1111) de Tûs’da vefat etti.

Taberan denilen yere defnedildi. Müctehid idi. İctihadı Şafiî mezhebine yakın olduğu için Şafiî mezhebinde olduğu zannedilir.
İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin babası fakir ve sâlih bir zât idi. Âlimlerin sohbetlerinden hiç ayrılmazdı. Elinden geldiği kadar, onlara yardım ve iyilik eder, onların hizmetinde bulunurdu. Âlimlerin nasihatini dinleyince ağlar ve Allahü teâlâdan kendisine âlim olacak bir evlât vermesini yalvararak isterdi. Yün eğirip, Tûs şehrinde bir dükkânda satardı. Vefatının yaklaştığını anlayınca, oğlu Muhammed Gazâlî’yi ve diğer oğlu Ahmed Gazâlî’yi hayır sahibi ve zamanın sâlihlerinden olan bir arkadaşına bıraktı. Bir miktar mal vererek vasiyet etti ve ona dedi ki: “Ben kendim, âlim bir kimse olamadım. Bu yolla kemâle gelemedim. Maksadım, benim kaçırdığım kemâl mertebelerinin, bu oğullarımda hâsıl olması için yardımcı olmanızdır. Bıraktığım bütün para ve erzakı, onların tahsiline sarf edersin!” Arkadaşı vasiyeti aynen yerine getirdi. Babalarının bıraktığı para ve mal bitinceye kadar, onların yetişmesi ve olgunlaşmaları için çalıştı. Sonra onlara dedi ki: “Babanızın, sizin için bıraktığı parayı tahsil ve terbiyenize harcadım. Ben fakirim, param yoktur. Size yardım edemeyeceğim. Sizin için en iyi çâreyi, diğer ilim talebeleri gibi medreseye devam etmenizde görüyorum.” Bunun üzerine iki kardeş doğru söze uyup, medreseye gittiler. Sonra ikisi de yüksek âlimlerden olmak saâdetine kavuştular.

İmâm-ı Gazâlî, çocukluğunda fıkıhtan bir miktarını kendi memleketinde okudu. Sonra Cürcan’a gitti, İmâm Ebû Nasr İsmâili‘den bir müddet ders aldı. Üç sene sonra Tûs’a döndü. Cürcan’dan Tûs’a dönerken başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatır: “Bir grup yol kesici karşımıza çıktı. Yanımızda olan her şeyimi alıp gittiler. Benim ders notlarımı da aldılar. Arkalarından gidip kendilerine yalvardım. Ne olur işinize yaramayan ders notlarımı bana verin dedim. Reisleri, “Onlar nedir? Nasıl şeylerdir?” diye sorunca, “Onları öğrenmek için memleketimi terk ettim, gurbetlere gittim. Filân yerdeki birkaç tomar kâğıtlardır” dedim. Eşkıyaların reisi güldü: “Sen onları bildiğini nasıl iddia ediyorsun, biz onları senden alınca ilimsiz kalıyorsun” dedi ve onları bana geri verdi.

Sonra düşündüm, Allahü teâlâ yol kesiciyi beni ikaz için o şekilde söyletti dedim. Tûs’a gelince üç yıl bütün gayretimle çalışarak, Cürcan’da tuttuğum notların hepsini ezberledim. O hâle gelmiştim ki, yol kesici önüme çıksa, hepsini alsa, bana zararı dokunmazdı.”

“Memleketinde geçirdiği bu üç seneden sonra, tahsilini devam ettirmek için o zamanın büyük bir ilim ve kültür merkezi olan Nişâbûr’a gitti. Zamanın büyük âlimlerinden olan İmâm-ül-Harameyn Ebü’l-Meâlî el-Cüveynî‘nin telebesi oldu. Üstün zekâsını ve çalışkanlığını gören hocası ona yakın alâka gösterdi. Burada Usûl-i hadîs, Usûl-i fıkıh, kelâm, mantık, İslâm hukuku ve münazara ilimlerini öğrendi. Hocaları arasında Ebû Hâmid er-Razekânî, Ebü’l-Hüseyn el-Mervezî, Ebû Nasr el-İsmâilî, Ebû Sehl el-Mervezî, Ebû Yûsuf en-Nessâc gibi devrin büyük âlimleri vardır. Nişâbûr’da tahsilini tamamlayınca, büyük bir ilim ve edebiyat hâmisi olan Selçuklu vezîri üstün devlet adamı Nizâm-ül-mülk‘ün daveti üzerine Bağdad’a gitti. Nizâm-ül-mülk’ün topladığı ilim meclisinde bulunan zamanın âlimleri, İmâm-ı Gazâlî’nin ilminin derinliğine ve mes’eleleri izâh etmekdeki üstün kabiliyetine hayran kaldıklarını i’tirâf ettiler. Üstün vasıflarından dolayı hem âlimler, hem de halk tarafından çok sevildi. O zaman ortaya çıkan sapık fırkaların mensupları, onun yüksek ilmi ve en zor, en ince mevzûları en açık bir şekilde anlatması, hitabet ve izâh etme kabiliyetinin yüksekliği, zekâsının parlaklığı karşısında perişan ve ma’lûb oldular. Bu sırada otuzdört yaşında bulunan İmâm-ı Gazâlî’nin İslâmiyete yaptığı büyük hizmetleri gören Selçuklu vezîri Nizâm-ül-mülk, onu Nizamiye Medresesi’nin (Üniversite) başmüderrisliğine, şimdiki ta’biriyle rektörlüğüne ta’yin etti. Bu medresenin başına geçen İmâm-ı Gazâlî, üçyüz seçkin talebeye, lüzumlu olan bütün ilimleri öğretti. Bunlardan başka, pekçok talebe yetiştirdi. Ebû Mensur Muhammed, Muhammed bin Es’ad et-Tûsî, Ebü’l-Hasen el-Belensî, Ebû Abdullah Cümert el-Hüseynî talebelerinin meşhûrlarındandır. Bir taraftan da kıymetli kitaplar yazan İmâm-ı Gazâlî, ilim ehli, devlet adamları ve halk tarafından büyük bir muhabbet ve hürmet gördü. Şöhreti gün geçtikçe arttı. Nizamiye Medresesi’nde bulunduğu yıllarda, Kitâb-ül-basit fil-fürû’, Kitâb-ül-vasit, el-Veciz, Meâhiz-ül-hılâf adlı kitaplarını yazdı.

Ayrıca İsmâiliyye adındaki sapık fırkanın görüşlerini çürütmek için “Kitâbü fe’dâih-il-Bâtıniyye ve Fedâil-il-Müstehzeriyye” adlı eserini yazdı. Yine bu sırada Rumcayı öğrenerek felsefecilerin sapıklığını ortaya koymak için eski Yunan ve Latin filozoflarının kitaplarının aslı üzerinde üç sene titizlikle incelemeler yaptı. Bu incelemeleri esnasında ve neticesinde felsefecilerin maksatlarını açıklayan “Mekâsid-ül-felâsife” kitabı ile felsefecilerin görüşlerini reddeden “Tehâfüt-ül-felâsife” kitabını yazdı. Avrupalı filozoflar, o asırda dünyânın tepsi gibi düz olduğunu iddia ederek, ilimlerini ve felsefelerini böyle yanlış bilgiler üstüne kurarken, İmâm-ı Gazâlî dünyânın yuvarlak olduğunu deliller ile isbât ediyor ve diğer fen ilimlerinde de Avrupalıların bilmedikleri doğru bilgileri kitaplarında yazıyordu.

İmâm-ı Gazâlî felsefecilerle ilgili bu çalışmalarını “El-Münkızü aniddalâl” kitabında şöyle anlatmaktadır:

“İşte şimdi filozofların ilimlerinin hikâyesini dinle: Onları birkaç sınıf, ilimlerini de birkaç kısım hâlinde gördüm. Onlara, çokluklarına ve eskileri ile yenileri arasında doğruya yakınlık ve uzaklık farkına rağmen, küfür ve ilhad damgasını vurmak lâzımdır. Filozoflar fırkalarının çokluğuna ve çeşitliliğine rağmen, dehriyyûn, tabiîyyûn ve ilâhiyyûn olmak üzere üç kısma ayrılırlar. Dehriyyûn sınıfı eski filozoflardan bir zümredir. Yaratıcının varlığını inkâr etmişlerdir ki, bunlar zındıktır. Tabiîyyûn; bunlar da âhırete inanmadılar. Cennet’i, Cehennem’i, kıyâmeti ve hesabı inkâr ettiler. Bunlar da zındıktırlar. Üçüncü smıf olan ilâhiyyûn, daha sonra gelen filozoflardır. Bunlar ilk iki sınıfı red etmişlerse de, kendileri de bid’atten ve küfürden sıyrılamamışlardır.” (Üçüncü kısımdan olan bu filozoflar, kendilerinden önce gelenlerin yanlışlarını açık seçik göstermek ve bir yaratıcının olduğunu söylemekle beraber peygamberlere inanmadıkları için küfürde kalmışlardır. Çünkü küfürden kurtulmak için peygamberlere ve onların bildirdiklerine inanmak da şarttır.)

İmâm-ı Gazâlî’nin, felsefecilerin görüşlerini çürütmek ve i’tikâdlarına, felsefe karıştıran sapık fırkalara cevap vermek için yaptığı bu çalışmasını işiten bir takım kimseler, onu felsefeci zannetmişlerdir. Bunun sebebi, felsefe ile tefekkür arasındaki mühim farkı bilmemek olabilir. Felsefeciler aklı rehber edinmişlerdir. Mütefekkirler ise, aklı kullanmakla beraber, akla da rehber olarak peygamberleri ve onların bildirdiği îmânı almışlardır. Göz için ışık ne ise, akıl için îmân da odur. Işık olmayınca göz göremediği gibi, îmân olmayınca akıl da doğru yolda yürüyemez. İmâm-ı Gazâlî, filozof değil müctehiddir. Zâten İslâmiyette felsefe ve filozof olamaz, İslâm âlimi olur. İslâm dîninde, felsefenin üstünde İslâm ilimleri, filozofun üstünde de İslâm âlimleri vardır.

İmâm-ı Gazâlî, bu çalışmalarından sonra, yerine kardeşi Ahmed Gazâlî’yi vekil bırakarak Nizamiye Medresesi’ndeki vazifesine ara verdi ve Bağdad’dan ayrıldı. Çeşitli ilmî çalışmalar ve bu maksatla seyahatler yaptı. Bir müddet Şam’da kaldı bu sırada en kıymetli eseri “İhya-u Ulûmiddîn”i yazdı. Daha sonra Kudüs’e gitti. Bu sırada Bâtınî denilen sapık fırkaya karşı “Mufassıl-ül-hılâf”, “Cevâb-ül-mesâil” ve Allahü teâlânın isimlerini (Esmâ-i hüsnâyı) anlatan “Maksâd-ül-esmâ” adlı eserini yazdı. Kudüs’de de bir müddet kaldıktan sonra, oradan hacca gitti. Haccı müteakiben Bağdad’a döndü. Nizamiye Medresesi’nde Şam’da yazdığı İhyâ’sını kalabalık bir talebe kitlesine ders olarak okuttu. Bu seferki tedris hayatı uzun sürmedi. Doğduğu yer olan Tûs’a gitti. Burada yine Bâtınîlere karşı “Ed-Dürc-ül-merkûm” kitabı ile “El-Kıstâs-ül-müstekîm”, “Faysal-üt-tefrika”, “Kimyâ-ı Seâdet”, “Nasîhât-ül-mülk” ve “Et-Tibr-ül-mesbuk” adlı kıymetli eserlerini yazdı. On sene kadar süren bu hizmetlerinden sonra, Selçuklu vezîri Fahr-ül-mülk’ün ricası üzerine bir müddet daha Nizamiye Medresesi’nde ders verdi. Tasavvufu anlatan “Mişkât-ül-envâr” adlı eserini de bu sırada yazdı.   

İmâm-ı Gazâlî hazretlerine “Bağdad’da pek çok ilim talebesi var iken, orada ilim neşretmekten, öğretmekten niçin vaz geçtiğinizi kimse bilemiyor ve bu kadar uzun zamandan sonra Nişâbûr’a dönmenizin sebebini kimse anlayamıyor” dediklerinde cevap verip izâhlar yaptıktan sonra Nizamiye Medresesi’ndeki derslerine ara verip, Bağdad’dan ayrılış sebebini şöyle anlatmıştır: “Ben şer’î ve aklî ilimlere bu kadar alışkanlık peyda edip, her ikisinde de inceleme ve müdârese yaptım. O esnada bulunduğum yolda, bende; Allahü teâlâya, nübüvvete ve âhıret gününe yakînî bir îmân hâsıl oldu. Îmânın bu üç aslı ile kalbim çok kuvvetlendi. Ayrıca iyice anlamıştım ki, takva sahibi olmak nefsin isteklerini bırakmak ve bütün dünyevî arzuları terk etmeden âhıret saâdetine kavuşmak imkânsızdır. Hepsinin başı dünyâ alâka ve bağlarını kalbten tamamen kesmek ve bu dâr-ı gururdan, aldanma yeri olan dünyâdan uzaklaşıp, ona muhabbet köklerini, gönül bahçesinden söküp atmak ve âhırete dönmek ve azimet etmek ve cenâb-ı Hakka tam gayret ile dönüp tövbe eylemektir. Bu ise, emelleri kısmak, makamı, malı ve parayı terk etmek, meşguliyyeti, tutulma ve insanlarla beraber bulunmayı bırakmadan ve kalbin içinde sekine ve karar hâsıl olmadan tamam olmaz.

Sonra ben hâllerimi düşündüm. Gördüm ki, çeşitli bağ ve tutulmalar içine batmışım. Her tarafımı kuşatmışlar. Amellerimi gözümün önüne getirdim. Gördüm ki, hepsinin üstünü ve güzeli ilim öğretmektir. Öğretmek istediğim ilimlerin, bilgilerin çoğu, önemsiz olup, âhıret için faydasızdırlar. Sonra ilimdeki niyetimi düşündüm. Hâlis, Allah rızâsı için olmayıp, belki makam sevdası ve şöhretle beraber karışık buldum. İşte yakînen anladım ki, helâk sâhilindeyim. Eğer hâllerimi düzeltmekle uğraşmazsam helâk olur, kendime kötülük ve zarar etmiş olurum. Bir müddet böyle düşündüm durdum. Fakat henüz karar veremedim. Ba’zan Bağdad’dan ayrılmağa, içinde bulunduğum hâlleri bırakmağa karar verir, birgün azîmet yolunu seçer, ayağımı ileri atar, ba’zan biraz daha durayım deyip, adımımı geri alırdım. Bir sabah olmazdı ki, âhıreti istemede sıdk ve rağbet üzere bulunayım da, ona nefsin istekleri ve dünyâ arzusu askerleri saldırıp, akşam olunca beni uzaklaştırmasınlar. Düşüncemi değiştirmesinler. Bir hadde geldi ki, dünyâ arzuları beni, zincirden bağlar ile, kendilerine çeker ve bu manânın hâsıl olması için zorlarlardı. Îmân sözcüsü de seslenip: “Hadi, çabuk ol! ömründen çok az kaldı. Önünde ise, uzun bir yolculuk vardır. Kazandığın, elde ettiğin ilmin hepsi, riyâ ve aldatmadır. Eğer sen, şimdi âhıret için hazırlanmaz, o sonsuz âlem için azık bulundurmazsan, ne zaman yapacaksın? Şimdi alâkaları kesmez, engelleri kaldırmazsan ne zaman keseceksin ve kaldıracaksın?” derdi. O zaman kalbimde bir rağbet peyda olup, dünyâ ve ehlinden kaçmak, onlardan uzaklaşmak için kesin karar verirdim. Sonra şeytan, aldatma ve hîle yoluna başvurup: “Bu düşündüğün hâl, çabuk geçici bir şeydir. Sakın ona uymak yolunu seçme. Zîrâ sen bu görüşü kabul ve karar verip, bu büyük makamı terk edersen ve eziyetli olmıyan izzet ve şânı bırakıp gidersen, hasımlarla münazaradan hâsıl olan zevk ve safâdan geçersen, nefsin yine sana gâlib olur. Bu sefer ondan kurtulmaya uğraşırsın. Hâlbuki o zaman bir daha dönemezsin, bî çâre ve dermansız kalırsın” derdi.

İşte nefsin ve şeytanın bâtılı hak gösteren bu aldatma ve hîleleri sebebi ile, ben de, dünyâ arzuları ve âhıret isteği arasında tereddüt ve hayret vadisinde altı ay kadar şaşkın inler ve ağlar hâlde kaldım. Bu zaman 486 (m. 1093) yılının Receb ayında son buldu. Nihayet aynı ayın sonunda işim ihtiyar ve irâdeden geçip, aniden Allahü teâlâ, dilime susmak kilidi vurup, mühürledi. Dilim söylemez, kalbim ise çok muzdarib oldu. Öyle oldu ki, kendimi zorladım, gayrete getirmeğe çalıştım. Huzurumda bulunan üçyüz ilim talebesinin gönlünü almak, hatırlarını şen etmek, bu vesîle ile birgün ders vermek için kendimi zorladım. Dilimde söyliyecek kuvvet, bir kelime telâffuz edecek güç bulamadım. Bu dil tutulması, kalbime öyle bir üzüntü ve elem verdi ki, arzu ve isteğim kalmadı. Hazmım kesildi. Ne ağzıma bir lokma alsam, onu çiğneyebilirdim, ne bir damla su içsem, yutabilirdim. Böyle devam edip, kuvvetten düştüm. Zayıfladım. Hattâ doktorlar hayâtımdan ümid kestiler. Bana ilâç vermekten imtina edip, bu böyle bir durumdur ki, kalbe indi. Ondan uzuvlara sirâyet edip, mizâcını bozdu. İlâç kabul etmez, iyileşmez. Ancak kalbini mühim işlerden rahata kavuşturur, herşeyden temizlerse, belki iyileşir dediler.

Bundan sonra, ben aczimi anladım ve gördüm. İhtiyârımın bütün sükûtunu, düşüşünü seyrettim. Yalvararak ve sızlıyarak Allahü teâlâya sığındım. Çaresi olmayan hasta gibi yanarak ve inliyerek dua ettim. Nihayet Neml sûresi altmış ikinci âyetinde meâlen; “Muzdar olan (sıkıntıya düşen) kimse dua ettiği zaman onun duasını kabul edip fenalığı kaldıran…” buyurulduğu gibi, Allahü teâlâ duamı kabul edip, kalbimi uyandırdı. İçimdeki mal ve makam arzusunu kaldırdı. Hepsinden yüz çevirip, çocuklarımdan, dostlarımdan, vatanımdan ve eshâbımdan ayrılmağı bana kolay eyledi. Derhal içimden Şam tarafına gitmek arzusu geldi. Ama görünüşte hacca gideceğim dedim. Halîfenin ve eshâbımın, maksadımın Şam’da kalmak ve bu sebeble onlardan ayrılmak isteğimi bilmelerini istemedim. Sonra bir daha dönmemek niyeti ile Bağdad’dan çıktım. Fakat düşüncemi gizliyor, aksini bildiriyordum. Bunun için çeşit çeşit ifâde ve izâh yollarına başvuruyordum. Onlar ise benimle alay ediyor, beni cevr-ü cefâ oklarına hedef tutuyorlardı. Sanki içlerinde, benim o tür safa ve zevkten yüz çevirmem ve dünyalıklardan kesilmek istememin bir din işi ve yakîn sebebi olduğunu uygun görecek bir kimse yok idi. Onlara göre, benim bulunduğum müderrislik rütbesi, yüksek bir din mevkii olup, ilimlerinin bütünü buraya kavuşabilmek için idi.

Sonra genel vaziyetten maksadın ne olduğunu ta’yin konusunda ihtilâf edip, Irak’tan uzak olanlar sandılar ki, vali ve hükümdarlardan birşey oldu ki, utandı ve orada duramadı dediler. Ama Irak’a ve oradaki devlet adamlarına yakın olanlar, devlet adamlarının bu bağlılıklarını, gitmemem için bana yalvarmalarını, beni zorlamalarını, iltifat ve alçak gönüllülüklerini ve benim onlardan yüz çevirmemi, sözlerine iltifat etmeyip, söyledikleri sözlere, okşayıcı ifâdeleri kabul etmediğimi bilirlerdi. Onlar, bu semavi bir iştir ki, âlimlere ve müslümanlara bir nazar değmesi sonucudur derlerdi.

Nihayet Bağdad’dan ayrıldım. Yanımda olan malı dağıtmaya başladım. Kendime yetecek ve küçük çocuklarıma kâfi gelecek kadar yanımda bulundurdum. Onda da şöyle bir ruhsat yolu buldum ki; Irak malı, müslümanların işlerini görmek için vakfolunmuştur. Bunun için dünyâda aile nafakası için, bundan almaktan daha sâlih ve temiz bir mal bulamadım. Şam kıt’asına gidip, Şam şehrinde iki sene kadar kaldım. Orada bir meşgalem yok idi. Ancak uzlet, halvet, mücâhede, riyazet, nefsin tezkiyesi, ahlâkın mükemmelleşmesi ile meşgul oldum. Bütün bunları tasavvuf ehlinin ilminden öğrendiğim şekilde yaptığım gibi, Allah kelime-i celâlini zikr ile, kalbin tasfiyesi ve hâllere kavuşmakla uğraştım. Böylece yakînen bildim ki, o büyüklerin yolu, ilim ve amel olmadan tamam olmaz. Onların ilimlerinin hâsılı, nefsin geçitlerini ve tehlikelerini aşmak ve kötü ahlâktan temizlenip, kötü sıfatlarının kökünü sökmek ve atmaktır. Bununla kalbi Allah’tan başkasına tutulmaktan korumak ve Allahü teâlânın zikri ile süsleyip Ona kavuşmaktır. O zaman bana ilim, amelden kolay geldi. O büyüklerin ilimlerini kitaplarından tahsil ve onları mütâlâa ile tamamlamağa koyuldum. Meselâ Ebû Tâlib-i Mekkî’nin (Kut-ül kulûb) kitabını ve Hâris-i Muhâsibî’nin kitaplarını, Cüneyd’i Bağdâdî’nin, Şiblî’nin, Bâyezîd-i Bistâmî’nin ve başka meşâyıhın (kuddise sirruhum) sözlerini ve onlardan rivâyet edilen yazı ve haberleri mütâlâa eyledim. Herbirinin ilimlerinin maksadlarına muttali oldum. Onların yolundan öğrenerek ve dinliyerek, tahsili mümkün olanı tahsil ettim. Anladım ki, onların seçilmişlerinin seçilmişlerine mahsûs olan ilimlere kavuşmak, öğrenmek ve okumakla mümkün değil. Ancak sıfatların değişmesi ve hâlde zevk ile mümkündür.

Bir müddet Şam mescidinde i’tikâf eyledim. Uzun günlerde minaresine çıkıp, kapısını üstüme kapadım. Orada durdum. Sonra hac farizasını edâ için Beyt-ül-harama gidip, Mekke ve Medîne’nin bereketi ve Resûlullahın (sallallahu aleyhi vesselam) ziyareti ile Ondan imdâd ve yardım istemek arzu ve şevkim harekete geldi. Gittikçe arttı. Hazreti Halîlürrahmân’ın (aleyhisselâm) ziyaretinden sonra, Hicaz’a doğru yola çıktım.

Sonra beni, ba’zı arzu ve insanlar ve çocukların ve ailemin istemesi vatanıma çekti. Ben de vatanıma döndüm. Tabiâtim bu dönüşten son derece uzak ve benim i’tikâdım üzere bu görüş gayet yanlış olduğu hâlde, vatanıma kavuştuktan sonra, orada da uzlete çekildim. Zikr ile kalbin tasfiyesine olan aşırı bağlılığımdan, hep uzlet istiyordum. Lâkin günlük hâdiseler ve çoluk-çocuğun geçim durumu ve hâl darlığı kalbimin safasına mâni olup, maksudun yüzü bulutlandı ve halvetin safâsı bulandı ve safa hâli verecek neticeler ele geçmez oldu. Ancak arasıra bir miktar safa hâsıl olup, yine örtülürdü. Lâkin böyle iken yine kesmeyi tama’ etmeyip, ba’zan bir zuhurat engel, ba’zan o mertebelere dönmek vâki olurdu. O yıl bu hâlde geçti. O halvetler esnâsında hâsıl olan hâlleri saymak mümkün değildir. Faydası olur ümidi ile bir iki şey bildirelim:

Ben ilm-i yakîn ile bildim ki, Allahü teâlâya kavuşanlar ve hidâyet yolunun yolcusu olanlar, bilhassa tasavvuf ehli olan büyüklerdir. En güzel sîret ve ahlâk, onların sîret ve ahlâkları, en doğru yol, onların yolu, en güzel ve en olgun ahlâk, onların ahlâk ve âdetleridir. Belki bütün akıllı insanların akılları, hikmet sahiblerinin hakîmâne buluşları ve İslâmiyetin esrârını bilen fukaha ve ulemânın ilimleri toplanıp bir araya gelse, onların sîret ve ahlâkından birini tahvil edemez, değiştiremez, ondan, hayırlı ve üstün olana çevirmeyi düşünseler, çâre ve yol bulamazlar. Zira onların zahir ve bâtınında olan bütün hareket ve hareketsizlikler peygamberlik kandilinden alınmıştır. Yeryüzünde ise, peygamberlik nurunun ötesinde bir nûr yoktur ki, âleme ışık saçsın ve daha çok parlasın. Velhâsıl aklı olan kimse, tasavvuf hakkında ne söyliyebilir ki, tasavvuf ehlinin kalbi, Allah’tan başka herşeyden temizlenmez ve başlangıcı, her an Allahü teâlânın zikrine dalmak, nihayeti ise, büsbütün fenâ fillah olmaktır. Bunun bile son olması, ihtiyârı altında bulunan mertebeye nisbetledir. Keşf mertebesi ve onun evveliyâtındandır. Gerçekte ise bu fenâ makamı tasavvufun başlangıcıdır. (Nitekim İmâm-ı Rabbâni de (kuddise sirruh): Fenâ fillah, bu yolda ilk adımdır buyuruyor.) Ondan önceki hâller, sâlik için sülûk yolunda dehliz, aralık gibidir. Ya’nî vâsıtadırlar. Tasavvufun ilk hâlleri, keşif ve müşahedenin zuhura gelmesidir. Hattâ bu keşif ve müşahede sahibleri, uyanık iken, melekleri ve peygamberlerin ruhlarını müşahede ederler. Onların sesini duyarlar, fayda ve hakikat iktibas ederler. Sonra o hâl, sûret ve misâllerin müşahedesinden, başka derecelere yükselir ki, o makam kelimeler ile anlatılamaz. Bahsedilirse, sarîh hatâ görünür ve ondan sakınmak mümkün olmaz. Kısaca şöyle diyelim ki; sâlikin hâli, öyle bir kurb ve yakın mertebesine ulaşır ki, bir grup kimseler o makama hulûl, bir başka grup ise vusûl (kavuşma) ta’bir ederler. Bütün bunlar hâşâ! büyük hatâdır. Bu sebeb ve izâhını (Maksad-ül-aksâ) kitabımızda, en ince ve güzel şekilde bildirmişiz. Belki bu hâle kavuşan kimsenin, şu beytten fazla bir söz söylemesi uygun olmaz. Beyt:

“Olan oldu fakat ben anlatamam,
Hüsn-i zan et ve haber sorma ondan.” 

Bu bildirilen hâlleri zevk yolu ile tatmak saâdetine kavuşamayıp, şevk sahibi olmıyan, peygamberlik mertebesinin hakikatinin yalnız ismini anlar. Evliyânın kerameti, hakikatta enbiyânın başlangıcıdır (salevâtullahi ve selâmühü aleyhim)”.

İmâm-ı Gazâlî hazretleri, elde etmek için uğraştığı mertebelere kavuşunca ve sülûk işini tamamlayınca Tasavvufta da yetişince, ba’zı gönül ve müşahede sahibleri, kendisine uzlet, halvet ve mücâhedeleri terk etmesine işaret ve zâviyeden çıkmasını söylediler. Çünkü bu hâller yalnız kendisi için faydalıdır, ilmin neşrine dönmek ise, umûma faydadır ve daha lüzumludur demek istediler. Bu manâya uygun ve sözlerinin doğruluğuna mutabık olarak, çok sâlihlerden ba’zı vak’alar zahir oldu. Bütün bunlar, bu hareket bir hayır ve rüşde başlangıçta diye şehâdet ve delil idiler ki, Allahü teâlâ onu, beşinci asrın müceddidi olarak seçmiştir. Bu da hadîs-i şerîfte vâki olmuştur ki, Allahü teâlâ her yüzyıl başında bir âlim gönderir ki, ümmetin dînini tecdîd eder, yeniler ve kuvvetlendirir. İşte bu şehâdet sebebi ile, İmâmın hüsn-i zannı gâlib olup, o büyük saâdeti ister oldu.

İmâm buyurdu ki: “O esnâda bu mühim işi yerine getirmek için 499 (m. 1105) yılı Zilka’de ayında Nişâbûr’a hareket müyesser oldu. Bağdad’dan çıkış ise 488 (m. 1095) yılında oldu. Uzlet müddeti ise onbir seneye ulaşmış idi. Bu bildirilen hareket, Allahü teâlânın takdiriyledir. Uzlet müddetince, asla, o harekete kalbin meyil ve teveccühü yok idi. Nitekim Bağdad’dan çıkış ve o hâllerden ayrılık ve uzlet darlığına giriş, imkân mertebesinde olup, meydana geleceği hatıra bile gelmezdi. Kalbleri ve hâlleri değiştiren Allahü teâlâ: “Mü’minin kalbi, Rahmânın parmaklarından iki parmak arasındadır (kudretindedir)” hadîs-i şerîfi gereğince, kulların kalbinden dilediği kadar değiştirmeğe kadir olduğuna yakîn ve itminan üzere olmak ile, kazâya râzı olup, bu kadar zahmet ve meşakkatleri ihtiyar ve irâde vâki olmuştur.

Yine biliyorum ki, her ne kadar görünüşte ilim ve neşrine dönmüş isem de, yine hakîkatta dönmüş değilim. Zîrâ rücû’ etmek, dönmek, ilk hâllere avdet etmektir. Hâlbuki ben o zaman bir ilim neşreder, yayardım ki, onunla makam ve devlet sahibi olmak, dünyalık ve başkanlık elde etmek isterdim. Ve bütün insanları söz ve hareketlerim ile ona çağırırdım. Ama şimdi, bir ilme da’vet ederim ki, onunla mevki, makam ve mal terk olunur. Sevab kazanılır. Haşmet ve makamın derecelerinin düşüklüğü bilinir. Hâlâ niyyetim ve kasdım budur. Allahü teâlâ benim bu niyetimi bilicidir. Ve dâima maksadım, nefsimi ve başkalarını ıslâh eylemektir. Lâkin o maksada kavuşacağımı bilemem. Hele yakînî îmân ile inanmış ve kalbin müşahedesi ile iyice anlamışımdır ki, her ferdde olan hareket ve kuvvet, Allahü teâlânın ihsânı iledir. Benim her hareketim ve amelim Ondandır. Allahü teâlâdan yalvararak isterim ki, önce beni ıslâh eylesin, sonra da benimle başkalarını ıslâh eylesin. Evvelâ bana hidâyet verip, sonra benimle başkalarına hidâyet versin. Bana hakkı, sûret-i hakta gösterip, tâbi olmak, uymak nasîb eylesin. Bâtılı, sûret-i bâtılda gösterip sakınmak müyesser eylesin. Âmin!”

İmâm-ı Gazâlî’nin tasavvufta hocası, silsile-i zeheb (altın silsile) denilen mürşidi kâmillerden olan Ebû Ali Fârmedî hazretleridir. Onun huzurunda kemâle geldi. Zâhir ilimlerinde eşsiz âlim olduğu gibi, tasavvuf ilimlerinde de mürşid oldu. Her iki ilme sahip olup, Peygamberimizin (sallallahu aleyhi vesselam) vârisi oldu. Kısa bir müddet daha Nizamiye Medresesi’nde ders verdikten sonra, doğduğu yer olan Tûs’a döndü. Ellibeş sene gibi kısa bir ömür süren İmâm-ı Gazâlî, ömrünün son yıllarını Tûs’ta geçirdi. Burada evinin yakınına bir medrese ve bir de tekke yaptırdı. Günleri, insanları irşâd etmekle geçti. Elli yaşını aştığı bu sıralarda “El-Münkızü aniddalâl”, fıkhın kaynaklarına (Usûl-i fıkha) dâir “El-Mustasfa” ve Selef-i sâlihîne (Ehl-i sünnet i’tikâdına) tâbi olmayı anlatan “İlcâm’ül-avâm an ilm-il-kelâm” adlı eserini yazdı.

İmâm-ı Gazâlî’nin yaşadığı devirde İslâm âleminde siyâsî ve fikrî bakımdan büyük bir kargaşalık hüküm sürüyordu. Bağdad’da Abbasî halîfelerinin hâkimiyeti zayıflamaya yüz tutmuştu. Bunun yanında Büyük Selçuklu Devleti’nin sınırları genişliyor ve nüfuzu artıyordu. İmâm-ı Gazâlî bu devletin büyük hükümdarları Tuğrul Bey’in, Alparslan’ın ve Melikşah’ın devirlerini yaşadı. Melikşah’ın kıymetli veziri Nizâm-ül-mülk, hem savaş meydanlarında zaferler kazanıyor, hem de o zamanın dünyâda mevcut en parlak ilim ocakları olan İslâm üniversitelerini açıyordu. İmâm-ı Gazâlî yirmiüç yaşında iken, doğuda Hasen Sabbah ve adamları, sapık yollardan olan İsmâiliyye fırkasını yaymaya çalışıyorlardı. Mısır’da Eshâb-ı kirâm düşmanı Fatımî hanedanı çökmeye başlamış, Avrupa’da ise Endülüs İslâm Devleti gerilemeye yüz tutmuştu. Mukaddes toprakları müslümanlardan almak için haçlı seferleri başlamış, bunlardan ilki İmâm-ı Gazâlî zamanında yapılmıştı. Bunlardan birinci haçlı seferine katılan haçlılar, Anadolu Selçuklu hükümdarı Birinci Kılıçarslan’ın üstün gayret ve kahramanlıklarına rağmen 600 binden 40-50 bine düşmek pahasına da olsa, Anadolu’yu geçmiş, Torosları aşmış, Antakya’yı ve bir yıl sonra da Kudüs’ü ele geçirmişlerdi.

İslâm alemindeki bu siyâsî karışıklıkların yanında, bir de fikir ve düşünce ayrılıkları vardı. Bütün bunlar; müslümanların birliğini doğrudan doğruya askerî kuvvetle ve ilim yoluyla yıkamayan iç ve dış düşmanların, halk arasında bozuk ve sapık fikirleri yayabilmeleri için çok uygun bir zemin teşkil ediyordu. Müslümanlar arasında i’tikâd birliği sarsılmış, düşünce ve fikirlerde ayrılıklar meydana gelmişti. Bir taraftan Eski Yunan felsefesini anlatan kitapları okuyarak, yazılanları İslâm inançlarına karıştıranlar, diğer taraftan Kur’ân-ı kerîmin âyetlerinin manâsını değiştirerek ve kendi bozuk düşüncelerini katarak açıklamaya kalkışan Bâtınîler ve Mu’tezile ile diğer fırkalar İslâm i’tikâdını bozmaya çalışıyorlardı. Bunlara karşı Ehl-i sünnetin müdâfaasını üslenmiş olan İslâm âlimlerinin başında aklî ve naklî ilimlerde zamanın en büyük âlimi, müctehid ve asrın müceddidi olan İmâm-ı Gazâlî hazretleri geliyordu. O, bir taraftan kıymetli talebeler yetiştirdi, bir taraftan da sapık fırkaların bozuk inançlarını çürütmek ve müslümanların bunlara aldanmamaları için okuyacakları kıymetli kitaplar yazdı. Ehl-i sünnet i’tikâdını her tarafa yaydı.

Eserleri: İmâm-ı Gazâlî, ömrü boyunca gece gündüz devamlı yazmış büyük bir İslâm âlimidir. Eserlerinin sayısının 1000 (bin)e ulaştığı, Mevdû’ât-ül-ulûm kitabında bildirilmektedir. Bunlardan 400’ünün isimleri Şeyh Ehû İshâk Şîrâzî’nin “Hazâin” kitabında yazılıdır. Eserleri üstünde Avrupalılar geniş ve uzun süren incelemeler yapmışlardır. Bunlardan P.Bouyges adlı müsteşrik, “Essaie de chronologie des Ocuvres de al-Ghazâli” kitabında, İmâm-ı Gazâlî’nin 404 kitabının ismini yazmıştır. Meşhur müsteşrik Brockelman da “Geschichte Der Arabischen Literatür” adlı eserinde, İmâm-ı Gazâlî’nin eserlerinden 75 tanesinin listesini vermiştir. 1959’da, dört Alman ordinaryüs profesörü, İmâm-ı Gazâlî’nin kitaplarını okuyarak, İslâm dînine âşık olmuşlar ve İmâm’ın kitaplarını Almancaya çevirmişler ve müslüman olmuşlardır.

İmâm-ı Gazâlî’nin vefatından sonra, İslâm dünyâsının mâruz kaldığı Moğol felâketi esnasında, yakıp yıkılan binlerce kütüphane içinde, İmâm-ı Gazâlî’nin birçok eseri de yok edilmiştir. Bu sebepten, bu güne kadar eserlerinin tam bir listesi ve tasnifi yapılamamış, ilim dünyâsı, bu husustaki eksikliğini tamamlayamamıştır.

Eserlerinden bir kısmı şunlardır:
1. İhyâ-u ulûm-id-dîn,
2. Kimyâ-i Seâdet,
3. Vasît,
4. Basît,
5. Vecîz,
6. Hulâsa,
7. Erbeîn,
8. Esmâ-ül-hüsnâ,
9. Mustasfâ (Usûl-i fıkha dâirdir.),
10. El-Menhûl (Usûl-i fıkha dâirdir.), 11. Bidayet-ül-hidâye, 12. Tahsin-ül-meâhiz, 13. El-Münkızü aniddalâl, 14. El-Lübâb-ül-müntehâl, 15. Şifâ-ül-galil fî beyâni meslek-üt-ta’lil, 16. El-İktisâd fil-i’tikâd, 17. Mi’yâr-ün-nazar, 18. Mehakk-ün-nazar (Mahall-ün-nazar), 19. Beyân-ül kavleyn, 20. Mişkât-ül-envâr, 21. El-Müstazhirî (Bâtınîlere reddiyedir), 22. Tehafüt-ül-felâsife, 23. El-Makâsıd fî beyâni i’tikâd-ül-evâil (Makâsıd-ül-felâsife), 24. İlcâm-ül-avâm an ilm-il-kelâm, 25. El-Gâyet-ül-kusvâ, 26. Cevâhir-ül-Kur’ân, 27. Beyânü fedâih-il-imâmiyye, 28. Gavr-üd-devr (Gâyet-ül-gavr fî dirâyet-üt-devr.) 29. Keşfü ulûm-ül-âhıre, 30. Er-Risâ-let-ül-kudsiyye, 31. Fetâvâ, 32. Mîzân-ül-amel, 33, Kavâsım-ül-Bâtıniyye (Bâtınîlere reddiyedir.) 34. Hakîkât-ür-rûh, 35. Kitâbü esrarı muâme-lât-id-dîn, 36. Akîdet-ül-misbâh, 37. El-Minhâc-ül-a’lâ, 38. Ahlâk-ül-envâr, 39. El-Mi’râc, 40. Hüccet-ül-hak, 41. Tenbîh-ül-gâfilîn, 42. El-Meknûn (usûle dâirdir), 43. Risâlet-ül-aktâb, 44. Müsellem-üs-selâtîn, 45. El-Kanûn-ül-külliyyü, 46. El-Kurbetü ilellah, 47. Mi’yâr-ül-ilm (Mu’tâd-ül-ilm), 48. Mufassal-ül-hılâf fî usûl-il-kıyâs, 49. Esrâru ittiba-üs-sünne, 50. Telbîsü iblîs, 51 El-Mebâdî vel-gayât, 52. El-Ecvibetü, 53. Acâ-ibü sunillah, 54. Risâlet-üt-tayr, 55. Er-Reddü alâ men tagâ, 56. Kavâid-ül-akâid, 57. Kıstâs-ül-müstekîm, 58. Dürret-ül-fâhire (Kıyâmet ve âhıret adıyla Türkçeye tercüme edilmiş olup, İhlâs A.Ş. tarafından yayınlanmıştır.), 59. Hülâsât-üt-tasnîf fit-tasavvuf, 60. Acâib-ül-mahlûkât (İlcâm-ül-avâm, el-Münkızü aniddalâl ve Kimyâ-i Seâdet kitapları İhlâs A.Ş. tarafından bastırılmıştır.), 61. El-İmlâ fir-reddi alel-ihyâ. Bu eseri, İhyâu ulûmid-dîn adlı eserini tenkid etmeye kalkışanlara cevap olarak yazmıştır.

“Eyyühelveled” kitabı Arabcadır. Farsça tercümesi, Bursa’da Orhan Camii Kütüphanesinde mevcuttur. Bu kitap, 1945’de kurulmuş olan Milletlerarası İlim Yayma Teşkilâtı (UNESCO) tarafından 1951’de Fransızca, İngilizce ve İspanyolca’ya tercüme edilerek hepsi basılmıştır. Türkçesi Hak Sözün Vesikaları adlı kitabın içinde bir bölüm olarak İhlâs A.Ş. tarafından yayınlanmıştır.

İmâm-ı Gazâlî’nin Arabca olan beş cildlik “İhyâ-ül-ulûm” kitabı, 1968 senesinde Beyrut’ta Arabca ve 1974’de İstanbul’da Türkçe olarak basılmıştır. İhya kitabı dört kısımdır:

  1. İbâdâd; ibâdetleri anlatan bölüm.
  2. Mu’âmelât; alış-veriş, rehin, kirâ, havale, vekâlet gibi muameleleri anlatır.
  3. Mahlikât; insanı felâkete sürükleyen şeyler ve bunlardan sakınmayı anlatan kısım.
  4. Münciyât; kurtuluşa götüren şeyler. Bu dört kısımdan her biri kendi arasında on bölüme ve bu bölümler de kısımlara ayrılmıştır. İhyâ’nın Zübdet-ül-İhyâ adıyla ve Ahmed Gazâlî tarafından Lübâb-ül-İhyâ adı altında muhtasarı (özeti) yazılmıştır. Bir cild olan Farsça “Kimyâ-i Seâdet” kitabı da, 1955’de Tahran’da 1977’de İstanbul’da basılmıştır.

Büyük hadîs âlimi Hâfız Zeynüddîn Ebü’l-Fadl Abdurrahmân el-Irâkî, 1353 yılında “İhyâ”daki hadîsleri birer birer ele almış, her birinin kaynak ve senetlerini araştırmış, bulmuş ve bu tahriçlerle basılan İhya kitabı beş cilde ulaşmıştır. Abdurrahmân Irâkî’nin bu gayretli çalışması, tam 40 yıl sürmüştür. Bu eserin ismi, “Tahrîcü-ehâdis-il-İhyâ”dır.

İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin en kıymetli eseri “İhyâ”sıdır. Osmanlı âlimlerinden Saffet Efendi, “Tasavvufun Zaferi” isimli eserinde, İmâm-ı Gazâlî’nin bu kitabı hakkında şunları yazmaktadır: “Hüccet-ül-İslâm vel-müslimîn İmâm-ı Muhammed Gazâlî’nin “İhyâ-ül-ulûm” kitabı, öyle bir yüce kitap, öyle yüksek bir eserdir ki, Kur’ân-ı kerîmin ve Peygamber efendimizin hadîs-i şerîflerinin manâlarını müslümanlara anlatmak ve Allahü teâlânın kullarını, doğru yola irşâd etmek, İslâm ahlâkını huzur ve seâdete kavuşturucu hükümlerini öğretmek için, din âlimleri olarak elimizde bundan başka hiçbir kitap bulunmasaydı, yalnız bu kitap kifayet ederdi.

“Hüccet-ül-İslâm” adıyla meşhur olan İmâm-ı Gazâlî, üçyüzbinden fazla hadîs-i şerîfi râvîleriyle birlikte ezbere biliyordu. İslâmın yirmi temel ilmi ile, bunların yardımcıları olan müsbet ilimlerde de söz sahibi idi. Hadîs ve Usûl-i hadîs ilimlerinde ilim deryası olan bu zâtın kitaplarında mevdû hadîs var diyerek, İmâm-ı Gazâlî’de eksiklik aramak, ilmin hakikatini, İslâm âliminin derecesini bilmemektir. Zamanında yaşıyan ve sonra gelen âlimler, onun kitaplarını senet kabul etmişler ve netice olarak İmâm-ı Gazâlî’nin kitaplarını ancak mezhepleri kabul etmiyenlerin dinde reform yapmak için uğraşanların beğenmediklerini bildirmişlerdir.

İmâm-ı Gazâlî hazretleri asrının müceddididir. Vazifesi; din bilgilerinden unutulmuş olanlarını meydana çıkarmak, açıklamak ve herkese ögretmekdir.

Hocası İmâm-ül-Harameyn el-Cüveynî, “Gazâlî, ilimde büyük bir denizdir” demiştir. Talebesi, Muhammed bin Yahyâ, “İmâm-ı Gazâlî, ikinci İmâm-ı Şafiî’dir” demiştir.

Es’ad Mîhenî de; “Gazâlî’nin ilmi ve üstünlüğü, kolay kolay anlaşılmaz. Bunu ancak, onun derecesinde olanlar veya onun aklının kemâline yaklaşabilenler anlar.” Demiştir. İmâm-ı Subkî (rahmetullahi aleyh) de şöyle der: “Bu söz gerçekten doğrudur. Çünkü, ilim bakımından kendisinden daha üstün olan kimsenin ilimdeki derecesini bilmek ve anlamak istiyen bir kimsenin sâlim bir akla ve iyi bir anlayışa sahip olması gerekir. Akıl, doğru ile yanlışı ayırır. Anlayış ile de, karar verir. İşte Gazâlî’nin ilmi zirvede olduğu için, onun ilimdeki derecesini bilmek isteyen kimsenin, aklı tam bir kimse olması lâzımdır. Ayrıca, aklı tam olmakla beraber, ilimde onun mertebesine ve seviyesine yakın olmak da gerekir. Bu bakımdan, İmâm-ı Gazâlî’den sonra gelen kimseler onu, ancak kendi bilgileri derecesinde anlıyabilmişlerdir. Fakat, Gazâlî’yi (rahmetullahi aleyh), Gazâlî’nin kendisini bildiği gibi bilmek, bunun cevâbı sâdece “Hayır” demektir. Çünkü Gazâlî’den sonra, onun bir benzeri gelmemiştir. Yetişmemiştir. Sonra, bir kimse Gazâlî’nin derecesine yakın bile olsa, yine Gazâlî’yi Gazâlî kadar bilmesi mümkün değildir. O da Gazâlî’yi sâdece kendi ilminin derecesi kadar anlıyabilir.”

Yine İmâm-ı Cüveynî şöyle demiştir: “Bir âlimin ilimdeki kadrini, derecesini ve üstünlüğünü, ancak onun seviyesinde olan anlıyabilir.”

Yine bir âlim şöyle demiştir: “Âlimi herkes ilimdeki derecesi kadar anlayabilir. İmâm-ı Şafiî’yi talebeleri arasında en iyi anlayan el-Müzenî idi. O da, hocasını ancak kendi derecesi kadar anlayabildi. Daha fazlasını idrâk edemedi. Resûlullahın (sallallahu aleyhi vesselam) kadrini, herkes kendi derecesi kadar anlayabildi. Resûlullahı en iyi anlayan Hz. Ebû Bekr idi. Çünkü bu ümmetin en fazîletlisi Hz. Ebû Bekr’dir. O da, ancak kendi derecesinin yüksekliği kadar anlayabildi.”

İhyâ’da geçen hadîs-i şerîflerin kaynaklarını tesbit eden Zeyneddîn Irâkî şöyle demiştir: “İhyâ, helâli ve haramı (dîni) anlatan, bu hususta yazılmış kitapların en büyüklerindendir. İmâm-ı Gazâlî, bu eserde birçok ince mes’eleyi izâh etmiş, zahir ve bâtın ilmini en uygun bir tarzda kaynaştırmıştır. Mes’eleleri, gayet açık, anlaşılır bir şekilde ve güzel bir uslûbla yazmıştır…” İhyâ’yı şerheden Zebîdî ise; naklediciliği, izâhı ve kaynaklara bağlılığı ve diğer üstün vasıflarıyla İhyâ gibi bir kitap görmediğini söyleyerek methetmiştir. İhyâ’yı adetâ ezberleyecek derecede okuyup, defalarca baştan sona bitiren Abdülkâdir Ayderus, “Ta’rif-ül-İhyâ bi fadâil-il-İhyâ” adlı eserinde; “Biliniz ki, İhyâ, bütün üstünlükleri kendinde toplamış olan ve kıymeti anlatmakla bitmeyen bir eserdir. İhyâ’yı uzun uzun inceledim. Her bölümü, her kelimesi üzerinde tekrar tekrar durup, düşünerek anlamaya çalıştım. Hergün onda daha önce farketmemiş olduğum yeni bilgiler, üstün sırlar ve tefekküre sevkeden izâhlar buldum. Hiç kimse ondan daha güzel bir eser yazmamış ve hattâ ona yakın bir eser yazmamıştır” diyerek, okunmasını tavsiye etmiştir.

İbn-i Subkî, İhyâ için şöyle demiştir: “İhyâ, müslümanların önem vermesi ve yayması gereken bir eserdir. Böylece birçok kimsenin doğru yolu bulması, hidâyete kavuşması sağlanabilir. Çünkü bu eseri inceleyip, okuyup da te’sir altında kalmayan kimse yok gibidir.”

Büyük âlim İbn-i Hacer-i Mekkî hazretleri, “El-A’lâm bi-kavâtı’ıl-İslâm” kitabında küfre sebep olan şeyleri anlatırken, İbn-i Subkî ve başka âlimlerin kitaplarından alarak buyuruyor ki; “İmâm-ı Gazâlî’nin yazılarında kusur bulan kimse, ya hased edip onu çekemiyendir, yahut da, zındıktır.”

Hanefî mezhebi âlimlerinden İbn-i Âbidîn, “El-Ukûd-üd-düriyye” kitabının sonunda diyor ki, “İmâm-ı Gazâlî âlim değildi diyen kimse, câhillerin echeli ve fâsıkların en kötüsüdür. O, zamanının Hüccet-ül-İslâm ve âlimlerin en üstünü idi. Fıkıh ilminde çok kıymetli kitapları vardır. Şafiî mezhebinin ba’zı hükümleri, onun kitapları üzerine kurulmuştur.”

Batıda Ebü’l-Hasen ibni Harezhem adında bir imâm vardı. İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin İhyâ kitabını okuyunca beğenmeyip onu yakmayı emretti. Halkın elinde bulunanları da toplayıp bir Cum’a günü yakılmasını kararlaştırdılar. O Cum’a gecesinde Ebü’l-Hasen rüyasında gördü ki: Kendi ders okuttuğu caminin kapısından içeri girdi. Bir de ne görsün; caminin içinde Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) ve yanında Ebû Bekr (rahmetullahi aleyh) ve Ömer (rahmetullahi aleyh) oturuyorlardı. İmâm-ı Gazâlî de orada ayakta duruyordu ve elinde İhyâ kitabını tutup: “Ey Allah’ın Resûlü! Şu kimse benim hasmımdır” deyip, sonra dizleri üzerine çöktü. İhyâ kitabını Resûlullaha verip: “Yâ Resûlallah, şu kitaba bakınız, eğer bu kimsenin dediği gibi bunda sünnete uymayan, esâsa muhalif olan bir yanlışlık var ise, ben Allahü teâlâya tövbe ettim. Eğer sizin bildirdiğiniz dîne uygun ise, bu adamdan hakkımı alıp beni sevindirin” dedi. Bunun üzerine Resûlullah, İhyâ kitabını baştan sona kadar inceledi ve “Vallahi bu elbette güzel bir kitaptır” buyurdu, sonra onu Hz. Ebû Bekr’e ve Hz. Ömer’e verdiler. Onlar da inceleyerek bu kitap elbette güzeldir dediler. Bunun üzerine Resûlullah: “Adı geçen Ebü’l-Hasen’in elbisesini soyun, iftira edenlere vurulduğu gibi had vurun” buyurdu. Beşinci sopadan sonra Hz. Ebû Bekr, “Yâ Resûlallah böyle yapması yine senin sünnetini ta’zim için idi. Fakat yanıldı” dedi. İmâm-ı Gazâlî de affetti. Ebü’l-Hasen uyanınca gördüklerini talebelerine anlattı. Tövbe etti. Bir ay, rüyasında yediği sopaların acısından rahatsız oldu, canı yandı. Sonra geçti, fakat ölünceye kadar sopaların izi sırtında görüldü. Bu rüyasından sonra dâima İhyâ kitabını okur, ona hürmet ederdi.

Şeyh Ebû Zeyd Endülüsî şöyle anlatmıştır: “Birgün çarşıdan bir kitap satın almıştım. Eve gelip okumaya başladım. Fakat kitabda İmâm-ı Gazâlî hazretlerine dil uzatılıyordu. Kitaba bakarken gözlerim birden bire görmez oldu. Hemen tövbe edip, kitaba baktığıma pişman oldum. İstiğfar edip yalvardım. Sonra gözlerim görmeye başladı.”

Ebû Zeyd Endülüsî yine şöyle anlatmıştır: “Bir defasında rüyamda gördüm ki, İmâm-ı Gazâlî, bir hınzırın (domuzun) boynuna zincir takmış çekip götürüyordu. “Bunu neden böyle gezdiriyorsun?” dedim. “Bu öyle betbaht bir kimsedir ki, zulmete dalmıştır. Bize dil uzatanların hâli ve cezası budur” buyurdu.”

İmâm-ı Gazâlî hazretleri şöyle anlatmıştır: “Birgün bana bir taş lâzım oldu. Dışarı çıkıp almak için hangi taşa elimi uzatsam, taş altın veya cevher oluyordu. Baktım, elimi uzattığım her taş cevher oldu. Nihayet bir taş bulamadan eve geri döndüm.”

İmâm-ı Gazâlî hazretleri, Selçuklu sultânı Sultan Sencer’in padişahlığı sırasında Sultan Sencer ile görüşmüş, ona mektup yazmış ve bizzat nasîhatta bulunmuştur. Ayrıca, Sultan Sencer’e nasihat adlı bir risâle yazmıştır.

Sultan Sencer; Ehl-i sünnet i’tikâdında, dînine bağlı ve bid’atleri reddeden bir pâdişâh idi. 60 sene kadar tahtta kalmış olup, ilme ve ulemâya karşı çok hürmet eder, kendisi de ilimle meşgul olurdu. O zamanın en meşhur âlimi olan İmâm-ı Gazâlî hazretlerine hased edenler, İmâm-ı a’zamın aleyhinde bulunuyor diye iftira ederek, Sultan Sencer’e şikâyet etmişlerdi. Bunun üzerine Sultan Sencer, İmâm-ı Gazâlî’yi yanına davet edip, görüşmek istediğini bildirdi. Durum İmâm-ı Gazâlî’ye iletilince ba’zı mazeretlerini bildirerek gitmedi. Sultan Sencer’e mazeretini bildirmek ve nasihat etmek üzere bir mektup gönderdi. Bu mektubun tercümesi şöyledir:

“Allahü teâlâ pâdişâh-ı İslâmı, İslâm beldesinde muvaffak eylesin, nasibdar kılsın. Âhırette ona, yanında yeryüzü padişahlığının hiç kalacağı mülk-i azîm ve âhıret sultanlığı ihsân etsin.

Dünyâ padişahlığı, nihayet bütün dünyâya hâkim olmaktan ibarettir. İnsanın ömrü ise, en çok yüz sene kadardır.

Cenâb-ı Hakkın, âhırette bir insana ihsân edeceği şeylerin yanında, bütün yeryüzü, bir kerpiç gibi kalır. Yer yüzünün bütün beldeleri, vilâyetleri, o kerpicin tozu toprağı gibidir. Kerpicin ve tozunun toprağının ne kıymeti olur? Ebedî sultanlık ve saâdet yanında, yüz senelik ömrün ne kıymeti vardır ki, insan onunla sevinip, mağrur olsun? Yükseklikleri ara, Allahü teâlânın vereceği padişahlıktan başkasına aldanma.

Bu ebedî padişahlığa (saâdete) kavuşmak, herkes için güç birşey ise de, senin için kolaydır. Çünkü Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) buyurdu ki: “Bir gün adalet ile hükmetmek, altmış senelik ibâdetten efdaldir.” Madem ki Allahü teâlâ sana, başkalarının altmış senede kazanacağı şeyi bir günde kazanma sebebini ihsân etmiştir, bundan daha çok muvaffakiyete fırsat olamaz! Zamanımızda ise iş o hâle gelmiştir ki, değil bir gün, bir saat adaletle iş yapmak, altmış yıl ibâdetten efdal olacak dereceye varmıştır.

Dünyânın kıymetsizliği, açık ve ortadadır. Büyükler buyurdular ki: “Dünyâ kırılmaz altın bir testi, âhıret de kırılan toprak bir testi olsa, akıllı kimse, geçici olan ve yok olacak olan altın testiyi bırakır, ebedî olan toprak testiyi alır. Kaldı ki dünyâ, geçici ve kırılacak toprak bir testi gibidir. Âhıret ise hiç kırılmayan ebediyyen bakî kalacak olan altın testi gibidir. Öyleyse, buna rağmen dünyâya sarılan kimseye nasıl akıllı denilebilir? Bu misâli iyi düşününüz ve dâima göz önünde tutunuz.

Tûs ahâlisine merhamet et. Çok zulüm görmüşlerdir. Şimdi de sıkıntı içindedirler… Kadınlarıyla, çocuklarıyla, aç ve sefil olarak yaşıyorlar…

Beni yanınıza da’vet etmiş bulunuyorsunuz. Benim hâlim şudur: Elliüç senelik bir ömür yaşamış bulunuyorum. Bunun kırk senesi, ilim öğrenmek ve öretmekle geçti. Yirmi senem, Sultan Şehîd’in (Melikşah’ın) saltanatı zamanında geçti. Sultan Melikşah’dan İsfehan’da ve Bağdad’da bulunduğum sıralarda pekçok iltifat ve ikrâm gördüm. Çok defa mühim işlerde, Emîr-ül-mü’minîn ile onun arasında elçilik vazifesi yaptım. Din ilimlerinde, yediyüz kitap yazmaya muvaffak oldum. Ya’nî dünyânın her türlü saâdetini gördüm. Fakat hepsini terkettim. Bir müddet Beyt-i Mukaddes’te (Kudüs’te) kaldım. Halîlullah İbrâhim aleyhisselâmın mübarek türbesinde ahdettim, bundan sonra hiçbir sultânın yanına gitmeyeceğim ve hiç bir sultândan en ufak birşey kabul etmeyeceğim. Münazarayı terk edeceğim dedim. Oniki seneden beri bu ahdimde durdum. Bu bakımdan, sultanlar beni bu hususta ma’zûr gördüler.

Şimdi beni huzurunuza çağırdığınıza dâir bir haber almış bulunuyorum. Emre itaat olsun diyerek, Mûsâ Rızâ hazretlerinin mübarek türbesine kadar geldim. İbrâhim aleyhisselâmın mübarek makamında yaptığım ahdi bozmamak için, ordugâha kadar da geldim. Bu türbede, kabrin başucunda diyorum ki: “Ey Resûlullahın torunu, sen şefâatçi ol ki, Allahü teâlâ pâdişâh-ı İslâm’ı (Sultan Sencer’i), dünyâ sultanlığında babalarından daha ileriye gitmeye muvaffak etsin. Âhıret sultanlığında, saâdetinde ise, Süleymân aleyhisselâmın derecesine eriştirsin. Halîlullah İbrâhim aleyhisselâmın makamında yapılan ahde hürmet etmesi için muvaffakiyet versin. Gönlünü Hakka çevirip, halkı bırakan bir kimsenin (İmâm-ı Gazâlî’nin) kalbini perişan eylemesin.”

İnanıyorum ki, hakkınızda böyle dua etmem, Hak teâlânın dergâhına yüz tutmam, resmî olarak yanınıza gelmemden daha faydalıdır. Eğer bunu kabul etmeyip, gelmem için bir fermanınız olursa, emre itaatin lâzım olduğunu bildiğim için, ahdimi bozarak, fermanınızı kabul etme yolunu seçerim.

Allahü teâlâ, dilinize ve gönlünüze öyle şeyler getirsin ki, bununla yarın âhırette utanmaktan muhafaza etsin… Vesselam.”

Bu mektup Sultan Sencer’e ulaşınca, madem ki Meşhed’e gelmiş, ordugâhımıza az bir mesafe var. Oradan gelmek güç bir iş değildir diyerek, gelmesini istediğini bildirdi. Bunun üzerine İmâm-ı Gazâlî, Sultan Sencer’in yanına geldi. Huzuruna girince ayağa kalkıp, İmâm-ı Gazâlî’yi karşılayıp kucakladı. Sonra da kendi tahtına onu oturttu. Çok hürmet gösterdi. İmâm-ı Gazâlî oturduktan sonra, yanında bulunan bir talebesine, Kur’ân-ı kerîmden bir miktar oku buyurdu. Talebesi de meâlen; “Allah kuluna kâfi değil mi?” buyurulan, Zümer sûresi 36. âyetini okuyunca, İmâm-ı Gazâlî “Evet” dedi. Daha sonra söze başladı. Sultâna karşı şöyle konuştu: “Bismillâhirrahmânirrahîm. Allahü teâlâya hamd olsun. Kurtuluş ancak müttekîler, takva sahibi olanlar içindir. Düşmanlık da ancak zâlimleredir. Mülk-i İslâm baki olsun. İslâm âlimlerinin âdeti şöyledir: İslâm meliklerinin huzuruna girdiklerinde; dua, senâ, nasihat ve bir ihtiyâcın giderilmesi hususunda konuşma yaparlar.

Dua hususunda evlâ olan, gece karanlıklarında Hak teâlâya gizlice münâcaat etmek, yalvarmaktır. Çünkü insanlar arasında yapılan dualarda riyâ, gösteriş ihtimâli var. Hâlis olmayan böyle dualar ise, Hak teâlâ indinde müstecâb değildir. Bu huzurda medh ve övgüde bulunmak da riyakârlıktan uzak değildir. Yükseklik ve ışık bakımından, güneşin parmakla gösterilip, övülmeye ihtiyâcı yoktur. Güzellik kemâle ulaşınca, övenlerin pazarını bozar, bunların eli boş kalır.

Medih ve senâdan maksad ise bir işi yükseltmektir…

Bu dört husustan en mühim olan, nasihat ve ihtiyâcı gidermektir.

Nasihat öyle bir mertebedir ki, onun berâtı, izni, Risâlet kaynağından alınır. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) buyurdu ki: “Size iki vâ’iz (nasîhatçi) bıraktım, biri susar, biri konuşur. Susan nasîhatçi ölümdür. Konuşan ise Kur’ân’dır.” Dikkat et, susan nasîhatçi ölüm, lisân-ı haliyle ne söylüyor ve konuşan nasîhatçi ne söylüyor? Susarak, haliyle nasihat eden ölüm diyor ki: Ben, her canlıyı pusuda beklemekteyim. Zamanı gelince aniden pusudan çıkıp yakalayıveririm. Eğer benim herkes için yapacağım muamelenin bir benzerini görmek isteyen varsa; pâdişâhlar, vefat etmiş olan pâdişâhlara, emirler de, vefat etmiş geçip gitmiş olan emirlere baksınlar. Melikşâh, Alparslan, Çağrıbey toprak altından halleriyle şöyle nida ediyorlar: “Ey Pâdişâh, ey gözümüzün nuru, sakın sakın unutma ki, biz nerelere sevkedildik ve ne korkunç işler gördük. Emrinde bulunanlardan biri aç iken, sen asla bir gece tok olarak uyuma! Biri çıplak iken, sen istediğin gibi giyinme! Şöyle vasiyet ederler: Benden bir kelime kabul et ki, bu; “Lâ ilâhe illallah”dır. Bunu dâima dilinde tut, yalnız kaldığın zaman bunu söylemeyi asla unutma. Asıl îmân, bunu söylemekle istikrara kavuşur. Buyuruldu ki: “Îmân, suyunu tâatdan alır. Kökü adalet ile, devamı Hakkı zikretmek ile kâimdir.” Bunların hepsini yapıp âhıret azâbından kurtulursan da, kıyâmette suâlden kurtulamazsın. Hadîs-i şerîfte; “Herbiriniz çobansınız ve herkes emri altında bulunanlardan mes’ûldür…” buyuruldu.

Ey Pâdişâh! Hak teâlânın hak ni’metini edâ eyle ki, ni’met; doğru îmân, doğru i’tikâd, güleryüz ve güzel ahlâktır ve iyi amellerdir. Bunlardan iyi amel işlemek senin elinde, diğerleri hediyye-i ilâhî’dir. Madem ki Allahü teâlâ bu ni’metleri sana ihsân etmiş, sen de dördüncüden, iyi amel etmekten kendini mahrum etme ki, küfrân-ı ni’met etmiş olmayasın ve ey ayakta duran emirler! (vezîrler, kumandanlar!) Eğer devletinizin mübarek ve dâimi olmasını istiyorsanız, ni’metin kadrini biliniz. Ni’meti, felâket ve bedbahlıktan ayırd ediniz. Biliniz ki; sizin bu Horasan melikinden başka, göklerin ve yerlerin mâlikî olan başka bir pâdişâhınız vardır. Yarın kıyâmette, herkesi hesaba çekecek ve benim ni’metimin hakkını nasıl elde eylediniz, nasıl yerine getirdiniz? buyuracak. Meliklerin kalbleri, Allahü teâlânın hazîneleridir. Rahmet, azâb ve cezaya dâir yeryüzünde her ne vuku bulsa, meliklerin gönülleri vasıtasıyla olur. Allahü teâlâ, kendi hazînemi size emânet ettim. Sizin dilinizi o hazînenin kilidi yaptım, korudunuz mu? Yoksa emânete ihanetini ettiniz? diye soracak. Hazîneye ihanette bulunan bir mazlumun hâlini pâdişâhtan gizliyendir.

Bir ihtiyâcın arzedilmesine gelince, benim bir umûmî, bir de husûsî olmak üzere iki hacetim vardır. Umûmî olan şudur: Tûs ahâlisi zulümden yanmış helâk olmuştur. Soğuk ve susuzluktan mahsûller tamâmiyle mahvolmuştur. Onlara acı! Hak teâlâ da sana acısın. Açlık dert ve belasıyla mü’minlerin boynu ve belleri kırıldı…

Husûsî hacetim ise şudur: Ben, oniki seneden beri halktan uzaklaşmış, bir köşeye çekilmiştim. Sonra Fahr-ül-mülk, Nişâbûr Medrese’si müderrisliğini kabul etmem için ısrar etti. Ben ona, “Bu zaman, benim sözlerimi kaldıramaz. Bu zamanda bir hak söz söyleyenin, kapı ve duvar bile aleyhine geçer” demiştim. Bugün ise iş o raddeye gelmiş ki, işitmiş olduğum sözleri rüyada görseydim, karışık rüyadır derdim. Bunların aklî ilimler ile alâkalı olanlarında eğer bir kimsenin i’tirâzı varsa, buna şaşılmaz. Çünkü benim sözlerimde, herkesin anlayamayacağı gibi manâlar çoktur. Bununla beraber ben, kime olursa olsun söylemiş olduğum herhangi bir sözümü açıklayıp isbât edebilirim. Böylece mes’eleyi açıklığa kavuştururum. Bu gayet kolaydır. Fakat, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin aleyhinde bulunmuşum diye söz söylüyorlarmış. İşte buna asla tahammül edemem. Allahü teâlâya yemîn ederim ki, ben, Ebû Hanîfe’nin ümmeti Muhammed arasında, fıkıh ilminin inceliklerinde ve manâsında en büyük âlim olduğunu kesin olarak kabul etmekteyim. Her kim ki, bu söylediğimin tersine bir sözüm olduğunu veya birşey yazmış olduğumu söylerse o yalancıdır.

Sizden şunu isterim ki; beni, Nişâbûr’da, Tûs’da ve diğer bütün şehirlerde ders verme işinden affediniz. Kendi hâlimde kalayım. Bu zaman, benim sözlerime tehammüllü değildir vesselam.”

Sultan Sencer, İmâm-ı Gazâlî hazretlerini dikkatle dinledikten sonra şu cevâbı verdi: “Söylediğin bu sözleri duymak ve İmâm-ı a’zam hakkındaki güzel kanâatlerini, Irak ve Horasan âlimlerinin hepsinin duyması için, onları burada toplamamız lâzımdır. Büyük İslâm âlimleri hakkındaki kanâatinizi ve onlara olan hürmet ve sevginizi herkese duyurmak üzere, her tarafa dağıtmak için bu ifâdeleri yazmanızı istiyorum. Tedristen, ders verme işinden muaf tutulma arzuna gelince, bu mümkün değil. Fahr-ül-mülk, seni Nişâbûr müderrisliğine celb edebilmiştir. Biz, senin nâmına medreseler yaptıracağız. Bütün âlimler gelsinler, kendilerine kapalı kalan mes’eleleri öğrensinler, müşkil mes’elelerini halletsinler.”

Ancak İmâm-ı Gazâlî hazretleri, ömrünün bundan sonraki son iki yılını, kendi memleketi Tûs’ta kitap yazmak, insanları irşâd etmek ve talebelere ders vermekle geçirdi. 55 yaşında iken vefat etti.

Seyyid Mustafâ Bekri anlatır: “Ben, Medîne-i münevverede mescid-i Nebevî’nin hizmetkârı, temizleyicisi idim. Her akşam Resûlullah efendimizi rüyada görüyordum. Her gördüğümde de tebessüm buyururlardı. Ben de vazifemi iyi yapmışım diye sevinirdim. Bir akşam Resûlullah efendimizi ağlarken gördüm ve çok üzüldüm. Resûlullah efendimiz bana dönerek buyurdu ki: “Ey Mustafâ, sen üzülme! Hizmetinde bir kusur işlemedin. Benim ümmetimin âlimlerinden, benim ismimi taşıyan birisi vefat etti.”

Sonra öğrendik ki, o gün İmâm-ı Gazâlî hazretleri vefat etmiş.

Vefatı: İmâm-ı Gazâlî hazretleri, 505 (m. 1111) senesinde, Cemâzil-evvel ayının 14. Pazartesi günü, büyük kısmını zikir, tâat ve Kur’ân-ı kerîm okumakla geçirdiği gecenin sabah namazı vaktinde, abdest tazeleyip namazını kıldı, sonra yanındakilerden kefen istedi. Kefeni öpüp yüzüne sürdü, başına koydu: “Ey benim Rabbim, malikim! Emrin başım gözüm üzere olsun” dedi. Odasına girdi. İçeride, her zamankinden çok kaldı. Dışarı çıkmadı. Bunun üzerine orada bulunanlardan üç kişi içeri girdi. Gördüler ki, İmâm-ı Gazâlî hazretleri kefenini giyip, yüzünü kıbleye dönüp, ruhunu teslim etmişti. Başı ucunda şu beyitler yazılı idi:

Beni ölü gören ve ağlıyan dostlarıma,

Şöyle söyle, üzülen o din kardaşlarıma:

 

Sanmayınız ki, sakın, ben ölmüşüm gerçekten.

Vallahi siz de kaçın, buna ölüm demekten.

 

Ben sadrın içindeyim, bu cesed ise bana,

Ev gibi, gömlek gibi örtü olmuştu, câna!

 

Ben bir inciyim, örtüm, hicâbım bir sadeftir,

Sübhân ile ülfetim, beni berî etmiştir.

 

Ben bir serçeyim ve bu beden benim kafesim,

Ben uçtum o kafesten, rehin kaldı bedenim.

 

Beni tahlîs eyliyen Rabbime hamd ederim,

Bana yüksekte makam verene hamd ederim.

 

Bu sabah aranızda bir ölü gibi idim,

Ve bir müddet yaşadım ve sonra kefen giydim.

 

Levh’de durup, okurum yazılı olanları,

Ve bütün nidaları; görüp yaklaşmaları.

 

Anlayınız sırrımı onda bir haber vardır,

Ve bilin ki sözümün altındaki manâdır.

 

İşte rihlet eyledim, arkada sizi bıraktım,

Dünyâdaki yurdumu, hayâlimden çıkardım.

 

Sakın sanmayınız ki, ölüm, dâim ölmektir,

Biliniz ki hayattır ve ne yüksek gâyedir.

 

Sanmayın ölüm, azâb, şiddet, elem çekmektir,

O sâdece bir evden, başka eve geçmektir.

 

Azığınızı alın ve yola hazırlanın,

Eğer aklınız varsa, başka şeye kanmayın!

 

Ben kendim nasıl isem, sizi öyle bilirim,

İ’tikâdımca size, hep kendim gibi derim.

 

Aslında hepimizin unsuru birdir bizim,

Böyle toplandığını görürüz cismimizin.

 

Bana rahmet okuyun, rahmet olunasınız,

Biz gittik, biliniz ki, sırada siz varsınız.

 

Yalvarırım Allah’a, kendime rahmet için,

Ve Rabbim dostlarıma çok merhamet eylesin.

 

Son sözüm olsun size “aleyküm selâm” dostlar!

Allah selâmet versin, diyecek başka ne var.

Vefatı, Tûs’da ve duyulduğu İslâm ülkelerinde büyük bir acı uyandırdı. İlim, irfan ehli ve halk onu kaybettiklerine günlerce yandılar, ağladılar. Birçok edîb, âlim ve ârifler, ölümüne mersiyeler yazdı. Çünkü öyle bir kimse vefat etmişti ki, yerinin doldurulması çok güçtü.

İmâm-ı Gazâlî hazretleri, kendisini mezarın içine Şeyh Ebû Bekr en-Nessâc’ın koymasını vasiyyet etmişti. Şeyh, bu vasiyyeti yerine getirip mezardan çıktığında, hâli değişmiş, yüzü kül gibi olmuş görüldü. Oradakiler, “Size ne oldu?… Niçin böyle sarardınız, soldunuz efendim…” dediler. Cevap vermedi. Israr ettiler, gene cevap vermedi. Yemîn vererek tekrar ısrarla sorulunca, o da mecbur kalarak şunları anlattı:

“Ne zaman ki, İmâm-ı Gazâlî hazretlerinin cenâzesini (nâşını) mezarın içine koydum. Kıble tarafından nurlu bir sağ elin çıktığını gördüm. Hafiften bir ses bana şöyle seslendi: Muhammed Gazâlî’nin elini, Seyyid-ül-mürselin Muhammed Mustafâ’nın (sallallahü aleyhi ve sellem) eline koy. Ben denileni yaptım. İşte, mezardan çıktığımda benzimin sararmış, solmuş olmasının sebebi budur. Allah ona rahmet eylesin.”

İmâm-ı Gazâlî’nin (rahmetullahi aleyh) buyurduğu güzel sözlerden ba’zıları:

“Allahü teâlânın verdiği ni’meti, Onun sevdiği yerde harcamak şükür; sevmediği yerde kullanmak ise küfrân-ı ni’mettir (ni’meti inkâr etmektir).”

“Belâya şükretmek lâzımdır. Çünkü küfür ve günahlardan başka belâ yoktur ki, içinde senin bilmediğin bir iyilik olmasın! Allah, senin iyiliğini senden iyi bilir.”

“Bir sözü söyleyeceğin zaman düşün! Eğer o sözü söylemediğin zaman mes’ûl olacaksan söyle. Yoksa sus!”

“Bil ki, kalb ile gıybet etmek, dil ile etmek gibi haramdır. Bir kimsenin noksanını, kusurunu başkasına söylemek doğru olmadığı gibi, kendi kendine söylemek de uygun değildir.”

“Sabır, insana mahsustur. Hayvanlarda sabır yoktur. Çünkü çok noksandırlar. Meleklerin ise sabra ihtiyâcı yoktur. Çünkü çok kâmildirler.”

“Allahü teâlânın, her yaptığımızı, her düşündüğümüzü bildiğini unutmamalıyız. İnsanlar birbirinin dışını görür. Allahü teâlâ ise, hem dışını, hem içini görür. Bunu bilen bir kimsenin işleri ve düşünceleri edebli olur.”

“Aklı olan kimse nefsine demelidir ki: Benim sermâyem, yalnız ömrümdür. Başka birşeyim yoktur. Bu sermâye, o kadar kıymetlidir ki, her çıkan nefes hiçbir şeyle tekrar ele geçmez ve nefesler sayılıdır, azalmaktadır. O hâlde, bu günü elden kaçırmamak, bunu saâdete kavuşmak için kullanmamaktan daha büyük ziyan olur mu? Yarın ölecekmiş gibi, bütün a’zâlarını haramdan koru.”

“Ey nefsim, sonra tövbe ederim ve iyi şeyler yaparım diyorsan, ölüm daha önce gelebilir, pişman olup kalırsın. Yarın tövbe etmeği, bugün tövbe etmekten kolay sanıyorsan, aldanıyorsun.”

“Astronomi ve anatomi bilmiyen, Allahü teâlânın varlığını ve kudretini anlıyamaz.”

“Üç kimse, Kur’ân-ı kerîmin manâsını anlıyamaz: Birincisi, Arabîyi iyi bilmiyen ve tefsîr okumamış olan câhil, ikincisi, büyük bir günâha devam eden fâsık. Üçüncüsü i’tikâd bilgilerinden birini yanlış anlayıp, anladığına uymadığı için, hak sözü kabul etmiyen bid’at sahibi de Kur’ân-ı kerîmi anlıyamaz. (Ehl-i sünnet i’tikâdından ayrılmak büyük günahtır. Bunun için, bid’at sahibi olan Kur’ân-ı kerîmin manâsını anlıyamaz. Çünkü bid’atin zulmeti kalbi karartır.”

Eserlerinden seçmeler: İmâm-ı Muhammed Gazâlî (rahmetullahi aleyh), Kimyâ-i Se’âdet kitabında buyuruyor ki, müslüman olan bir kimseye ilk önce “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah” kelimesinin manâsını bilmek ve inanmak farzdır. Bu kelimeye (Kelime-i tevhîd) denir. Her müslümanın, Kelime-i tevhidin manâsına hiç şüphe etmeden, yalnız inanması yetişir. Bunları, delîl ile isbât etmesi ve akla uydurması farz değildir. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) Arablara, delîl ile bilmelerini ve bu delilleri de söylemelerini, şüphelerini araştırıp, bunların çözülmesini emir buyurmadı. Yalnız inanmalarını, şüphe etmemelerini emir eyledi. Herkesin böyle kısaca îmân etmesi yetişir. Fakat, her şehirde birkaç din âliminin bulunması farz-ı kifâyedir. Bunların, delilleri bilmesi, şüpheleri gidermesi, suâlleri çözmeleri vâcibdir. Bunlar, mü’minlerin çobanı gibidir. Bir taraftan, onlara i’tikâd, ya’nî îmân bilgisi öğretir. İ’tikâdlarını korur. Bir taraftan da din düşmanlarının iftiralarına cevap verirler.

Kelime-i tevhidin manâsını Kur’ân-ı kerîm bildirmekte ve Resûlullah da (sallallahu aleyhi vesselam) bu bildirilenleri açıklamaktadır. Eshâb-ı kirâmın hepsi, bu açıklamaları öğrendi ve kendilerinden sonra gelenlere bildirdiler. Eshâb-ı kirâmın bildirdiklerini hiç değiştirmeden, olduğu gibi kitaplara geçirerek bizlere ulaştıran yüksek din âlimlerine (Ehl-i sünnet) denir. Herkesin, Ehl-i sünnet i’tikâdını öğrenmesi, bu inançta birleşmeleri, sevişmeleri lâzımdır. Se’âdetin tohumu, bu i’tikâddadır.

Kelime-i tevhidin manâsını, Ehl-i sünnet âlimleri şöyle bildiriyor: İnsanlar yok idi. Sonradan yaratıldı. İnsanların bir yaratanı vardır. Her varlığı, O yaratmıştır. Bu yaratan birdir. Ortağı benzeri yoktur. Bir ikincisi yoktur. O, hep var idi. Varlığının başlangıcı yoktur. Hep vardır. Varlığının sonu olmaz. Yok olmaz. Onun hep var olması lâzımdır. O, yok olamaz. Varlığı kendindendir. Hiçbir sebebe ihtiyâcı yoktur. Ona muhtâc olmıyan hiçbir şey yoktur. Herşeyi var eden, her varı her an varlıkta durduran Odur. O, madde değildir, cisim değildir. Bir yerde değildir. Hiçbir maddede bulunmaz. Şekli yoktur, ölçülmez. Nasıldır diye sorulmaz. O deyince, akla hayâle gelen herşey, O değildir. O, bunlara benzemez. Bunlar, hep Onun mahlûklarıdır. O, mahlûkları gibi değildir. Akla, vehme, hayâle gelen herşeyi, O yaratmaktadır. Yukarıda, aşağıda, yanda değildir. Yeri yoktur. Her varlık, Arş’ın altındadır. Arş ise, Onun kudreti, kuvveti altındadır. O, Arş’ın üstündedir. Fakat bu, Arş Onu taşıyor demek değildir. Arş, Onun lütfu ve kudreti ile vardır. O, ezelde, sonsuz öncelerde nasıl ise, şimdi hep öyledir. Arş’ı yaratmadan önce nasıl idi ise, ebedî sonsuz geleceklerde de, hep öyledir. Onda değişiklik olamaz. Onun sıfatları vardır. (Sıfât-ı sübûtiyye)si sekizdir: Hayât, İlm, Sem’, Basar, Kudret, İrâde, Kelâm, Tekvindir. Bu sıfatlarında da, hiç değişiklik olmaz. Değişiklik olmak, kusurdur. Onda kusur, noksanlık yoktur.

Allahü teâlâ, kullarına, Peygamberler “aleyhimüsselâm” gönderdi. Bu büyük insanlar vâsıtası ile kullarına, saâdete ve felâkete sebep olan işleri bildirdi. Peygamberlerin en yükseği, son Peygamberi olan (Muhammed) “aleyhisselâm” dır. Yeryüzündeki dinli dinsiz herkese, her yere, her millete Peygamber olarak gönderilmişdir. Bütün insanların, meleklerin ve cinnin Peygamberidir. Dünyânın her yerinde, herkesin, O yüce Peygambere tâbi olması, uyması lâzımdır.

İmâm-ı Gazâlî hazretleri (Kimyâ-i Se’âdet) kitabında, beşinci bâbda buyuruyor ki: Bir kimsenin dünyâ ticâreti, âhıret ticâretine mâni olursa, bu kimse bedbahttır, zavallıdır. Bir çömlek almak için, altın kupa verene ne denir? Dünyâ, saksı parçası gibidir. Hem kıymetsizdir, hem de çabuk kırılır. Âhıret ise, altından kupa gibidir ki, hem çok kıymetlidir, hem de dayanıklıdır, kırılmaz. Hattâ hiç tükenmez. Dünyâ ticâretinin âhırete yaraması için ve Cehennem’e sürüklememesi için, çok uğraşmak lâzımdır. İnsanın sermâyesi, dîni ve âhıretidir. Bu sermâyeyi kapdırmamak için, çok uyanık olmak lâzımdır. Dînini kayırmak istiyenler yedi şeye dikkat etmelidir:

  1. Her sabah şöyle niyet etmelidir ki; kendisinin ve evlâd ve ailesinin rızkını kazanmak, onları kimseye muhtâc bırakmamak, Allahü teâlâya rahat ve temiz ibâdet edebilmek, âhıret yolunda yürüyebilmek için, vazifeme gidiyorum demelidir. O gün müslümanlara iyilik, yardım ve nasihat, emr-i ma’rûf, nehy-i münker yapmağı, kalbinden geçirmelidir. Namazda kusur edenlere, günah işliyenlere, emr-i ma’rûf yapmalı, onlara göz yummamalıdır. Böyle niyet eden bir tüccar, bir me’mûr, bir öğretmen, bir hâkim ve bir subay, vazifesini yaptığı kadar, hep sevap kazanır. Onun her işi, ibâdet olur. Dünyâda kazandığı şeyler de, caba olur.
  2. En az, binlerce insan çalışmayacak olursa, kendisinin bir gün bile yaşıyamıyacağını düşünmelidir. Meselâ, çiftçi, fırıncı, dokumacı, demirci, iplikçi ve daha nice san’atkârlar, hep onun için çalışıyor. O hepsine muhtaçtır. Herkes onun için çalışıp, ona hazırlayıp da, onun boş oturması, kimseye fâideli olmaması doğru olur mu? Bu dünyâda herkes yolcudur. Geldik gidiyoruz. Yolcuların birbirlerine yardım etmesi, el ele vermeleri, kardeş gibi olmaları lâzımdır. Her müslüman böyle düşünmelidir. Vazifesine başlarken, Müslüman kardeşlerime yardım etmek, onları rahat ettirmek için çalışacağım. Din kardeşlerim benim işimi gördükleri gibi, ben de, onlara hizmet edeceğim demelidir. Her Müslüman iyi bilsin ki, bütün san’atler, farzı kifâyedir. Bunu düşünerek, bir san’ate yapışmak, ibâdet etmek olur. İster kitaplı kâfirler keşfetsin, ister kitapsız kâfirler bulsun, her san’atı öğrenmek ve hele, harb vâsıtalarını en modern, en ileri şekilde yapmağa çalışmak farzdır. Bu vâsıtaları yapabilmek için, gerekli ilimleri, dersleri mekteplerde, bu niyetle okutmak ve okumak hep ibâdet olur. Namaz kılan insanın bu niyetle, her işi ibâdet olur. Namaz kılmıyanların her hareketi de günah olur. O hâlde, her müslüman, namazını kılmalı, sonra farz olduğunu düşünerek, vazifesini yapmalıdır. İş görürken niyetin doğru olmasına alâmet, insanlara fâideli olan bir meslek, bir san’at seçmektir. Ya’nî, öyle bir iş görmeli ki, eğer o iş olmasa, müslümanlar sıkıntı çekerdi. O hâlde, keyf, oyun ve benzerlerine, san’at dense de ve haram işleyenlere san’atkâr ismi verilse de, bunları yapmak ibâdet olmaz. Hattâ, haram olmıyan, mübah olan, fakat insanlara lüzumlu olmıyan san’atleri seçmemelidir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki; “En iyi ticâret, bezzazlıktır, kumaş satmaktır. En iyi san’at, terziliktir.”
  3. Dünyâ işleri, âhıret için çalışmağa mâni olmamalıdır. Âhıret için ticâret yeri camilerdir. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde, Münâfikûn sûresi, dokuzuncu âyetinde meâlen buyuruyor ki: “Mallarınız ve çocuklarınız, Allahü teâlâyı hatırlamanıza mâni olmasın!” Halîfe Ömer (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki, “Ey tüccarlar! Önce âhıret rızkını kazanın! Sonra dünyâ rızkına çalışın!” Ticâretle meşgul olan büyüklerimiz, sabah ve akşamları âhıret için çalışır, Kur’ân-ı kerîm okur, ders dinler, tövbe ve dua eder, ilim öğrenir ve gençlere öğretirlerdi. Kelle kebabı, sabah çorbası gibi şeyleri çocuklar ve zimmîler satardı. Çünkü, müslümanlar, sabah, akşam camilerde bulunurdu. İnsanların amellerini yazan ikişer melek, her sabah ve akşam değişmektedir. Bir hadîs-i şerîfte buyuruldu ki; “Melekler insanların amel defterlerini götürdükleri zaman, başında ve sonunda iyi iş yazılı ise, gün ortasında yapılanları ona bağışlarlar.” Yine buyurdu ki; “Gündüz ve gece melekleri, sabah ve akşam, gidip gelirken birbirleri ile karşılaşırlar. Hak teâlâ, (giden meleklere), kullarımı nasıl bıraktınız? buyurur. Yâ Rabbî! Namazda bulduk ve namaz kılarken bıraktık, derler. Allahü teâlâ da, şâhid olun, onları affettim buyurur.” Müslüman tüccarlar, san’at sahipleri, gündüzleri de, ezan sesini duyunca, işini hemen bırakıp, camiye koşmalıdır. Büyüklerimiz, “Ticâretleri, satışları, Allahü teâlâyı unutmalarına sebeb olmaz” (Nûr-27) âyet-i kerîmesine manâ verirken diyor ki, demirciler vardı. Demir döğerken, ezan okununca, çekici kaldırmış iken, demire vurmaz, bırakıp namaza koşarlardı. Ve terziler vardı. İğneyi sokunca, ezan okunsaydı, o hâlde bırakıp, cemâate koşarlardı.
  4. Çarşıda, işde Allahü teâlâyı zikr, tesbih etmeli, her ân Onu hatırlamalıdır. Dili ve kalbi boş kalmamalıdır. İyi bilmelidir ki, o ânda kaçırdığını, bütün dünyâyı verse, bir daha eline geçiremez. Gafiller arasındaki zikrin sevabı çok olur. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) buyurdu ki; “Gafiller arasında Allahü teâlâyı zikreden kimse, kurumuş ağaçlar arasında bulunan yeşil fidan gibidir ve ölüler arasındaki canlı gibidir ve harbde kaçanlar arasında, arslan gibi döğüşenler gibidir” Bir kerre de buyurdu ki; “Çarşıya girerken, Lâ ilâhe illallah, vahdehü lâ şerike leh, le hül mülkü ve le hül hamdü, yuhyî ve yümît, ve hüve hayyün lâ yemût, biyedi-hil-hayr, ve hüve alâ külli şey’in kadîr diyen kimseye, iki milyon sevâb yazılır.” Cüneyd-i Bağdadî “kuddise sirruh” buyurdu ki: “Pazarda çok kimse vardır ki, sofiler halkasında oturanlardan daha kıymetlidirler.” Bir kerre de buyurdu ki: “Öyle kimse tanıyorum ki, pazarda hergün üçyüz rek’at namaz kılmakta ve otuzbin tesbîh okumaktadır.” Ba’zısı demiştir ki, bu kimse, kendisidir. Hulâsa, dîne, ibâdetine yardım niyeti ile dünyâya çalışanlara, hep böyle sevap vardır. Yalnız para kazanıp, dünyâ malı toplamak için çalışanlar, sevaptan mahrum kalır. Hattâ bunlar, camide, namazda iken de, kalbleri dükkânın hesâbındadır. Fikirleri dağınıktır.
  5. Dünyâ işlerine çok düşkün olmamalıdır. Sabah namazı kılmadan ve kitap okuyup birkaç şey öğrenmeden işe gitmemeği âdet edinmelidir. İhtiyâcı kadar dünyalık kazanınca, âhıreti kazanmakla meşgul olmalıdır. Çünkü, âhıret hayâtı sonsuzdur ve ona ihtiyaç daha çoktur ve âhıret ticâretinde iflâs etmek üzeredir. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin hocası Hammâd, ticâret yapardı. Baş örtüsü satardı. Hergün, iki habbe kazanınca eşyayı toplar pazardan çıkardı. Büyüklerden ba’zısı dükkâna, haftada iki gün giderdi. Bir kısmı da, Cum’a’dan başka hergün gider, öğle namazında geri dönerdi. Bir kısmı nihayet ikindiye kadar alış-veriş ederdi. Hepsi ihtiyâcı kadar kazanınca camiye gider, ibâdetle, ilim öğrenmekle akşamı yapardı.
  6. Şüpheli şeylerden kaçınmalıdır. Harama yaklaşan zâten, âsî, fâsık olur. Kalbine sıkıntı getiren şüpheliyi almamalıdır. Zâlimlerle, hîle, hıyanet edenlerle, yemîn ile satanlarla, dükkânında haram şey satanlarla alış-veriş etmemelidir. Zâlimlere, fâsıklara veresiye satmamalıdır. Çünkü, öldükleri zaman üzülür. Hâlbuki, zâlimler (ya’nî müslümanlara ve İslâmiyete eli ile, dili ile, kalemi ile zarar yapanlar) ölünce üzülmek günahtır. Onlara yardım etmek caiz değildir. Velhâsıl, herkesle mu’âmele etmemelidir. Doğru insan aramalıdır. Bir zaman vardı ki, bir tacir, her istediği ile mu’âmele edebilirdi. Çünkü, herkes, alış-veriş ilmini biliyor ve bildiğine göre hareket ediyordu. Sonraları öyle zamanlar geldi ki, birkaç kişi ile mu’âmele edilemezdi. Daha sonraları ise, ancak birkaç kimse ile mu’âmele edilebilir oldu. Bir zaman gelmek korkusu vardır ki, alış-veriş edecek kimse bulunamıyacaktır. Bunu çok zaman önce, söylemişlerdir. Bizler, belki de, büyüklerimizin korktuğu o zamana kaldık. Kim ile olursa olsun, alışveriş edilmektedir…
  7. Alış-veriş yaptığı kimse ile olan sözlerini, hareketlerini, aldığını, verdiğini iyi ve doğru hesâb etmelidir. Kıyâmette, bunların hepsinden hesâb vereceğini bilmelidir. Büyüklerden biri, bir bakkalı rüyada görüp, Allahü teâlâ sana ne yaptı dedi. Önüme ellibin sahife koydular. Yâ Rabbî! Bu sahifeler kimlerindir dedim. Ellibin kişi ile alış-veriş yapmışsın. Her sahife, bunların birisi ile olan mu’âmeleni göstermektedir dediler. Baktım, her sahifede bir kimse ile olan mu’âmelemin inceden inceye yazılmış olduğunu gördüm, dedi. Bir kuruş hîle yapan, bir kuruş hak yiyen, cezasını çekecektir ve hiçbirşeyin yardımı olmıyacaktır.”

Âhıretin dünyâdan daha iyi olduğuna inanan kimse, bunların hepsini de yapabilir. Bunların hepsini gözetmek, yapsa yapsa, insanı fakîr yapar. Sonsuz saâdete, ebedî rahatlığa sebep olacak, birkaç senelik fakirliğe elbette katlanılır. Nitekim birçok kimse, birkaç şey kazanmak için, fırtınalı, karlı havalarda, sıkıntılı yolculuklara, bir rütbeye, dereceye yükselmek için de nice mahrumiyetlere katlanıyor. Hâlbuki, ölüm gelince, bütün kazançları elden çıkmakta, boşuna didinmiş olmaktadırlar.

Helâl kazanmak: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) buyurdu ki; “Helâl kazanmak her müslümana farzdır.” Helâl kazanabilmek için, önce helâli öğrenmek lâzımdır. Helâl ve haram meydandadır. İkisi arasında şüpheli olanları tanımak güçtür. Şüphelilerden sakınmıyan, harama düşer. Burada da, herkese çok lâzım olanları kısaca bildirelim. Hepsini dört bâb içinde sıralıyalım:

  1. Helâl kazanmanın üstünlüğü ve sevabı: Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde Mü’minûn sûresi, elliikinci âyetinde meâlen buyuruyor ki; “Ey Peygamberlerimi (salevâtullahi aleyhim ecma’în) Helâl ve temiz yiyiniz ve bana lâyık ibâdetler yapınız!” İşte, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) bunun için, “Helâl kazanmak her müslümana farzdır” buyurdu. Ve buyurdu ki; “Bir kimse, hiç haram karıştırmadan, kırk gün helâl yerse, Allahü teâlâ, onun kalbini nûr ile doldurur. Kalbine, nehirler gibi hikmet akıtır. Dünyâ muhabbetini, kalbinden giderir.” (Dünyalık kazanmak için çalışmak günah değildir. Dünyalık sevgisi, dünyâya gönül bağlamak günahtır.) Sa’d bin Ebi Vakkâs (rahmetullahi aleyh) dedi ki, “Yâ Resûlallah! (sallallahu aleyhi vesselam) Dua buyur da, Allahü teâlâ, benim her duamı kabul etsin!” Cevâbında buyurdular ki, “Dua kabul olmak için, helâl lokma yiyiniz!” Bir hadîs-i şerîfte; “Çok kimse vardır ki, yedikleri ve giydikleri haramdır. Sonra ellerini kaldırıp dua ederler. Böyle dua, nasıl kabul olunur?” Bir kerre de buyurdu ki; “Haram yiyenlerin ne farzları, ne de sünnetleri kabul olmaz.” (Ya’nî sevabına kavuşamazlar.) Yine buyurdu ki; “On liralık elbisenin, bir lirası haram olsa, o elbise ile kılınan namazlar kabul olmaz.” Yine buyurdu ki; “Haram ile beslenen vücûdun ateşte yanması daha iyidir.” Yine buyurdu ki; “Malın helâlden mi, haramdan mı geldiğini düşünmiyenler, Cehennem’e, neresinden atılırsa atılsınlar, Allahü teâlâ, onlara acımıyacaktır.” Yine buyurdu ki; “İbâdet on kısımdır, dokuz kısmı, helâl kazanmaktır.” Bir defa da buyurdu ki; “Helâl kazanmak için yorulup, evine dönen kimse, günahsız olarak yatar. Allahü teâlânın sevdiği kimse olarak kalkar.” Yine buyurdu ki; “Allahü teâlâ buyuruyor ki, haramdan kaçınanlara hesâb sormağa utanırım.” Ve buyurdu ki; “Bir dirhem faiz (almak ve vermek), otuz zinadan daha günahtır.” Ve buyurdu ki; “Haram maldan verilen sadaka kabul edilmez. Saklanırsa, Cehennem’e gidinceye kadar, ona yolluk olur.”

Ebû Bekr (rahmetullahi aleyh), hizmetçisinin getirdiği sütü içti. Sonra helâlden olmadığını anlayınca, parmağını boğazına sokarak kay etti (kustu). O kadar zahmetle çıkardı ki, ölüyor sandılar. Sonra, “Yâ Rabbî! Elimden geleni yaptım. Mi’demde ve damarlarımda kalan zerrelerden sana sığınırım” diye yalvardı. Ömer (rahmetullahi aleyh) da, Beyt-ül-mala âit zekât develerinin sütünden, yanlışlıkla verilip içtiği zaman, böyle yapmıştı. Abdullah bin Ömer (r.anhümâ) buyuruyor ki, “Kanbur oluncaya kadar namaz kılsanız ve kıl gibi oluncaya kadar oruç tutsanız, haramdan kaçınmadıkça, kabul edilmez, fâidesi olmaz.” Süfyân-ı Sevrî buyuruyor ki, “Haram para ile sadaka veren, câmi yaptıran, hayrat yapan kimse, kirlenmiş elbiseyi idrar ile yıkıyan kimseye benzer ki, daha çok pislenir.” Yahyâ bin Mu’âz buyuruyor ki; “Allahü teâlâya itaat etmek, bir hazineye benzer. Bu hazinenin anahtarı dua, anahtarın dişleri de helâl lokmadır.” Sehl bin Abdullah-ı Tüsterî buyuruyor ki; “Hakîkî îmâna kavuşmak için, dört şey lâzımdır: Bütün farzları edeble yapmak, helâl yemek, görünen ve görünmeyen bütün haramlardan sakınmak ve bu üçüne, ölünceye kadar devam etmeğe sabretmek.” Büyükler buyuruyor ki; “Kırk gün şüpheli lokma yiyenin kalbi kararır ve lekelenir.” Abdullah ibni Mübarek buyuruyor ki; “Şüpheli olan bir kuruşu sahibine geri vermeği, bin lira sadaka vermekten daha çok severim.” Sehl bin Abdullah Tüsterî buyuruyor ki, “Haram yiyenlerin yedi a’zâsı, istese de, istemese de günah işler. Helâl yiyenlerin a’zâsı, ibâdet eder. Hayır işlemesi kolay ve tatlı gelir.” Helâl kazanmanın ehemmiyetini gösteren daha nice hadîs-i şerîfler ve büyüklerin sözleri vardır. Bunun içindir ki, vera’ sahibleri haramdan çok sakınmışlardır. Bunlardan biri Veheb ibni Verd idi ki, nereden geldiğini anlamadan birşey yemezdi. Birgün annesi, buna bir bardak süt vermişti. Sütü nereden aldığını ve parasını nereden verdiğini ve kimden aldığını sordu. Hepsini anlayınca, bu koyun nerede otlamış dedi. Müslümanların hakkı bulunan bir yerde otlamıştı. Sütü içmedi. Annesi, oğlum! Allah sana rahmet etsin, iç! dedi. Ona günah işlemekle rahmetine kavuşmak istemem, dedi ve içmedi. Bişr-i Hafî’ye (kuddise sirruh), ne yiyip, nereden geçiniyorsun? dediklerinde, “Herkesin yediği yerden. Amma, yiyip de gülen ile yiyip de ağlıyan arasında çok fark vardır” buyurdu.

  1. Helâl ve haramda vera’ın (Şüphelilerden sakınmanın) dereceleri: Helâlin ve haramın dereceleri vardır. Ba’zı şey helâldir, ba’zısı helâl ve güzeldir. Ba’zısı da daha güzeldir. Haramların da ba’zısı çok fenâ bir kısmı ise az fenâdır. Nitekim hastalığın dereceleri de çeşitlidir. İnsanların haramdan ve şüphelilerden kaçınmaları, beş derecedir:

Birinci derece: Bütün müslümanların vera’ıdır ki, İslâmiyetin haram dediği şeylerden kaçınmaktır. Bu en aşağı derecedir. Bu derece vera’dan da nasibi olmıyanların adaleti yoktur. Bunlara (Âsî) ve (Fâsık) denir. Bunların da dereceleri vardır…

İkinci derece: Sâlihlerin vera’ıdır ki, haramlarla beraber, şüphelilerden de kaçınmaktır. Şüpheliler de, üç kısımdır: Bazısından sakınmak vâcibdir. Ba’zısından, müstehabdır. Ba’zısından sakınmak ise, vesvesedir, kuruntudur ve fâidesizdir. Meselâ, belki birinin mülküdür diye av eti yememek (ve belki Besmelesiz kesilmiştir veya kitapsız kâfir ve mürted tarafından kesilmiştir diyerek, kasabtan et almamak) ve belki sahibi ölüp vâris eline geçmiştir diye, ariyet ya’nî ödünç aldığı evden çıkmak, hep kuruntudur. Bu şüpheleri gösterecek bir nişan, alâmet olmadıkça, kuru düşünce, vesvese olup, hiç fâidesi yoktur.

Üçüncü derece: Müttekîlerin vera’ıdır ki, haram ve şüpheli olmayıp, helâl olup, fakat şüpheli veya harama sebeb olmak korkusu olan şeylerden sakınmaktır. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) buyurdu ki; “Bir kimse, tehlikeli olan şeyin korkusundan dolayı, tehlikesiz şeyden sakınmadıkça, müttekî olamaz!” Ömer (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki; “Bizler harama düşmek korkusu ile, helâllerin onda dokuzundan kaçındık.” Bunun içindir ki, yüz dirhem gümüş alacağı olan bir kimse, doksandokuz dirhem alırdı. Ağır gelmek korkusundan, tamâmını alamazdı. Ali bin Ma’bed diyor ki, bir evde kiracı idim. Birgün, birisine mektup yazmıştım. Mektubu duvarın tozu ile kurutmak hatırıma geldi. Sonra dedim ki, bu duvar, benim malım değildir, kurutmamalıyım. Fakat, yine dedim ki, bu kadarcık şeyin zararı olmaz. Duvardan toprak alıp mürekkebi kuruttum. O gece rüyada, birisi dedi ki, “Duvar toprağının zararı olmaz diyenler, yarın kıyâmet gününde anlarlar.” Bu derecede olanlar, en küçük şeyden sakınırlar. Belki, bu şey, büyük şeylere yol açar derler. Yahut, âhırette müttekilerin derecesinden düşmemek için sakınırlar. Bunun içindir ki, Hasen bin Ali (r.anhümâ) çocuk iken zekât malından ağzına bir hurma koymuştu. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam), “Pis pis onu at!” buyurmuştu. Halîfe Ömer bin Abdülazîz’in yanına ganîmet eşyasından misk getirdiler. Burnunu tıkadı. Bunun fâidesi kokusudur. Bu ise, müslümanların hakkıdır dedi. Büyüklerden biri, bir gece, bir hastanın başında bekliyordu. Hasta ölünce kandili söndürdü. Kandilin yağı, şimdi vârislerin hakkı oldu dedi. Halîfe Ömer (rahmetullahi aleyh) ganîmet malından bir parça miski evine bırakmıştı. Birgün eve gelince, ailesinin baş örtüsünde misk kokusu duydu ve sordu. Miski yerine koyuyordum, elim koktu. Elimi baş örtüme sürdüm deyince, Ömer (rahmetullahi aleyh) baş örtüsünü alıp iyice yıkadı, kokusu kalmayınca geri verdi. Bunun zararı yok idi. Lâkin Ömer (rahmetullahi aleyh) âdet olmasını önlemek istedi. Haram korkusu ile helâli terk ederek, müttekîler sevabına kavuşmak istedi. Ahmed bin Hanbel’den sordular ki, hadîs-i şerîf yazılı bir kâğıd bulan kimse, sahibine sormadan, bunun kopyasını alabilir mi? Hayır dedi.

İnsan, mübah olan dünyâ işlerine çok dalarsa, şüpheli olanları yapmağa başlar. Belki, helalden çok yiyen, müttekilerin derecesine eremez. Çünkü, mi’de helâl ile dolunca, şehvet harekete gelir. Caiz olmıyan şeyler yapılabilir. Kadınlara, kızlara bakmak tehlikesi baş gösterir. Zenginlere, mal, mülk, mevki sahiblerine imrenerek bakmak da, dünyâ hırsını arttırır. Onlar gibi olmak ister. Haram toplamağa başlar. Bunun içindir ki, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam); “Dünyâya gönül bağlamak, günahların başıdır” buyurdu. Ya’nî mübah olan şeylere düşkün olmak, kalbi dünyâya çevirir. Çok mal toplamak ister. Bunu da, günah işlemeden yapamaz. Mal toplamağı düşündükçe, Allahü teâlâyı unutmağa başlar. Bütün kötülüklerin başı, kalbin Allahü teâlâdan gafil olmasıdır. Süfyân-ı Sevrî, birisi ile birlikte evin kapısında duruyordu. Önlerinden, süslenmiş bir adam geçti. Arkadaşı, bu adama bakarken, Süfyân mâni olup, eğer sizler bakmamış olsanız, böyle israf yapmaz idi. Bunun israf günâhına, siz de ortak oluyorsunuz buyurdu.

Dördüncü derece: Sıddîkların vera’ıdır. Sıddîklar, harama sebeb olmak korkusu bulunmıyan helâllerden de sakınır. Bunları meydana getiren sebeblerden birine haram karışmış olmasından çekinirler…

Beşinci derece: Mukarrebler ve muvahhidler vera’ı olup, Allahü teâlâ için olmıyan herşeyden, yemekten, içmekten, yatmaktan, söylemekten, sakınırlar. Yahyâ bin Mu’âz ilâç içmişti. Zevcesi, odada biraz dolaş dedi. Gezmeğe bir sebep göremiyorum. Otuz senedir hesâb ediyorum. Allah rızâsı için olmıyan bir harekette bulunmadım dedi. Bunlar, din için niyet etmedikçe hareket etmezler. Yemeleri, ibâdete lâzım olan aklı ve kuvveti bulmaları niyeti iledir. Her sözleri, Allah içindir. Başka niyetleri haram bilirler.

Bu dereceleri bildirmekten maksadımız, bunları okuyarak, duyarak, kendimizi anlıyalım. Birinci dereceden de ne kadar uzağız. Lâfa gelince, durmadan söyleriz. Meleklerden, göklerden, kıyâmetin nasıl olacağından, Allahü teâlânın sıfatlarından sorarız, konuşuruz. Helâle, harama İslâmiyetin emirlerine gelince, susarız. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) buyurdu ki; “İnsanların en kötüsü, köşkler, çeşitli yemekler, renkli elbiseler içinde, boş oturup, herkese hoş gelen, lüzumsuz sözlerle vakit geçirenlerdir.”

  1. Helâl ve haramlar: Çok kimseler, dünyâ malını, hep haram sanır. Ba’zısı da, dünyâdaki şeylerden çoğu haramdır der. Burada, insanlar üç türlüdür: Bir kısmı vera’da ileri gidip, yalnız meyve, balık, av eti gibi şüpheli olmıyan şeyleri yeriz der. Bir kısmı da, tembel, miskin oturup, her istediğimizi yeriz, hiçbirşey ayırd etmeyiz der. Üçüncü kısım, herşey yemeli amma, lüzumu kadar, der. Bunların üçü de yanılmaktadır. Doğrusu şöyledir ki; “Helâl meydandadır. Haram meydandadır. Şüpheliler ikisi arasındadır. Kıyâmete kadar böyledir.” Nitekim, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) böyle buyurmuştur.

Nefs muhasebesi: Allahü teâlâ buyurdu ki; “Kıyâmet günü terazi kuracağım. O gün, kimseye zulmedilmiyecektir. Herkesin, dünyâda yapmış olduğu zerre kadar iyilik ve kötülüklerini meydana çıkarıp, teraziye koyacağım. Herkesin hesabını yapmağa yetişirim.” (Enbiyâ-47). Bunu haber verdi ki, herkes düyâdan ayrılmadan, kendi hesabına baksın. Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm buyurdu ki: “Akıllı şu kimsedir ki, günü dörde ayırıp, biricisinde, yaptıklarını ve yapacaklarını hesâb eder. İkincisinde, Allahü teâlâya münâcaat eder, yalvarır. Üçüncüsünde, bir san’atda veya ticârette çalışıp, helâl para kazanır. Dördüncüsünde, istirahat eder ve mübah olan şeylerle kendini eğlendirip haram şeyleri yapmaz ve onlara gitmez.” İkinci halîfe, Ömer-ül Fârûk (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki, hesabınız görülmeden evvel, kendinizi hesaba çekiniz! Allahü teâlâ buyurdu ki: “Şehvetlerinizi, (ya’ni nefsin arzularını) haramlardan almamağa uğraşınız ve bu cihâdda sebat ediniz, dayanınız.(Âl-i İmrân 200). Bunun içindir ki, aklı olanlar, din büyükleri, bu dünyânın bir pazar yeri gibi olduğunu ve burada, nefs ile alışverişte olduklarını anlamışlardır. Bu ticâretin kazancı Cennet’tir. Ziyanı da Cehennem’dir. Ya’ni kârı, ebedi saâdet, ziyanı da, sonsuz felâkettir. Bunlar nefslerini, ticâretteki ortak yerine koymuşlardır. Ortak ile, önce şartname yapılır, sözleşilir. Sonra, işlerine, sözünde durup durmadığına dikkat edilir. Nihayet hesaplaşılıp, hıyanet yapmışsa mahkemeye verilir. Bunlar da, nefsleri ile, bir ortak gibi, sıra ile şu işleri yaparlar: Şirket kurmak, onu murakabe edip gözetmek, muhasebe, ya’ni hesaplaşmak, mu’âkabet ya’ni cezalandırmak, mücâhede ya’ni onunla uğraşmak ve muâtebet ya’ni onu azarlamaktır:

  1. Birinci iş, şirket kurmaktır. Ticaret ortağı insanın para kazanmakta ortağı olduğu gibi, ba’zan da, hıyanet yapınca, düşmanı olur. Hâlbuki, dünyâda kazanılan şeyler, muvakkatdir (geçicidir). Aklı olan, buna kıymet vermez. Hattâ, ba’zıları, (Geçici olan hayır, sonsuz kalan şerden daha kıymetsizdir) dedi. İnsanın herbir nefesi, kıymetli bir cevher gibidir ki, bunlardan bir hazine yapılabilir. Asıl bunu hesâb etmek icâb eder. Aklı olan kimse, hergün, sabah namazından sonra, hatırına hiçbirşey getirmeyip, ortağı olan nefsine demelidir ki: “Benim sermâyem, yalnız ömrümdür. Başka birşeyim yoktur. Bu sermâye, o kadar kıymetlidir ki, her çıkan nefes, hiçbir şeyle tekrar ele geçemez ve nefesler sayılıdır, azalmaktadır. Ömür bitince, ticâret sona erer. Ticârete sarılalım ki, vaktimiz azdır ve âhıret uzun ise de; orada ticâret ve kâr olmaz. Bu dünyâ günleri, o kadar kıymetlidir ki, ecel gelince, bir gün izin istenir, fakat ele geçemez. Bugün, bu ni’met elimizdedir. Aman nefsim, çok dikkat et de, bu büyük sermâyeyi elden kaçırma! Sonra ağlamak, sızlamak, fâide vermez. Bugün, ecelin geldiğini, daha bir gün müsâade etmeleri için, yalvardığını, sızladığını ve sana, birgün bağışladıklarını ve şimdi, o günde bulunduğunu, farz et! O hâlde, bugünü elden kaçırmaktan, bununla, saâdete kavuşmamaktan daha büyük ziyan olur mu? Yarın ölecekmiş gibi, dilini gözlerini ve yedi a’zânı haramdan koru!

Cehennem’in yedi kapısı var, demişlerdir. Bu kapılar senin yedi uzvundur. Bu uzuvları haramdan korumaz isen ve bugün ibâdet yapmaz isen, seni cezalandırırım! Nefs âsî, emirleri yapmak istemez ise de, nasihat dinler ve riyazet yapmak, istediklerini vermemek, ona te’sîr eder. İşte nefs muhasebesi böyle olur. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) buyurdu ki; “Akıllı kimse, ölmeden önce hesabını gören, ölümden sonra kendisine yarıyacak şeyleri yapan kimsedir.” Bir kerre de buyurdu ki; “Yapacağın her işi, önce düşün, Allahü teâlânın râzı olduğu, izin verdiği bir iş ise, onu yap! Böyle değilse, o işten kaç!” İşte hergün, nefs ile böyle şartlaşmalıdır.

  1. İkinci iş, murâkabedir. Ya’nî, nefsi kontrol etmek, ondan gafil olmamaktır. Ondan gafil olursan, kendi şehvetlerine ve tembelliğine döner. Allahü teâlânın, her yaptığımızı, her düşündüğümüzü bildiğini unutmamalıyız. İnsanlar, birbirinin dışını görür. Allahü teâlâ ise, hem dışını, hem içini görür. Bunu bilen bir kimsenin, işleri ve düşünceleri edebli olur. Zâten buna inanmıyan îmansızdır. İnanıp da, muhalefet etmek ise, büyük cesarettir. Allahü teâlâ buyuruyor ki:“Ey insan! Seni her ân gördüğümü bilmiyor musun?” (Alâk-4). Bir Habeş, Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) efendimizin huzuruna gelip, “Çok günah işledim. Tövbem kabul olur mu?” dedikte, “Evet, olur” buyurdu. “O günahları işlerken, O, görüyor mu idi?” dedi; “Evet” buyurunca, Habeş, bir âh! çekti ve yıkılıp can verdi. Îmân ve hayâ böyle olur. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesselam) buyurdu ki; “Allahü teâlâyı görür gibi ibâdet ediniz! Siz, Onu görmüyorsanız da, O sizi görüyor.” Onun gördüğüne inanan, Onun beğenmediği birşeyi yapabilir mi? Büyüklerden biri, bir talebesini, başkalarından daha çok severdi. Ötekiler, bu hâle üzülürdü. Her birine bir kuş verip, “Bunu, kimsenin görmediği bir yerde kesip getiriniz” dedi. Hepsi tenhâ bir yerde kesip getirdi. O talebe ise, kesmeden getirdi. “Niçin sözümü dinlemedin, canlı getirdin?” buyurdukta, “Kimsenin görmediği bir yer bulamadım. O, heryeri görüyor” dedi. Diğerleri, bunun müşahede makamında olduğunu anladılar. Mısır mâliye nazırının zevcesi olan Zelîha, Yûsuf aleyhisselâmı, kendisine çağırınca, önce kalkıp büyük olduğunu sandığı, bir heykelin yüzünü örttü. “Bunu, niçin örttün?” buyurdukta, ondan utandığım için, dedi. “Sen, bir taş parçasından utanıyorsun da, ben yerleri ve yedi kat gökleri yaratan, Rabbimin görmesinden utanmaz mıyım?” buyurdu. Biri, Cüneyd-i Bağdâdî’den (rahmetullahi aleyh) sorup, “Sokakta, kadınlara, kızlara bakmaktan kendimi men’ edemiyorum. Bu günahtan kurtulmak için ne yapayım?” dedikte, “Allahü teâlânın seni, senin o kadını görmenden daha çok gördüğünü düşün!” buyurdu. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesselam) buyurdu ki: “Allahü teâlâ, Adn ismindeki Cennet’i, şu kimseler için hazırladı ki, günah işliyecekleri zaman, Onun büyüklüğünü düşünüp, Ondan hayâ ederek, günahtan kaçınırlar.”

Abdullah ibni Dînâr diyor ki, Ömer (rahmetullahi aleyh) ile Mekke-i mükerremeye gidiyorduk. Bir çoban, sürüsünü dağdan indiriyordu. Halîfe (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki, bu koyunlardan birini bana sat! Ben köleyim. Bunlar benim malım değil, dedi. Efendin ne bilecek, kurt kaptı dersin! O bilmezse, Allahü teâlâ biliyor ya, deyince Ömer (rahmetullahi aleyh) ağladı ve efendisini bulup, bu köleyi satın aldı ve azâd etti ve “Bu sözün, seni bu dünyâda azâd ettiği gibi, âhırette de azâd eder” buyurdu.

  1. Üçüncü iş, amellerden sonra yapılacak muhasebedir. Her gün yatarken, o gün yapdığı işler için nefsi hesaba çekmeli, sermâyeyi, kârdan ve zarardan ayırmalıdır. Sermâye farzlardır. Kâr da, sünnetler ve nafilelerdir. Ziyan ise, günahlardır. İnsan, ortağına aldanmamak için, onunla hesaplaştığı gibi, nefse karşı daha uyanık davranmak lâzımdır. Çünkü nefs, çok hîleci ve yalancıdır. Kendi arzularını, sana iyi, fâideli gösterir. Her mübahı bile sormalı, bunu niçin yaptın demelidir. Zararlı birşey yaptı ise, tazmin ettirmeli, ödetmelidir. İbn-i Samed, büyüklerden idi. Altmış hicri senelik hayâtının hesabını yaptı. Yirmibirbinbeşyüz gün idi. Âh! Her gün, en az, bir günah yapmış isem, yirmibirbinbeşyüz günahtan nasıl kurtulurum? Hâlbuki, öyle günlerim oldu ki, yüzlerce günah işlerdim, diye düşünerek, bir feryâd edip yıkıldı. Baktılar, ruhunu teslim etmişti.

Fakat, insanlar, kendilerini hesaba çekmiyorlar. Eğer her günah işledikte, odasına bir kum koysa, birkaç sene içinde oda kum ile dolar. Eğer, omuzlarımızdaki kâtib melekler, her günahı yazmak için, bir kuruş isteseydi, malımızın hepsini vermemiz lâzım gelirdi. Hâlbuki, gaflet ile, çeşitli düşünceler ile, birkaç sübhânallah desek, tesbîhi alır, sayar, yüz kerre söyledim deriz de, her gün boşuna, nice şeyler söyleriz, bunları saymayız. Saymış olsak, her gün, binleri aşar. Sonra da terazide sevâb kefesinin ağır basacağını umarız. Bu nasıl akıldır. İşte, Ömer (rahmetullahi aleyh) bunun için buyurdu ki; “Amelleriniz tartılmadan evvel, kendiniz tartınız!” Ömer (rahmetullahi aleyh) her akşam, kamçı ile ayaklarına vurup, bugün niçin böyle yaptın? derdi. İbn-i Selâm, odun yüklenmiş, taşıyordu. Sen hammal mısın? dediklerinde, nefsimi tecrübe ediyorum, bakalım nasıl olacak, dedi. Enes (radıyallahü anh) diyor ki, Ömer’i gördüm, kendi kendine diyordu ki, “Yazıklar olsun sana ey nefsim ki, sana, emir-ül-mü’minîn diyorlar. Yâ Allah’tan kork veya Onun azâbına hazırlan!”

  1. Dördüncü iş, nefse cezâ vermektir. Nefs ile hesâb yapıp, kusurlarını görüp, ceza verilmez ise, cesaret bulur, şımarır. Kendisi ile başa çıkılamaz. Şüpheli şey yemiş ise, aç bırakmalı, yabancı kadınlara bakmış ise, iyi mübahlara baktırmamalı. Her a’zâya böyle ceza vermelidir. Cüneyd-i Bağdâdî diyor ki, İbn-il-Kezîtî, bir gece cünüb oldu. Gusl etmeğe kalkarken, nefsi tembellik etti ve hava soğuk, hasta olursun, sabr et, yarın hamama git dedi. Antâri ile gusl etmeğe yemîn eyledi, öyle yaptı ve Allahü teâlânın emrinde gevşeklik yapan nefsin cezası budur, dedi.

Birisi, bir kıza baktı, sonra pişman olup, ceza olarak serin su içmemeğe yemîn etti ve içmedi. Eshâb-ı kirâmdan olan Ebû Talhâ, bağında namaz kılıyordu. Güzel bir kuş, yanına kondu. Ona dalarak, kaç rek’at kıldığını şaşırdı. Nefsine ceza olarak, bağı fakirlere sadaka verdi. Mâlik bin Abdullah-il Hes’ami diyor ki, Rebâh-ül-Kaysî gelip babamı sordu. Uyuyor dedim. İkindiden sonra yatılır mı dedi ve gitti. Arkasından gittim. Kendi kendine: Ey boşboğaz! Senin nene lâzım ki, başkasının yatmasına karışırsın. Ahdim olsun ki, bir sene başını yastığa koymıyacaksın, diyordu. Eshâb-ı kirâmdan Temîm-i Dârî, bir defa uykuya dalıp, akşam namazını kaçırmıştı. Nefsine ceza olarak, bir sene uyumamağa ahd etti. Mecma’, büyüklerden idi. Bir pencereye bakarak, bir kız gördü. Bir daha yukarı bakmamağa ahd etti.

  1. Beşinci iş, mücâhededir ki, ba’zı büyükler, nefsleri kabahat yapınca, ceza olarak çok ibâdet ederlerdi. Abdullah ibni Ömer (r.anhümâ) bir namazda, cemâate yetişmeseydi, bir gece uyumazdı. Ömer (rahmetullahi aleyh), bir cemâati kaçırdığı için, ikiyüzbin dirhem gümüş kıymetindeki bir malı sadaka verdi. Abdullah ibni Ömer (r.anhümâ) bir akşam nemâzını geciktirmişti. Hava kararıp iki yıldız görünmüştü. Bu kadar geciktirdiği için, iki köle azâd eyledi. Böyle yapanlar çoktur. Nefsine ibâdetleri seve seve yaptıramıyan kimseye en iyi ilâç, sâlih bir zâtın yanında bulunmaktır. Onun, ibâdetleri zevk ile yaptığını görerek, kendi de alışır. Birisi diyor ki, ibâdet yapmak için, nefsimde tembellik gördüğüm zaman, Muhammed bin Vâsî’ ile sohbet ediyorum. Onunla birlikte bulunmakla, nefsimin bir hafta içinde, ibâdetleri seve seve yaptığını görüyorum. Din bilgisi, aklı ve ihlâsı olan bir Allah adamını bulamıyanlar, daha evvel yaşamış, sâlih insanların hayâtını okumalıdır. Ahmed bin Zerîn, sabahtan akşama kadar, bir tarafa bakmazdı. Sebebini sordular. Allahü teâlâ, gözleri, dünyâdaki intizâma, zerreden, göklere kadar, her şeydeki inceliklere ve Onun kudret ve azametine ibret ile bakmak için yarattı. İbret almadan, istifâde etmeden bakmak hatâdır dedi. Eshab-ı kirâmdan olan Ebüdderdâ diyor ki, dünyâda, üç şey için yaşamak isterim: Uzun gecelerde namaz kılmak için, uzun günlerde oruç tutmak için ve sözleri kalblere deva olan sâlih kimselerin yanında oturmak için. Tabiînin büyüklerinden olan Alkama bin Kays, nefsi ile çok mücâhede ederdi. Nefsine neden bu kadar azâb ediyorsun? dediklerinde, onu çok sevdiğim için, onu Cehennem’den korumak için derdi. Sana bu kadar sıkıntı emir olunmadı dediklerinde, yarın başımı dövüp, niçin yapmadım dememek için elimden geldiği kadar yapıyorum, cevâbını verirdi.
  2. Altıncı iş, nefsi tekdîr etmek, azarlamaktır.

Nefs yaratılışta iyi işlerden kaçıcı kötülüklere koşucudur ve hep tembellik etmek ve şehvetlerine kavuşmak ister. Allahü teâlâ, bizlere, nefislerimizi, bu huyundan vaz geçirmeği, yanlış yoldan, doğru yola çevirmeği emir buyuruyor. Bu vazifemizi başarabilmek için, onu ba’zan okşamamız, ba’zan zorlamamız ve ba’zan söz ile, bazan da iş ile, idare etmemiz lâzımdır. Çünkü, nefs, öyle yaratılmıştır ki, kendine iyi gelen şeylere koşar ve buna kavuşmakta iken rastlıyacağı güçlüklere sabr eder. Nefsin, saâdete kavuşmasına mâni olan en büyük perdesi, gafleti ve cehaletidir. Gafletten uyandırılır, saâdetinin nelerde olduğu gösterilirse, kabul eder.

Bunun içindir ki, Allahü teâlâ, “Onlara nasihat et! Nasihat, mü’minlere elbette fâide verir” buyurdu. (Zâriyât-55). Senin nefsin de, herkesin nefsi gibidir. Nasihat ve tenbîh, ona te’sir eder. O hâlde, önce kendi nefsine nasihat et ve onu azarla! Hattâ, onu azarlamaktan hiç geri kalma! Ona de ki: Ey nefsim! Akıllı olduğunu iddia ediyorsun ve sana ahmak diyenlere kızıyorsun. Hâlbuki, senden daha ahmak kim var ki, ömrünü boş şeylerle, gülüp eğlenmekle geçiliyorsun. Senin hâlin, şu katile benzer ki, polislerin, kendisini aradıklarını ve yakalayınca, i’dâm edeceklerini bildiği hâlde, zamanını eğlence ile geçiriyor. Bundan daha ahmak kimse olur mu? Ey nefsim! Ecel sana yaklaşmakta, Cennet ve Cehennem’den biri, seni beklemektedir. Ecelinin, bugün gelmiyeceği ne ma’lûm? Bugün gelmezse, birgün elbette gelecek. Başına gelecek şeyi, geldi bil! Çünkü, ölüm kimseye vakit ta’yin etmemiş ve gece veya gündüz, çabuk veya geç, yazın veya kışın gelirim dememiştir. Herkese ansızın gelir ve hiç ummadığı zamanda gelir. İşte ona hazırlanmadın ise, bundan daha çok ahmaklık olur mu? O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Günahlara dalmışsın. Allahü teâlâ, bu hâlini görmüyor sanıyorsan, îmansızsın! Eğer gördüğüne inanıyorsan, çok cüretkâr ve hayâsızsın ki, Onun görmesine ehemmiyet vermiyorsun! O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Hizmetçin sana itaat etmezse, ona nasıl kızarsın! O hâlde, Allahü teâlânın sana kızmıyacarından nasıl emîn oluyorsun! Eğer Onun azâbını hafif görüyorsan, parmağını aleve tut! Yahut, kızgın güneş altında bir saat otur! Yahut da, hamam halvetinde fazlaca kal da, zavallılığını, dayanamıyacağını anla! Yok eğer, dünyâda yaptıklarına ceza vermiyecek sanıyorsan, Kur’ân-ı kerîme ve yüzyirmidörtbin Peygambere “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” inanmamış oluyorsun ve hepsini yalancı yapmış oluyorsun. Çünkü, Allahü teâlâ, Nisâ sûresinin yüzyirmiikinci âyetinde meâlen; “Günah işliyen, cezasını çekecektir” buyuruyor. Kötülük eden, kötülük görür. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Günah işleyince, O kerîmdir, rahîmdir, beni affeder diyorsan, dünyâda, yüzbinlerce kişiye niçin zahmet, açlık ve hastalık çektiriyor ve tarlasını ekmiyenlere mahsûlünü vermiyor! Şehvetlerine kavuşmak için, her hîleye baş vuruyorsun ve o vakit Allahü teâlâ kerîmdir, rahîmdir, istediklerimi zahmetsiz bana gönderir demiyorsun. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Belki inandığını, fakat sıkıntıya gelemiyeceğini söyliyeceksin. Fazla sıkıntıya dayanamıyanların, az bir zahmet ile, bu sıkıntıyı önlemeleri lâzım olduğunu, Cehennem azâbından kurtulmak için dünyâda zahmete katlanmanın farz olduğunu, demek ki bilmiyorsun. Bugün dünyânın bir miktar zahmetine dayanamazsan, yarın Cehennem azâbına ve âhıretteki zillet ve alçaklığa ve tard olmağa, kovulmağa nasıl dayanacaksın? O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Para kazanmak için çok zahmet ve aşağılıklara katlanıyor ve hastalıktan kurtulmak için, bir yahudi doktorun sözü ile, bütün şehvetlerinden vaz geçiyorsun da, Cehennem azâbının, hastalıktan ve fakirlikten daha acı olduğunu ve âhıretin dünyâdan çok uzun olduğunu bilmiyorsun. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Sonra tövbe ederim ve iyi şeyler yaparım diyorsan, ölüm daha önce gelebilir, pişman olup kalırsın. Yarın tövbe etmeği, bugün etmekten kolay sanıyorsan, aldanıyorsun. Çünkü tövbe, gecikdikçe zorlaşır ve ölüm yaklaşınca, hayvana yokuş önünde yem vermeğe benzer ki, fâidesi olmaz. Senin bu hâlin, şu talebeye benzer ki, dersine çalışmayıp, imtihan günü hepsini öğrenirim sanır ve ilim öğrenmek için, uzun zaman lâzım olduğunu bilemez. Bunun gibi, pis nefsi temizlemek için de, uzun zaman mücâhede etmek lâzımdır. Ömür, boşuna geçince, bir ânda, bunu nasıl yapabilirsin? İhtiyarlamadan önce gençliğin, hasta olmadan önce, sıhhatin ve sıkıntı çekmeden önce rahatlığın ve ölmeden önce hayatın kıymetini niçin bilmiyorsun? O halde yazıklar olsun sana ey nefsim!

Kışın muhtâç olacağın şeylerin hepsini, niçin yazdan hazırlayıp hiç geciktirmiyorsun ve bunları elde etmek için, Allahü teâlânın merhametine, ihsânına güvenmiyorsun? Hâlbuki Cehennem’in zemherîri, kışın soğuğundan az değildir ve ateşinin sıcaklığı, Temmuz güneşinden aşağı değildir. Bunların hazırlığında, hiç kusur etmiyorsun da, ahıret işlerinde gevşek davranıyorsun. Bunun sebebi nedir? Yoksa âhıret ve kıyâmet gününe inanmıyor musun ve kalbindeki bu küfrü, kendinden de mi saklıyorsun? Bu ise, ebedî felâketine sebeptir. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Ma’rifet nurunun himayesine sığınmayıp da, öldükten sonra, şehvet ateşinin, canını yakmasından, Allahü teâlânın lütfu ve merhameti ile kurtulacağını sanan bir kimse, kalın elbisesinin himayesine girmeden, kışın soğuğunun, Allahü teâlânın lütfu ile kendisini üşütmiyeceğini sanan kimseye benzer. Bu kimse, bilemiyor ki, Allahü teâlâ, birçok fâideleri sağlamak için, kışı yaratmış ise de, lütuf ve merhamet ederek, elbise yapılacak şeyleri de yaratmış ve insanlara elbise yapmak için akıl ve düşünce vermiştir. Ya’nî Onun ihsânı, elbise teminini kolaylaştırmakta olup, elbisesiz üşümemek şeklinde değildir. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Günahların Allahü teâlâyı kızdırdığı için azâb çekeceğini zan etme ve günahlarımın Ona ne zararı var ki, bana kızıyor deme! Zan ettiğin gibi değil. Seni yakacak olan Cehennem azâbı, senin içinde ve şehvetlerinden meydana gelmektedir. Nitekim, insanın hastalığı, yediği zehirden ve içine giren zararlı şeylerden meydana gelmekte olup, tabibin sözlerini dinlemediği için, onun kızmasından hâsıl olmuyor. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Ey nefsim! Anladım ki, dünyânın ni’metlerine ve lezzetlerine alışmışsın ve kendini onlara kaptırmışsın! Cennet’e ve Cehennem’e inanmıyorsan, bari ölümü inkâr etme! Bu ni’met ve lezzetlerin hepsini senden alacaklar ve bunların ayrılık ateşi ile yanacaksın! Bunları istediğin kadar sev, istediğin kadar sıkı sarıl ki, ayrılık ateşi, sevgin kadar çok olur. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Dünyâya niye sarılıyorsun? Bütün dünyâ senin olsa ve dünyâdaki insanların hepsi sana secde etse, az zaman sonra sen de, onlar da toprak olacaksınız! İsimleriniz unutulacak, hatırlardan silinecek. Geçmiş pâdişâhları hatırlayan var mı? Hâlbuki sana dünyâdan az birşey vermişler. O da bozulmakta, değişmektedir. Bunlar için, sonsuz Cennet ni’metlerini feda ediyorsun. O hâlde, yazıklar olsun sana ey nefsim!

Bir kimse, kıymetli ve sonsuz dayanıklı bir mücevheri verip, bununla, kırık bir saksı satın alırsa, ona nasıl gülersin? İşte dünyâ, alınan saksı gibidir. Onu kırıldı bil ve ebedi cevheri, elinden çıktı bil ve sana pişmanlık ve azâb kaldı bil!

Bunlar ile ve bunlar gibi sözlerle, herkes nefsini azarlıyarak, kendi hakkını ödemeli ve nasîhate, önce kendinden başlamalıdır! Allâhü teâlâ, doğru yolda gidenlere selâmet ihsân buyursun! Âmin.

Dünyâyı tanımak: Biliniz ki dünyâ, din ve âhıret yolunun konaklarından bir menzil. Yolcuları Allahü teâlâya götüren bir yol ve yolcuların azıklarını almaları için kurulmuş açık bir pazardır. Dünyâ ve âhıret iki hâlden ibârettir. Ölümden önce olup, ölüme çok yakın olana dünyâ, ölümden sonra olana ise âhıret denir. Dünyâda bulunmaktan maksat âhırete hazırlanmak, azık toplamaktır. İnsana dünyâda iki şey lâzımdır: Biri; kalbi, öldüren şeylerden korumak ve kalbin gıdasını temin etmektir. İkincisi; bedeni, helâk edici şeylerden korumak ve gıdasını temin etmektir. Kalbin gıdası ma’rifet, (Rabbini tanımak) ve muhabbettir. (Rabbini sevmektir). Herşeyin gıdası kendine (tabiatına) uygun olur. Kalbin helâk olmasına sebep, Allahü teâlânın sevgisini bırakıp, başka şeylerin sevgisine dalmasıdır. Bedeni, kalb için korumak lâzımdır. Beden fânidir, geçicidir. Kalb ise ölmez, kalıcıdır. Beden, kalb için hacıyı hacca götüren binek hayvanı, vâsıtası gibidir. Hacca gitmek için hacıya binek vâsıtası lâzım olduğu ve bu vâsıtaya ihtiyâcı olduğu kadar bakması, ilgilenmesi gerektiği gibi kalbi taşıyan bedenle de gerektiği kadar ilgilenmek, ona bakmak lâzımdır. Fakat insan bütün zamanı ona bakmaya ayırırsa, yolda binek hayvanının veya vâsıtasının bakımıyla oyalanıp, kafileden geri kalır ve helâk olur.

Kalbi taşıyan bedenin, beslenmek için yemeye, içmeye, giyinmeye, soğuk ve sıcaktan korunmak için barınacak bir yere, eve ihtiyâcı vardır. Böylece helâk olmaktan kurtulur. İşte dünyâda zaruri ihtiyaçları bunlardır. Hattâ dünyânın esâsı bunlardır. Kalbin gıdası ise ma’rifettir. Rabbini tanımasıdır.

Dünyâ üç şeyden ibarettir. Bunlar; bitki, mâden ve hayvan gibi yeryüzünde görülen şeylerdir. Toprak, mesken kurmak ve zirâat yaparak ondan faydalanmak içindir. Mâdenler âlet yapmak için, hayvanlar ise binmek ve yemek içindir. Diğer ikisi de insanın bunlar ile kalbini ve bedenini meşgul etmesidir. Ya kalbi dünyâyı sevmek ve onu istemekle meşgul olur. Veya bedenini dünyâ işlerini yapmakla meşgul eder. Kalbin dünyâ işleriyle meşgul olması sebebiyle, kalbde helâke sebep olan; hırs, bahillik, haset, adavet (düşmanlık) ve bunlar gibi kötü sıfatlar meydana gelir. Bedeni dünyâ ile meşgul eylemekten, kalbe de bir meşguliyet doğar, böylece aslını unutur ve tamamen dünyâya dalar.

Dünyânın aslı üç şeydir. Bunlar; yemek, giyinmek ve meskendir. İnsan için zaruri lâzım olan san’atlar da üç çeşittir. Bunlar zirâat, dokumacılık, marangozluktur. Bunların da kolları vardır. Ba’zı san’atlar bunlara hazırlık içindir. Ba’zısı da bunları tamamlar. Bu sebeple başka san’atlar da meydana gelmiştir. Böylece terzi, dokumacının, demircinin işini, demirci de onların diğer san’atlarda birbirlerinin işini yapmak için bir araya geldiler. Aralarındaki bu muamelelerde herbiri kendi hakkına râzı olmadı. Diğerinin hakkına tecâvüz etmek istedi. Bu sebeble aralarında düşmanlık ortaya çıktı. Birbirlerine düşman olmaya başladılar. Bu durumda ise, üç şeye daha ihtiyaç hâsıl oldu. Bunlarda; saltanat, siyâset (idâre) ve kadılık (hâkimlik) bir de fıkıh ilmidir.

İşte bu sebepler ile dünyâ meşgalesi çoğalıp, birbirine karıştı. İnsanlar bunlar arasında kendilerini kaybettiler. Bunların aslında yemek, giyinmek, mesken (barınmak) olmak üzere üç şeyden ibaret olduğunu anlayamadılar. Bu üç şey ise beden için lâzımdır. Beden de kalb için lâzımdır, kalbi taşımaktadır. Kalb, Allahü teâlâyı tanımak, bilmek için lâzımdır. O hâlde kendini ve Rabbini unutanlar, yolda oyalanıp kalarak, gideceği yeri unutan kimseye benzer.

Dünyâ ve hakÎkati bunlardır. Her kim dünyâda yolculuğa (âhırete) hazırlanmazsa, gözünü âhırete çevirmez ve dünyâ ile ihtiyâcından fazla meşgul olursa, dünyâyı tanımamış olur. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesselam) buyurdu ki: “Dünyâ, Hârût ve Mârut’tan daha büyük büyücüdür. Ondan sakınınız.” Dünyâ insanı çeşitli yönlerden aldatır. Bu hîlelerinden bir kısmı şunlardır:

  1. Dünyâ kendini sana devamlı kalacak gibi gösterir. Hâlbuki her gün yok olmaya yaklaşır. Fakat gayet yavaş ve derece derece hareket eder.
  2. Dünyânın bir hîlesi de, kendini sana veriyor göstermesi, seni kendine âşık etmesidir. Hâlbuki sonra sana aniden düşman kesilir.
  3. Bir hîlesi de, dışını süsleyip, belâ ve mihnetleri örtmesidir. Dışına bakan câhilleri aldatmasıdır.
  4. Bir kimse, ezel ile ebed arasındaki birkaç günlük kısa ömrünü düşünürse, dünyânın geçip gidilen bir yol olduğunu görür. Birinci konak beşik, son konağın mezar ve birinci konak ile son konak arasında kaç konak bulunduğunu anlar. Her yıl bir konak, her ay kısa bir mesafe, hergün bundan daha kısa bir mesafe ve her nefes bir adım gibidir. İnsan ise durmadan yürüyor. Ölüme kiminin çok, kiminin az zamanı kalmıştır. İnsan ise, dünyâda devamlı kalacakmış gibi gamsız ve düşüncesiz oturmaktadır.
  5. Dünyâya lâzım olduğundan fazla dalanlar, lezzetlere dalıp âhırette sıkıntı çekerler, rezalete düşerler. Dünyalığı çok olanlar ölürken, dünyalığı az olanlardan daha çok ayrılık elemi çekerler. Bu elem, ölmekle de sona ermez.
  6. İnsanın dünyâ işlerinden karşılaştığı şeyler kendine az gözükür. Bunlarla meşguliyetin uzun sürmeyeceğini zanneder. Hâlbuki yüz tane meşgaleden biri ortaya çıkar ve ömrü o işte geçer. Îsâ aleyhisselâm buyurdu ki: “Dünyâyı isteyen, deniz suyunu içene benzer, içtikçe hararet basar daha çok susar, içe içe nihayet ölür. Fakat susuzluğu harâreti eksilmez.”
  7. Dünyâ bir misafirhane gibidir. Orada kendilerine ikrâm edilenler, ikrâm edilen şeyleri yer, eşyalara göz dikmez, misafirliği bitince de ayrılıp gider. Eşyalara göz dikip onları alanlar ise, ayrılacakları sırada aldıkları eşyalar ellerinden geri alınınca üzülür, canı sıkılır ve feryâd ederler. İşte dünyâ da, böyle yolcuların azıklarını bedava alacakları, fakat içeride olan eşyâları tama’kârlık ederek almayacakları bir misafirhanedir.
  8. Dünyâya düşkün olanlar, dünyâ işleri ile lâzım olduğundan fazla meşgul olup, âhıreti unutanlar; bir gemide bulunup, gemi bir adaya yanaşınca ihtiyaçlarını gidermek için karaya çıkanlar gibidir. Kaptan, hiç kimse fazla kalmasın, hemen ihtiyâcmı giderip gemiye binsin der. Akıllı olanlar ihtiyâcını giderip hemen gemiye biner. Gemide daha rahat yer tutarlar. Bir kısmı ise, adanın güzelliğine dalıp onu seyre dalarlar. Oradaki çiçeklere, tatlı tatlı öten kuşlara, bülbüllere, etrafın güzelliğine bakıp kalırlar. Geri dönünce gemide rahat bir yer bulamazlar, karanlık bir yerde otururlar. Orada sıkıntı çekerler. Başka bir grup ise, yalnız seyretmekle kalmayıp, çiçekleri, süslü ve güzel çakıl taşlarını toplarlar. Yanlarına alıp, gemiye götürürler, yer bulamayıp, dar bir yere sıkışırlar. Topladıklarını da omuzlarına alırlar Bir müddet sonra, topladıkları o güzel renkli çiçekler solar, kararıp, çürür. Onlardan kötü kokular yayılmaya başlar. Atacak yer bulamazlar. Topladıklarına pişman olurlar. Onların yükünü ve sıkıntısını çekerler. Bir başka grup ise, indikleri adanın güzelliğine şaşar ve öyle dalarlarki, gemiyi unuturlar. Kaptanın sesini duymazlar. Gemiyi kaçırıp, adada kalırlar. Nihayet bir kısmı açlıktan ölür. Bir kısmını da yırtıcı hayvanlar öldürür. Bunlardan birinci grup takva sahibi mü’minlere benzer. İkinci ve üçüncü grup âsîler, isyankârlar gibidir. Îmânın aslını korudular, fakat dünyâdan el çekmediler. Bir kısmı fakirlikten pay aldı. Bir kısmı çok şey toplayıp, yükü ağır oldu. Son grup ise kâfirlere benzer. Çünkü kendilerini, Allahü teâlâyı ve âhıreti unuttular. Bütün varlıklarını dünyâya verdiler. Nahl sûresi 107. âyet-i kerîmede meâlen; “Dünyâ hayâtını âhıret üzerine tercih edip sevmişlerdir” buyuruldu.

Ölümü hatırlamak: Bütün işlerin sonunun ölüm, duracağı yerin mezar, kendisine gelenlerin Münker ve Nekir, ebedî kalacağı yerin, Cennet veya Cehennem’den biri olduğunu bilen bir kimse için, ölümü düşünmekten daha mühim, ölüm için azık toplama çâresinden daha yüksek bir tedbir olamaz. Bunu yapanlar ancak akıllı olanlardır. Nitekim Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam): “Akıllı şu kimsedir ki, nefsini emre uydurur ve ölümden sonrası için amel işler, hazırlık yapar” buyurdu. Ölümü hatırlayan bir kimse, bunun için azık toplamakla elbette meşgul olur. Kabrini Cennet bahçelerinden bir bahçe bulur, ölümü unutup bütün maksadı dünyâ olan, âhıret azığını aklına bile getirmeyenin mezarı, Cehennem çukurlarından bir çukur olur. Bunun için ölümü hatırlamak büyük fazîlettir. Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi vesselam): “Ey dünyâ lezzetlerine dalmış olanlar, bütün lezzetlerin yağma edildiği, yok edildiği zamanı düşünün” buyurdu. Ve yine buyurdu: “Ölüm hakkında sizin bildiklerinizi koyun ve sığırlar bilse idi, hiçbir zaman yağlı et yiyemezdiniz.” Âişe (r.anhâ): “Yâ Resûlallah, bir kimse şehidler derecesinde olabilir mi?” diye sorunca: “Evet, günde yirmi defa ölümü hatırlayan kimse şehidler derecesinde olur” buyurdu. Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi vesselam) yüksek sesle gülen insanlar gördü. Buyurdu ki: “Bu toplantınızı bütün lezzetleri bozan ile karıştırınız.” “O nedir?” dediklerinde: “Ölümdür” buyurdu. Enes (rahmetullahi aleyh) anlattı: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) buyurdu ki: “Ölümü çok hatırla, seni dünyâda zâhid yapar, günâhlarına keffâret olur.” Ve yine buyurdu: “İnsanlara nasihat için ölüm kâfidir.” Eshâb-ı kirâm (aleyhimürrıdvân) bir kimseyi çok övdüler. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) “Kalbinde ölüm için ne vardır?” buyurdu. Ölümden bahsettiğini duymadık dediler. “O hâlde sandığınız gibi değildir” buyurdu. İbn-i Ömer (rahmetullahi aleyh) anlattı: Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi vesselam) yanında idim. Huzurunda on kişi daha vardı. Ensârdan biri, “İnsanların en akıllısı ve en kerîmi kimdir?” diye sordu. “Ölümü çok hatırlayan ve âhıret için azık toplamakta çok acele edenlerdir. Dünyânın şerefini, âhıretin keremini götüren akıllılar onlardır” buyurdu. İbrâhim-i Teymî buyurdu ki: Dünyâ rahatını kalbimden kaldıran iki şeydir: Ölümü hatırlamak ve Allahü teâlânın huzurunda korkulu durmak. Ömer bin Abdülazîz her gece âlimleri etrafına toplar, ölümü ve kıyâmeti bildiren sözler konuşulurdu. O kadar ağlarlardı ki, sanki evlerinden cenâze çıkmış gibi olurlardı. Hasen-i Basrî oturur oturmaz ölümden, âhıretten ve Cehennem’den konuşurdu. Bir kadın hazret-i Âişe’nin (r.anhâ) yanında kalbinin sertliğinden şikâyet etti. Ölümü çok hatırla, kalbin yumuşar buyurdu. Buyurduğu gibi yaptı, kalbindeki kasvet ve sertlik gitti. Gelip teşekkür eyledi. Rebi’ bin Heysem evinde bir mezar kazmıştı. Kalbinde dâima ölümü tutmak için günde birkaç defa orada uyurdu. Bir saat ölümü unutsam kalbim kararıyor, derdi. Ömer bin Abdülazîz bir kimseye ölümü çok hatırla; sıkıntıda isen kalbin rahatlar, ni’mette isen ondan zevk almazsın, buyurdu. Ebû Süleymân Dârânî buyurdu ki: Ümm-i Harun’a, ölümü seviyor musun, dedim. Hayır dedi. Niçin? dedim. Eğer bir kimseye âsî olsam onu görmek istemem. Ya, bu kadar isyanım ve günâhım ile Allahü teâlâyı nasıl görmek isterim? dedi.

Ölümü hatırlamak üç şekilde olur: Birincisi, dünyâ ile meşgul olan gafilin hatırlamasıdır. Ölümü hatırlar, fakat kendisini dünyâ arzularından alacak diye onu sevmez. Bunun için ölümü kötüler ve bu kötü iş başımıza gelecek. Yazık ki bu dünyâ ve bu güzelliği böyle kalacaktır, der. Ölümü bu şekilde hatırlaması kendisini Allahü teâlâdan uzaklaştırır; fakat dünyâ kendisine sıkıntılı gelir ve dünyâdan nefret ederse faydasız değildir. İkincisi, tövbe edenlerin ölümü hatırlamasıdır. Daha çok korkmak için ölümü hatırlar, tövbesini bozmaz ve geçmişte kaçırmış olduğu fırsatları telâfi eder, çok şükür etmeye gayret eder. Bunun sevabı büyüktür. Tövbe eden kimse, ölümü kötü görmez. Erken ölmeyi de sevmez. Çünkü ölüme hazırlık yapmadan gitmek istemez. Ölümü böyle istememek zararlı değildir. Üçüncüsü, âriflerin ölümü hatırlamasıdır. Onların hatırlaması, öldükten sonra Allahü teâlâya kavuşmak içindir. Seven, sevdiğinin va’dini, sözünü unutmaz. Dâima Onu gözetir. Hattâ seve seve ölmek ister. Nitekim Huzeyfe (rahmetullahi aleyh) ölürken buyurdu ki: “Dost geldi ve tam zamanında geldi. Yâ Rabbî, fakirliği zenginlikten, hastalığı sıhhatten, ölümü yaşamaktan çok sevdiğimi biliyorsun, ölümümü kolay eyle ki, seni görmekle rahat edeyim.” Bu derecelerin ötesinde, bundan daha büyük derece vardır. Ölümü istemez de, kötü görmez de, ne erken gelmesini, ne de geç gelmesini ister. O, Allahü teâlânın hükmünü hepsinden çok sever. Kendi tasarruf ve arzularına kıymet vermez. Rızâ ve teslim makamına ulaşmıştır. Bunun ele geçmesi, ölümü hatırlayıp çok zaman ölümü düşünmediği zamandır. Çünkü kendisi zâten bu dünyâda Onun müşâhedesindedir. Kalbi her ân Onu zikretmektedir. Ölüm ve hayat onun için birdir. Çünkü her nerede olursa olsun, Allahü teâlânın zikrine ve sevgisine dalmıştır.

Ölüm büyük bir iştir ve büyük bir tehlikedir. İnsanlar bunu bilmiyorlar. Hatırlasalar da kalblerine fazla te’sir etmiyor. Çünkü kalbleri dünyâ meşgalesine öyle dalmıştır ki, kalblerinde başka bir şeye yer kalmamıştır. Bunun için zikir ve tesbihten de lezzet almazlar. Bundan kurtuluş çâresi, yalnız bir yere çekilmek ve bir saat kadar kalbini dünyâ meşgalelerinden uzak tutmaktır. Nitekim ıssız sahralarda dolaşan bir kimse, başkalarından kendisine bir yardım geleceğini düşünmez, başının çâresine bakar, önceden tedbir alır. İşte yalnız bir yerde oturup, kendi kendine demelidir ki: Ölüm yaklaştı, belki bugün gelir. Eğer sana bilmediğin karanlık bir dehlize gir deseler, içerisinde kuyu var mı? Yoksa köpeğe rastlar mıyım veya ne var ne yok bilmiyorum? deyip dizlerinin bağı çözülür. Ölümden sonraki işin, mezardaki korkulu hâlinin bundan aşağı olmadığı, gün gibi meydandadır. Bunu düşünmemek ne biçim bir cesarettir. Bunun en güzel çâresi, ölen arkadaşlarına bakmak, onları düşünmektir. Onları hatırlayıp dünyâda her birinin mevkisini, işlerini, sıkıntılarını, neş’elerini dünyâda neye kavuştuklarını, ölümü nasıl unuttuklarını ve beklemedikleri bir zamanda, âhıret için ellerinde azık yokken ölümün gelip onları götürdüğünü düşün! Şimdi mezardaki şekillerin nasıl olduğunu, a’zâlarının birbirinden nasıl ayrıldığını, etlerini, derilerini, gözlerini ve dillerini böceklerin, kurtların nasıl yediğini, onlar bu hâlde iken, vârislerinin mallarını taksim edip rahat rahat nasıl yediğini, hanımının seni unutup başka koca aradığını, göz önüne getir! Sonra teker teker bütün arkadaşlarını düşün, seyretmekten, gülmekten, gafletten ve onların meşguliyetinden vazgeç! Onlar bu hâlde yirmi seneden fazla kalmadılar ve bunlar için çok sıkıntılar çektiler. Kefeni dokunurken, yıkanırken haberleri yoktu, düşünmelidir. Sonra yine kendi kendine demelidir ki, sen de onlar gibisin, gafletin, hırsın, ahmaklığın, onların gafleti, hırsı, ahmaklığı gibidir. Halbuki sana, onların senden önce gitmesiyle ibret alıp kurtulmak saâdeti verildi. “Ne bahtiyârdır o kimse ki, bir başkasını ona nasîhata gönderirler” buyuruldu.

Böylece elini, ayağını, parmaklarını, gözünü, dilini düşünmeli, birbirinden ayrılacaklarını, böceklere, kurtlara yem olacaklarını göz önüne getirmeli. Mezarda pis kokulu bir leş, çürümüş, birbirinden ayrılmış bir yığın olduğunu hatırlamalıdır. Bu ve bunun gibi sözleri her gün bir saat kendisine söylemelidir. Belki böylece kalbi ölüme karşı uyanık olur. Çünkü zahiren hatırlamak kalbe te’sir etmez. Nitekim insanoğlu her zaman cenâzelerin götürüldüğünü görüyor, ölümü uzaktan seyrediyor ve dâima ölümü böyle seyredeceğini sanıyor. Bir defa kendini ölü görmedi ve görmüyor. Böyle görmek aklına bile gelmiyor. Bunun için Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi vesselam) Eshâbına hitâb edip: “Doğru söyleyin, bizim üzerimize bu ölümü yazmadılar mı? Doğru söyleyin, götürülen bu cenâzeler çabuk dönen misafir midirler? Onları toprağa koyarız, mîrâslarını yeriz, kendimizin onlar gibi olacağımızı aklımıza getirmeyiz” buyurdu. Ölümü hatırlamamanın en büyük sebebi tûl-i emeldir (uzun emellere kapılmaktır). Bütün kötülüklerin başı budur.

Kalbinden çok yaşayacağını, hayatta çok kalacağını düşünen kimse öleceğini düşünmez, öbür dünyâ için bir iş yapmaz. O kendi kendine der ki, önümüzde daha çok zaman var, istediğin zaman yaparsın. Şimdi rahatına bak. Ölümü yakın gören ise, her ân onun hazırlığı ile meşgul olur. Bu, bütün saâdetlerin başıdır. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) Abdullah bin Ömer’e (r.anhümâ) buyurdu ki: “Sabahleyin kalkınca kendine akşama kadar yaşayacağım deme. Sağ iken ölüm için hazırlık yap. Sağlam iken hastalık için hazırlık yap, çünkü yarın Allahü teâlânın katında isminin ne olacağını (Cennetlik mi, Cehennemlik mi olacağını) bilemezsin!” Yine buyurdu: “İki hasletten korktuğum kadar sizin için hiçbir şeyden korkmam: Arzularınıza uymanız ve uzun yaşamak ümidinde bulunmanız.” Üsâme (rahmetullahi aleyh) bir ay sonra vermek üzere birşey ödünç aldı. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) “Üsâme’ye şaşılır ki, bir ay sonra vermek üzere birşey satın aldı. Bu kadar uzun zaman yaşayacağı ümidindedir. Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, gözlerimi kapayacağım zaman, göz kapaklarımın birbirine gelmeden ve gözümü açacağım zaman, göz kapaklarımın birbirinden ayrılmadan öleceğimi sanıyorum. Ağzıma koyduğum bir lokmanın ölüm sebebiyle boğazımda kalmayacağını bir kere düşünmemiş değilim” buyurdu. Sonra buyurdu: “Ey insanlar! Aklınız varsa kendinizi ölü kabul ediniz. Nefsim yed-i kudretinde olan Allahü teâlâya yemin ederim ki, sizin için va’dolunan elbette gelecektir. Ondan kurtulamazsınız.” Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) küçük abdest bozunca arkasından hemen teyemmüm ederdi. Su yakındır dediklerinde: “O zamana kadar yaşayacağımı bilmiyorum” buyurdu. Abdullah ibni Mes’ûd (rahmetullahi aleyh) diyor ki: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) bir kare çizdi. İçerisinde doğru bir çizgi, her iki tarafında, balık sırtı gibi girintili çıkıntılı küçük çizgiler çizdi ve buyurdu ki: “Bu karenin içerisindeki bir insandır. Etrafında bulunan bu kare eceldir. Onu kuşatmıştır, ondan kurtulamaz. İki tarafındaki küçük çizgiler yolundaki âfet ve belâlardır. Birinden kurtulursa, diğerinden kurtulamaz. Sonra düşer, bu düşüş ölüm düşüşüdür. Karenin dış çizgisi onun emel ve ümitleridir. Dâima Allahü teâlanın ilminde, ölümünden sonra olacak işleri düşünür.” Yine buyurdu: “İnsan her gün biraz daha ihtiyarlıyor, fakat iki şeyi gençleşiyor: Mal hırsı ve yaşamak arzusu.” Rivâyet edildi ki: Îsâ aleyhisselâm bir ihtiyar gördü, elinde sabanı, tarlada çalışıyordu. Yâ Rabbî, onun kalbinden emeli çıkar, diye dua etti. Saban elinden düştü ve uyudu. Bir müddet geçince: Yâ Rabbî emelini ona ver, dedi. İhtiyar, kalkıp işine devam etti. İsâ aleyhisselâm, hayrola ne oldu, buyurdu. İhtiyar, kalbime geldi ki, niçin böyle çalışırsın? İhtiyarladın, bugün yarın öleceksin, sabanı bıraktım. Sonra yine kalbime geldi ki, ölünceye kadar yemek lâzımdır. Tekrar kalktım. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) buyurdu ki: “Cennet’e gitmek ister misiniz?” İsteriz dediler. “Kısa emelli olun, ölümü dâima göz önüne getirin ve Allahü teâlâdan nasıl hayâ edilecek ise öyle hayâ ediniz.” Rey şehrinden bir ihtiyar, bir kimseye mektup yazdı ve dedi ki: “Dünyâ Rüyadır, âhıret uyanıklıktır. Arada ölüm vardır. Bizim içinde bulunduğumuz hâl, dağınık boş rüyalardır vesselam.”

İnsanın kalbinden çok yaşamayı geçirmesi iki sebepledir. Biri cahillik, ikincisi dünyâ sevgisidir. Dünyâ sevgisi gâlib olunca, ölüm sevdiği şeyi ondan alır. Bunun için ölmeyi sevmez. Kendine uygun bulmaz. İnsan kendine uygun bulmadığı şeyi, kendinden uzaklaştırmak ister. Kendini yemeye, içmeye, eğlenmeye ve oyuna verir. Hepsi kendi kalbinde, kendi arzusuna uygun bir şekil alır. Böylece dâima yaşamak, para sahibi olmak, hanımını, çocuklarını ve dünyalık elde etme sebeplerini aklından geçirir. Hepsinin yerinde olmasını ister. Bu arzularına aykırı olan ölümü unutur. Hatırına gelse de, yarın yaparım der ve: Önümüzde çok zaman var, ölüm için hazırlık da yapılır, düşünür. Yaşı ilerledikçe biraz daha sabret, ihtiyarlayınca yaparsın der. İhtiyarlayınca şu binaları da yapayım, bu çocukların da ihtiyaçlarını temin edeyim, onları kimseye muhtaç etmiyeyim. Kalbimin geçim sıkıntısından kurtulması için şu tarlalarımı da sulayayım. Ancak bundan sonra ibâdetten lezzet alırım, der. Bunun gibi dâima te’hir eder. Her meşguliyetten on meşguliyet doğar. O ahmak, dünyâdan asla kurtulamayacağını bilmez; boş vakit bulacağını sanır, böylece her gün te’hir eder. Nihayet ölüm gelir, hasret ve üzüntüyle gider. Bunun içindir ki, Cehennem’de bağıranların çoğu bu te’hir edenlerdir. Bunun esâsı dünyâ sevgisidir. Ve ölümü hatırlamamaktır. Nitekim Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) buyurdu. “Kimi ve neyi seversen sev birgün ayrılacaksın.”

Cahillik şöyledir ki; gençliğine güvenir ve şunu bilmez ki, ihtiyarlayıp ölünceye kadar binlerce çocuk ve gençler ölüyor. Şehirde ihtiyarların sayısı pek az oluyor. Çünkü çoğu ihtiyârlamadan ölüyor. Diğer bir sebebi de vücûdu sağlam iken aniden gelen ölümü uzak görür. Aniden gelen ölümün, nâdir olduğunu bilse de, hastalığın aniden geldiğinin nâdir olmadığını bilmez. Çünkü bütün hastalıklar aniden gelir. Hastalık gelince hastalığa bağlı ölüm nâdir sayılmaz. O hâlde dâima ölümü güneş gibi göz önünde tutmak lâzımdır. Önüne bir bulut getirip dâima gölgede kalmamalıdır.

Tûl-i emelden (Zevk ve sefa sürmek için çok yaşamayı istemekten) kurtulmanın çâresi, sebeplerini gidermektir. Sebepleri anlaşıldı. O hâlde bunları gidermeye uğraşmalıdır. Dünyâ sevgisinden kurtulmanın çâresini, dünyâ sevgisi kısmında anlattık. Velhâsıl dünyâyı bilen, dünyâyı tanıyan onu sevmez. Çünkü lezzetlerinin birkaç günlük olduğunu, ölümle elden çıkacağını bilir. İçinde yaşadığı zamana bakınca, bulanık ve sıkıntılı olduğunu, hiç kimsenin bunlardan kurtulmadığını anlar. Âhıretin uzunluğunu, ömrünün kısalığını düşünen kimse, âhıreti verip dünyâyı satın almanın, rüyadaki bir gümüşü, uyanıklıktaki altından çok sevmesi gibidir. Çünkü dünyâ rüya gibidir. Hadîs-i şerîfte: “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” buyuruldu. Cahilliği gidermenin çâresi, temiz düşünmek ve hakîkî ma’rifetle olur. Bu da ölümün kendi elinde olmadığını bilmek, ne zaman geleceğini bilmediğini düşünmek, gençliğine ve diğer şeylere güvenmemekle elde edilir.

İnsanlar tûl-i emelde farklıdırlar. Bazısı devamlı dünyâda kalmak ister. Nitekim Allahü teâlâ meâlen; “Onlardan biri bin sene yaşasaydım ne olurdu der” buyurdu (Bekara-96). Ba’zısı ihtiyârlayıncaya kadar yaşamak ister, ba’zısı da bir seneden fazla yaşamayı düşünmez, bir sene sonrası için hazırlıkta bulunmaz. Bazısı da bir günden fazla yaşamayı ümîd etmez, ertesi günü aklına getirmez. Nitekim Îsâ aleyhisselâm buyurdu: “Yarınki gün için üzülmeyin. Yaşarsanız rızkınız da devam eder. Yaşamazsanız yarınki gün için niye üzülmüş olacaksınız.?” Ba’zısı da bir saatten, bir ândan fazlasını düşünmez. Nitekim Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) küçük abdest bozunca, suyun yanına gidinceye kadar yaşayıp yaşamayacağımı bilmem buyurup, teyemmüm eylerdi. Ba’zısı da ölümü dâima gözünün önünde bulundurur, hiç unutmaz. Nitekim Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) Muâz bin Cebel’e (rahmetullahi aleyh) îmânın hakikatini sorduğu zaman, bir adımımı atınca, diğerini atacağımı düşünemiyorum, dedi.

Velhâsıl insanlar tûl-i emelde farklıdırlar. Bir ay yaşamak isteyen, kırk gün yaşamak istiyenden daha fazîletlidir. Bunun te’siri işlerinde belli olur. Bir kimsenin uzakta iki kardeşi olsa, biri bir aya kadar, diğeri de bir seneye kadar gelecek olsa, önce bir ay sonra gelecek olan kardeşi için hazırlık yapıp, diğerini te’hir eder. Herkes kendini kısa emelli sanır. Kısa emelli olmanın alâmeti, amel etmeye başlamak, bunun için çok acele etmek ve kendisine verilen bir nefeslik zamanın kıymetini bilmekle olur. Nitekim Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam): “Beş şeyden evvel, beş şeyin kıymetini biliniz: İhtiyarlamadan önce gençliğin, hasta olmadan önce sıhhatin, fakir olmadan önce zenginliğin, meşguliyetten önce boş zamanın ve ölmeden önce hayâtın kıymetini biliniz” buyurdu. Yine buyurdu: “İki ni’met vardır ki, insanların çoğu bunda aldanmıştır: Sıhhat ve boş zaman.” Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi vesselam) Eshâbında gaflet eseri görseydi, aralarında: “Ölüm geldi ve götürdü, kimini şakî, kimini sa’îd” diye söylettirirdi. Huzeyfe (rahmetullahi aleyh) diyor ki: Hiç birgün yoktu ki, sabahleyin bir kimse yüksek sesle bağırıp: “Ey insanlar, göç için hazırlanın” dememiş olsun. Ebû Mûsâ el-Eş’arî, ömrünün sonunda çok mücâhede eyledi. Biraz daha az yapsanız ne olur? dediklerinde: Yarış atları bütün gayretlerini sahanın sonunda gösterirler. Bu zaman, benim ömür meydanımın sonudur. Çünkü ölüm yaklaştı. Bu gayret ve çalışmamdan kat’iyyen dönmem buyurdu.

Can çekişme hâli: Bir kimsenin önünde sekerât-ı mevtten ve can vermenin şiddetinden başka birşey olmasa, aklı varsa, onun korkusundan, dünyâda hiçbir şeyden lezzet almaması gerekirdi. Zîrâ, bir haydudun kapısından içeri gireceğini ve kendisini bir topuz ile vurup öldüreceğini düşünse, bunun korkusundan yemek ve uyumaktan lezzet alamaz. Belki yemeye iştahı olmaz, uyumak istese uykusu gelmez. Melek-ül-mevtin (can alıcı meleğin) gelmesi ve canını alması yakındır. Bu ise haydudların topuzlarından daha korkunç ve müdhiştir. Fakat gelmeyince bunu anlamaz. Can verme acısı şöyledir ki; bütün büyükler söz birliğiyle buyuruyorlar: Bir kimseyi kılıçla parçalamaktan veya vücûdunu ortadan ikiye bölmekten daha zor ve şiddetlidir. Yaranın acımasının sebebi, yara olan yerden ruhun haberi olmasıdır. Kılıç darbelerinin yara yanında ruha ne derece ızdırap vereceği açıkça anlaşılmaktadır. Ateşin acısının çok olması, bütün parçalara sirayet etmesindendir. Canın çıkması öyle bir acıdır ki, ruhun kendinde meydana geliyor ve bütün varlığına işliyor. Can verenin o ânda susması, dayanamadığı, takati olmadığı içindir. Çünkü onun şiddetinden dil söylemez olur. Akıl kendini kaybeder, fakat bunu tadan bilir. Veyahut tatmadan önce peygamberlik nuru ile gören bilir. Nitekim Îsâ aleyhisselâm buyurdu ki: Ey havârîler, dua ediniz. Allahü teâlâ can vermemi kolaylaştırsın. Ölümden o kadar korkuyorum ki, korkumdan öleceğim. Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi vesselam) mübarek ruhunu teslim ederken: “Yâ Rabbî, can vermenin şiddetini Muhammed’e (aleyhisselâm) kolay eyle” diye dua etti. Âişe (r.anhâ) buyuruyor ki: Can çıkmanın kolay olacağına ümidim yoktur. Çünkü Resûlullahın (sallallahu aleyhi vesselam) nasıl zor can verdiğini gördüm. O zaman buyurdu ki: “Bu can, kemikler ve sinirlerimin arasından çekilip çıkıyor. Yâ Rabbî, bu elemi bana kolay eyle.”

Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) ölüm acısını anlatırdı ve buyururdu ki: “Ölüm acısı, herbiri insanı öldüren üçyüz kılıç darbesi gibidir.” Yine buyurdu: “Ölümlerin en kolayı, yünün içerisinden çekilen dikenler gibi olup, onun gibi kolaylıkla çıkmaz.” Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi vesselam) bir hastanın yanına gitti. Hasta ölüm hâlinde idi: “Ne hâlde olduğunu ben bilirim. Bedeninde hiçbir damar yoktur ki, ayrı bir acı içerisinde olmasın” buyurdu. Ali (rahmetullahi aleyh), “Düşmanlarla ölünceye kadar harbediniz. Bin kılıç darbesi, bana can çıkmaktan daha kolaydır” buyurdu. Benî Îsrâil peygamberlerinden birkaçı bir kabristana gittiler. Ölülerden birinin dirilmesi için Allahü teâlâya dua eylediler. Birisi dirilip kalktı ve: Ey insanlar, benden ne istiyorsunuz! Öleli elli sene oldu, hâlâ can verme acısını unutmadım! dedi. Rivâyet edildi ki, bir mü’minin kendi ameli ile kavuştuğu derecelerin üstünde kavuşmadığı dereceler vardır. Canının zor çıkması, bu derecelere kavuşmasına sebep olur. İyilik yapmış olan bir kâfirin, hiç bir alacağı kalmasın diye, canının alınması kolay olur. Haberde bildirildi ki: Mûsâ aleyhisselâm vefat ederken Allahü teâlâ, ölümü kendinde nasıl buluyorsun? dedi. Diri diri kebâb edilen bir kuş gibi, ne uçabilir, ne de ölebilir. Çok dikenli bir dalı bir kimsenin elbisesinin içerisine soksalar ve her bir diken bir damara takılsa ve kuvvetli bir kimse o dikeni çekse, ölürken can vermek buna benzer, dedi.

Can verme acısı: Ölüm acısından önce üç korkunç musibet vardır. Birincisi, can alıcı meleği görmesidir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “İbrâhim aleyhisselâm can alıcı meleğe, günahkârların canını aldığın şekilde seni görmek isterim, deyince, melek: Dayanamazsın, dedi. Olsun istiyorum, dedi. Kendini o surette gösterdi: Siyah yüzlü, tüyleri diken diken, siyah elbiseler giymiş, burnundan ve ağzından ateşler çıkıyordu. İbrâhim aleyhisselâm kendinden geçip, düştü. Kendine gelince meleği kendi şeklinde gördü ve ey can alıcı melek, bir günahkâr senin bu şeklini gördükten sonra birşey görmese ona yeter! dedi.” İyi amel işleyen, Allahü teâlâya itaat eden kullar için bu korku yoktur. O meleği, en güzel bir şekilde görürler. Onun güzel yüzüne bakmaktan başka rahatlık bilmezler.

Süleymân aleyhisselâm can alıcı meleğe, insanlar arasında neden aynı davranmıyorsun? Birini çabuk götürüyor, diğerini bekletiyorsun, deyince: Bu benim elimde değildir. Hepsi için elime ayrı ayrı bir sahife veriliyor. Emrolunduğum gibi yapıyorum, dedi. Veheb bin Menbe diyor ki: Pâdişâhın biri birgün ata binmek istedi, elbise giyecekti. Yüz çeşit elbise getirdiler, hiç birini beğenmedi. İçlerinden en iyisini giydi. Birkaç at getirdiler, en güzeline bindi. Arkasında bir süvâri birliği ile dışarı çıktı. Kibrinden, gururundan kimseye bakmıyordu. Can alıcı melek bir fakîr şeklinde, yırtık elbiselerle önüne çıktı, selâm verdi, selâmını almadı. Atının dizginlerini tuttu. Elini çek, ne yaptığını bilmez bir deli misin? dedi. Benim bir işim var, dedi. Bekle attan ineyim, dedi. Hayır şu ânda, dedi. Peki söyle bakalım, dedi. Ağzını kulağına yaklaştırdı ve ben can alıcı meleğim. Şu ânda canını almak için geldim, dedi. Pâdişâhın rengi attı! Müsâade et eve gideyim; karıma, çocuklarıma veda edeyim dedi. Mühlet vermedi, hemen canını aldı. Pâdişâh attan düştü. Melek-ül-mevt (can alıcı melek) oradan gitti. Bir mü’min gördü, sana bir sözüm var, dedi. Nedir? diye sordu. Ben Melek-ül-mevt’im, dedi. Hoş geldin, geç mi kaldın? Senin yolunu gözlüyordum, bana gelenler içerisinde senden çok sevdiğim yoktur. Hemen canımı al, dedi. Önce işini bitir buyurdu. Benim Allahü teâlâya kavuşmaktan başka mühim hiçbir işim yoktur. Şimdi istediğin gibi canımı al, dedi. Amma bekle abdest alayım, namaza durayım, başım secdede iken canımı al, dedi. Melek de dediği gibi yaptı. Veheb bin Menbe buyurdu ki: Şân ve şöhret sahibi meşhur bir pâdişâh vardı. Melek-ül-mevt canını alıp, göğe çıkınca melekler kendisine: Can alırken kimseye acıdığın oldu mu? dediler. Dedi ki, çölde bir kadın hâmile idi. Çocuk doğurdu, bana annesinin canını almam emredildi. Annesinin canını aldım. Çocuğu öylece bıraktım. Annesinin garibliğine ve o çocuğun yalnız kalıp zayi olmasına acıdım. Bu pâdişâhı gördün mü, yeryüzünde onun gibi kimse yoktu, dediler. Gördüm, dedi. İşte o, sahrada bıraktığın çocuk idi, dediler. Her şeyden münezzeh olan Allahü teâlâ çok lutfedicidir, dilediğini yapar, dedi. Hadîs-i şerîfte bildirildi ki: “Şa’bân ayının onbeşinci gecesi (berât gecesi) Melek-ül-mevt’in eline bir defter verilir. O sene içerisinde öleceklerin isimleri orada yazılmıştır. Kimi ibâdet eder, kimi evlenir, kimi kavga eder; halbuki, isimleri ölüler defterine geçmiştir.” A’meş diyor ki: Melek-ül-mevt, Süleymân aleyhisselâmın yanına geldi. Acele ile hizmetçilerinden birine baktı. Dışarı çıkınca o hizmetçi, bu adam kimdir ki dikkatli dikkatli bana baktı? diye sordu. Melek-ül-mevt’tir (can alıcı melektir), buyurdu. Belki de benim canımı alacak, rüzgâra emret, beni Hindistan’a götürsün. O buraya gelince beni bulamasın, dedi. Süleymân aleyhisselâm dediğini yaptı. Melek geri gelince, Süleymân aleyhisselâm benim o hizmetçime dikkatli dikkatli bakmanızın sebebi ne idi? diye sordu. Bana şu ânda onun canını Hindistan’da alacaksın, dediler. O burada duruyordu, dedi. Bir ânda Hindistan’a nasıl gidecek, dedim? Oraya gidince onu orada buldum. Hayret ettim. Bu hikâyeyi anlatmamızın sebebi, can alıcı meleği görmekten kurtuluş olmadığını bildirmektir.

İkincisi, herkese gösterilen iki meleği görmektir. Hadîs-i şerîfte geldi ki, ölümün sonunda iki melek de ona görünür. Eğer mutî ise ona: Allahü teâlâ sana iyi karşılıklar versin, bizim yanımızda çok iyi ameller işledin, bizi rahata kavuşturdun, derler. Eğer âsî ise: Allah, sana iyilik vermesin, bizim yanımızda çok kötülük ve günah işledin derler, bu ânda ölünün gözü göğe dikilir.

Üçüncüsü, Cennet’teki veya Cehennem’deki yerini görür. Çünkü, can alıcı melek kendisine, ey Allah’ın sevgili kulu, müjde sana, Cennetliksin, der. Âsîlere ise: Ey Allah’ın düşmanı, Cehennem sana müjde olsun, der. Bunun acısı can çıkma acısını bastırır. Bundan Allahü teâlâya sığınırız. Bunlar dünyâda gördüğü hâllerdir ve bunlar, mezarda ve ondan sonra göreceklerinin yanında çok az kalır.

Mezarda ölünün hâli: Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi vesselam) buyurdu ki: “Ölüyü mezara koyduklarında mezar der ki: Yazıklar olsun sana ey insanoğlu, ben var iken neye gururlandın? Benim sıkıntı ve karanlık ve yalnız ve böceklerle, kurtlarla dolu bir yer olduğumu bilmiyor muydun? Üzerimden geçerken bir ayağın geride, bir ayağın ileride şaşkınca durduğun zaman neye aldanmıştın? Eğer o kimse sâlihlerden ise, bir ses der ki: Ey mezar! Neler söylüyorsun, o doğruluk üzere idi, emr-i ma’rûf, nehy-i münker yapardı. Ona elbette yeşil bahçeler hazırladım. Sonra bedeni nûra çevrilir, rûhu göğe çıkarılır. Rivâyet edildi ki, ölüyü mezara koyarlar ve azâb ederler. Komşuları bağırıp, ey kötü kişi, sen bizden geç kaldın. Biz buraya daha önce geldik. Niçin bizden ibret almadın. Bizim gittiğimizi ve amellerimizin kesildiğini görmedin mi? Sen daha bir müddet yaşadın. Bizim kaçırdığımızı kendin için niye tedârik etmedin. Bunun gibi, yeryüzünün her köşesi feryâd edip der ki: Ey dünyâya aldananlar, niçin bizden önce gidenlerden ve sizin gibi dünyâya aldananlardan ibret almazsınız. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “İyi bir kul mezara konunca, iyi amelleri etrafını sarar, onu muhafaza ederler. Azâb melekleri ayak tarafından gelince, namaz karşılarına çıkar ve Allah için çok kıyamda durmuştur, derler. Baş ucundan gelince, oruç karşılarına çıkar. Dünyâda çok susuzluk çekti, der. Bedeni tarafından gelince, hac ve Allah yolunda yaptığı cihâd karşılarına çıkar ve hayır bu beden çok eziyet çekmiştir, derler. Eli tarafından gelince, verdiği sadakalar der ki, buna dokunmayın. Bu el ile çok sadakalar vermiştir. Melekler, çok güzel, mübarek olsun derler ve geri dönerler ve rahmet melekleri gelirler. Ona Cennet’ten bir yatak getirir ve yayarlar. Mezar ona gözünün görebildiği kadar geniş ve ferah olur. Cennet’ten bir kandil getirip, kıyâmete kadar onun nuru altında durur.” Abdullah bin Übeyd (rahmetullahi aleyh) şöyle rivâyet etmiştir: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) buyurdu ki: “Ölüyü kabre koyarlar, cenâzesinin ardından gelenlerin ayak seslerini duyar. Mezardan başka onunla konuşan olmaz. Mezar der ki, benim nasıl olduğumdan ve bendeki korku ve sıkıntılardan sana söylenilenler azdır. Benim için ne hazırladın?”

Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) buyurdu ki: “Kul ölünce yanına iki siyah ve gök yüzlü melek gelir. Birine Münker, diğerine Nekîr denir. Peygamber hakkında ne dersin, derler. Eğer mü’min ise Allahü teâlânın kulu ve Resûlüdür, şehâdet ederim ki, Allahü teâlâ birdir. Muhammed aleyhisselâm Onun Resûlüdür, der. Mezarını enine boyuna yetmiş arşın büyültürler. Nûr ile doldururlar. Bir gelin gibi neş’eli uyu, seni en çok sevdiğinden başka hiçbir şey uyandırmaz, derler. Münafık ise bu suâle, bilmiyorum, insanlardan işittim, bir şeyler söylediler, ben de söylerdim, der. Bunun üzerine toprağa, onu sıkıştır, denir. Kaburga kemikleri birbirine geçer, böylece azâb içinde kalır.” Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) hazret-i Ömer’e (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: “Yâ Ömer, kendini nasıl görüyorsun? Ölünce sana eni bir arşın, boyu dört arşın bir mezar kazarlar, sonra seni yıkarlar, kefenlerler, mezara koyarlar, sonra doluncaya kadar toprak doldururlar ve dönüp giderler. Münker ve Nekîr gelir. Sesleri gök gürültüsü gibi, gözleri şimşek gibi, sakallarını yere sürerler, dişleriyle mezarını eşerler, seni hareket ettirirler.” Hazret-i Ömer (rahmetullahi aleyh); Yâ Resûlallah (sallallahu aleyhi vesselam), o zaman aklım başımda mı olur? diye sordu. “Evet” buyurdu. Öyleyse korkmam, onlara yeterim, dedi. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: “Kâfire mezarda iki azâb meleği musallat ederler. İkisi de kör ve sağır olup, her birinin de elinde demirden, develerin su içtiği kovalar gibi, topuzlar bulunur. Kıyâmete kadar onu döverler. Gözleri yoktur ki, halini görüp acısınlar, kulakları duymaz ki, acı feryâdlarını işitsinler.” Hazret-i Âişe (r.anhâ) diyor ki: Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) buyurdu ki: “Kabir sıkması vardır, ölüyü sıkar. Ondan bir kişi kurtulsa idi Sa’id bin Muâz kurtulurdu.” Enes (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: Resûlullahın (sallallahu aleyhi vesselam) kızı Zeyneb (r.anhâ) vefat etti. Onu mezara koydu, mübarek yüzü çok sarardı. Mezardan çıkınca yüzü tekrar eski hâline geldi. Yâ Resûlallah (sallallahu aleyhi vesselam), bu ne hâldir? dedim. “Kabir sıkmasını ve kabir azâbını hatırladım, ona bunların çok az olacağını bana bildirdiler. Bu az kabir sıkması ile beraber, onun feryadını bütün âlem duydu” buyurdu. Yine buyurdu ki: “Kâfirin mezardaki azâbı, doksan dokuz ejderha iledir. Ejderhanın ne olduğunu bilir misin? Her birinin doksan dokuz başı olan doksan dokuz yılandırlar. Onu sokarlar, emerler ve üflerler. Kıyâmete kadar böyle devam eder.” Yine buyurdu: “Mezar, âhıret yolculuğunun ilk konağıdır. Bu kolay olursa sonrakiler daha kolay olur. Zor olursa sonrakiler daha zor ve çetin olur.”

Bundan sonra olanların birincisi sûr’a üflendiği zamanki korkudur. Sonra kıyâmet günü korkusu. Onun uzunluğu, sıcaklığı çok ve şiddetlidir. Sonra hesâb ve günahlardan sorulma korkusudur. Daha sonra amel defterlerinin sağdan veya soldan verilme korkusudur. Sonra amel defterlerinde görünen kabahat ve kötülüklerin korkusudur. Sonra terazinin sevâb kefesi mi, yoksa günah kefesi mi ağır gelecek korkusudur. Sonra hakları yenen mazlumların ve onlar için verilecek cevâb korkusudur. Sonra Sırat, sonra Cehennem, zebaniler, bukağılar, zincirler, zakkum, yılan, akrebler korkusudur.

Kötü akıbet (sû-i hâteme): Korkanların çoğu akıbetinin kötü olmasından korkmuşlardır. Çünkü insanın kalbi değişebilir. Ölüm zamanı müdhiş bir zamandır. O vakitte kalbin neye karar kılacağı bilinemez. Hattâ âriflerden biri şöyle der: “Bir kimsenin elli sene îmân üzere olduğunu bilsem, yanımdan bir duvarın arkasına gitmek kadar uzaklaşsa, îmân üzere olduğuna şâhidlik edemem! Çünkü kalb hâli değişebilir ve neye döndüğünü bilemem.” Bir başkası da demiştir ki: “Evin kapısında şehîd olmayı mı, yoksa odanın kapısında müslüman olarak ölmeyi mi seversin deseler, odanın kapısında ölmeyi isterim. Çünkü evin kapısına çıkıncaya kadar İslâm üzere kalacağımı bilemem.” Ebüdderdâ (rahmetullahi aleyh) yemîn ederek buyurdu ki: “Hiç kimse, îmânın ölüm zamanında geri alınmayacağına emin olamaz.” Sehl-i Tüsteri buyurur ki, sıddîklar her nefeste sû-i hâtemeden korkarlar. Süfyân-ı Sevrî (rahmetullahi aleyh) ölüm zamanında inledi ve ağladı. Allahü teâlânın affının senin günâhından büyük olduğunu bilmez misin? dediler. “Tevhîd üzere (îmânla) gideceğimi bilsem, dağlar kadar günâhım olsa yine korkmam” buyurdu. Büyüklerden biri vasiyet eyledi ve elinde olan şeyi bir kimseye verdi ve: Îmânla ölmenin nişanı şöyle şöyledir. O nişanları görünce, bu para ile, şeker ve badem içi satın al ve şehirdeki çocuklara dağıt ve bugün filânın sevinç günü, saâdete erdiği gündür de! Eğer bunu görmezsen, insanlara söyle namazımı kılmasınlar, benimle meşgul olmasınlar. Hiç olmazsa öldükten sonra mürâi olmayayım” dedi. Sehl-i Tüsterî buyurdu ki, mürîd, günâha düşmekten korkar, ârif ise küfre düşmekten korkar. Îsâ aleyhisselâm havarilerine: “Siz günahtan korkarsınız; biz peygamberler küfürden korkarız” buyurdu. Peygamberlerden biri, açlık, susuzluk, elbisesizlik ve daha birçok sıkıntılara mübtelâ oldu. Bu hâl senelerce sürdü. Nihayet Allahü teâlâya inliyerek yalvardı. Allahü teâlâ: “Kalbini küfürden koruyorum, buna râzı olmuyorsun da, hâlâ dünyâyı mı istiyorsun?” buyurdu. Yâ Rabbî, tövbe ettim, râzı oldum, deyip dünyalık istediği için başına toprak saçtı. Sû-i hâtemenin işaretlerinden biri nifaktır. Bunun için Eshâb-ı kirâm kendileri için dâimâ nifaktan korkarlardı. Hasen-i Basrî (rahmetullahi aleyh) buyurur: “Bende nifak olmadığını bilseydim, bunu yeryüzünde olan herşeyden daha çok severdim.” Yine buyurdu: “İçin dışa, kalbin dile uymaması nifaktandır.”

Herkesin korktuğu sû-i hâteme, ölüm zamanında îmânının alınması demektir. Ya’nî îmânsız gitmektir. Bunun çok sebepleri vardır. Bunun ilmi örtülüdür. Fakat bu kitapta söylenebilecek kadarı iki sebeptendir. Birincisi: Bir kimsenin batıl bir bid’ate i’tikâd etmesi, inanması ve ömrünü bu i’tikâd üzere geçirmesidir. Bunun hatâ olabileceğini düşünmez. Ölüm yaklaşınca, iş açığa vurulur. Hattâ hatâsı kendine gösterilir. Bu sebeple, sâhib olduğu diğer i’tikâdlarda da şübheye düşmüş olur. Çünkü i’tikâdına i’timâdı kalmaz ve şüphe üzere gider. Bu tehlike bid’at sahibi içindir. Vera’ ve zühd sahibi olsa da, kelâm ve delil yolunu tutan da böyledir. Derin düşünmeyenler ve doğru yolda olup, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde bildirildiği üzere zâhirde müslüman olanlar, bundan (son nefeste îmânsız gitmekten) emindirler. Bunun için Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) buyurdu ki: “İhtiyar kadınların dîni gibi, dîniniz olsun.” Ve: “Cennet’tekilerin çoğu derin düşünmeyenlerdir” buyurdu. Din büyükleri bunun için, kelâmdan, bahis tutmadan ve işlerin hakikatini incelemekten men etmişlerdir. Çünkü herkesin buna gücü yetemeyeceğini ve bid’ate düşeceklerini bilmişlerdi. İkinci sebep: Aslında îmânın zayıf olması, dünyâ sevgisinin çok ve Allah sevgisinin az olmasıdır. Ölüm zamanında bütün arzu ve şehvetlerinin kendisinden alındığını, dünyâdan kahır ile çıkarıldığını ve istemediği yere götürüleceğini görür ve kendisine böyle yapıldığını görünce, kötü düşüncesi artar, o az sevgi de kalmaz. Tıpkı çocuğunu az seven bir babanın, çocuğundan çok sevdiği bir şeyi bu çocuğu alırsa, çocuğuna düşman olması gibi olup, eskiden olan o az sevgisi de kalmaz. Bunun için şehidlik mertebesi büyüktür. Çünkü o ânda dünyâ gözünden kalkmış, Allah sevgisi kalbini kaplamış, gönlü ölmeye hazırlanmıştır. Böyle bir zamanda gelen ölüm büyük bir kazançtır. Zîrâ böyle bir hâl çabuk değişir, kalb her zaman o güzel hâlde kalmaz. O hâlde kalbinde Allahü teâlânın sevgisi herşeyden kuvvetli olan kimseyi, bu sevgi, kendini bütün varlığı ile dünyâya vermekten men eder. O bu tehlikeden daha emîn olur. Ölüm zamanı gelince, sevgiliyi görmek zamanının geldiğini bilir, ölümü hakîr görmez. Allah sevgisi daha da artar, dünyâ sevgisi büsbütün yok olur. Bu hüsn-i hâtemenin, îmânla gitmenin alâmetidir. Bu tehlikeden uzak olmak istiyen, bid’atten, uzak olmalıdır. Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde olanlara inanır, anladığını kabul eder, anlamadığı için doğrudur der ve hepsine inanır. Allah sevgisinin kendini kaplamasına, dünyâ sevgisinin azalmasına uğraşır. Bu da ancak, dînin hududunu gözetmekle olur. Böylece dünyâ kendisine aşağı gelir ve ondan kaçar. Buna mukabil, Allah sevgisi kalbinde kuvvetlenir. Dâima Onu zikreder, Ondan konuşur. Dünyâyı sevenlerle değil, Onu sevenlerle sohbet ve arkadaşlık eder. Demek ki, dünyâ sevgisi gâlib olunca tehlike başlamış demektir. Nitekim Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Ey Muhammed, Hicreti terk edenlere de ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, kabileniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesaddan korka geldiğiniz bir ticâret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size Allah’tan, Onun Peygamberinden ve Onun yolundaki bir cihâddan daha sevgili ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleye durun. Allah fâsıklar güruhunu hidâyete erdirmez” buyuruldu (Tevbe-24).

Bil ki, din makamlarının birincisi yakîn ve ma’rifettir. Ma’rifetten korku; korkudan zühd, sabır, tövbe, sıdk, ihlâs, zikre ve fikre devam doğar. Bundan da üns ve muhabbet hâsıl olur. Muhabbet makamı, makamların sonudur. Rızâ, tevfîz (her işi Allah’a bırakma) ve şevk zâten muhabbete bağlıdırlar. Demek ki, kendini ve Rabbini bilmek demek olan ma’rifet ve yakînden sonraki saâdetin sermâyesi, aslı havftır (korkudur). Ondan sonra olanlar, onsuz olmazlar. Bu havf (Allah korkusu) üç yolla elde edilir:

  1. Kendini ve Rabbini bilen havf (korku) üzere olur.
  2. Havf (korku) sahibi olan kimseler ile sohbet etmek. Gafil olanlardan uzak durmak.
  3. Havf sahibi olanların hâllerini (menkıbelerini) dinlemek veya böyle olan zâtların yazdığı kitapları okumak.

Tövbe etmek: Tövbe; Allahü teâlâya sığınmak, Allahü teâlâya dönmektir. Hiç bir insan tövbenin dışında kalamaz. Çünkü yaratılmasından yok olmasına kadar günah işlememek meleklere mahsustur. Ya’nî melekler hiç günah işlemezler. Hep günah ve isyan içinde olmak, Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymamak şeytana mahsustur, onun hâlidir. Günah işlemekten tövbe etmek ise insanlara mahsustur. Allahü teâlâ bütün insanlara tövbeyi emrediyor ve meâlen; ”Ey mü’minler sizden meydana gelen kusurlardan Allah’a tövbe ve rücû ediniz ki, felah bulup dünyâ ve âhıret saâdetine kavuşasınız” buyurdu (Nûr-31). Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) buyurdu ki: “Güneş batıdan doğmadan önce tövbe edenin tövbesi kabul olur.Yine hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki: “Allahü teâlâ, can boğaza gelinceye kadar tövbeyi kabul eder”, “Allahü teâlâ, gündüz günah işleyip, geceleyin tövbe edenin tövbesini kabul etmekte ve gece günah işleyip, gündüz tövbe edenin tövbesini kabul etmekte kerem sahibidir. Güneş batıdan doğuncaya kadar böyledir”, “Günâhı olmayan hiçbir insan yoktur. Fakat günahkârların en iyisi tövbe edenlerdir”, “Günahtan tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.”

Tövbenin başı ma’rifet ve îmân nurudur. Günahların öldürücü zehir olduğu bu nûr ile görülür. Kendi hâline bakıp bu öldürücü zehirden çok yuttuğunu ve ölmeye yaklaştığını gören kimse, muhakkak pişman olur ve içine bir korku düşer. Aynen zehir içip de, ister istemez pişman olan, üzülen ve korkan kimsenin hâli gibi olur. Bunun için içtiği zehiri kusmaya mi’desinden çıkarmaya çalışır. Bu korku sebebiyle ilâç ve tedavi ister. İşte, şehvetle (nefsin kötü isteklerine uyarak) yapılan işler, içinde zehir olan bal gibi görünür. Çünkü o ânda tatlıdır. Ne olduğu sonunda anlaşılır. Böyle olunca içine bir korku düşer, yaptığına pişman olur. Kendini ölüm tehlikesinde görür; bu korku ve pişmanlık ateşiyle şehvetlerine karşı meylinden ve günahlarından dolayı yanıp üzülür. Şehvet, hasret hâline döner. Hâlini düzeltmeye ve gelecekte bir daha yapmamaya azmeder. Cefâkârlığı bırakıp, vefakâr olur. Bu hareket ve duruşlarını kontrol eder. Önceden oyun ve neş’e ile gaflet içinde idi. Şimdi gözü yaşlı, üzüntülü ve korkuludur. Önceden gafil kimseleri severken, şimdi ma’rifet sahibi olan kimseleri sever. O hâlde tövbe, pişmanlıktır ve aslı (başı) ma’rifet ve îmân nurudur. Neticesi, hâllerini kontrol etmek ve düzeltmek, günahlardan, dîne uymayan şeyleri yapmaktan sakınmak, iyi işler ve itaat yapmaktır. Her zaman tövbeye ihtiyaç vardır. Bunun için Süleymân-ı Dârânî hazretleri buyurdu ki: “Kul, hiçbir şeye ağlamayıp, sâdece bugüne kadar ömrünün boşa geçen zamanları için ağlasa, ölünceye kadar bu üzüntü ona yetişir.” O hâlde, geleceğini de boş şeylerle harcayacak olan kimseye ne denilebilir? Evet, çok kıymetli bir mücevheri olan bunu kaybedince üzülür, ağlar. Bir de kaybettiği için eziyet veya ceza görecekse, daha çok ağlar. Ömürden herbir nefes, ebedî saâdeti ele geçirten bir cevherdir. Bir kimse kendini helâk eden bir günah ve hatâ işleyip, bunu anlayınca ne hâle düşer! Bu öyle bir musibettir ki, üzülmenin fayda vermediği zaman anlaşılır. Meâlen; “Sizden birinize ölüm gelip de, “Ey Rabbim, beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de sadaka versem ve sâlihlerden olsam” demezden önce, size rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah yolunda) harcayın.” (Münâfıkûn-10) buyurulan âyet-i kerîmeyi âlimler şöyle tefsîr etmişlerdir: Kul ölürken can alıcı meleği görür ve ölümün geldiğini anlar. Kalbine derin ve bitmeyen bir üzüntü çöker ve der ki, “Ey Melek-ül-mevt, bana bir gün müddet ver tövbe edeyim, af dileyeyim.”Ölüm meleği der ki, “Önünde nice günler vardı. Bugün ömrün bitti. Hiç kalmadı.” Tövbe etmeden ümitsizlik şerbetini içerse, îmânının aslı sarsılmaya başlar. Eğer, Allah korusun ezelde şakîliğine hükmedilmişse, şüphesiz îmânı tehlikededir ve bedbaht olmuştur. Ezelde de saâdetine hükmedildiyse, îmânının aslı selâmette kalır. Allahü teâlâ meâlen buyurdu ki: “Ölüm ânına kadar kötü amel işleyenlere tövbe fayda vermez, ölümü görünce, şimdi Allah’a sığınayım tövbe edeyim der” (Nisâ-18). Denilmiştir ki, Allahü teâlânın her kul ile iki sırrı vardır. Biri doğduğu zamandır ki, Allahü teâlâ kuluna, “Seni temiz ve düzgün yarattım, emânet olarak sana bir ömür verdim, ölüm zamanına kadar çok dikkat et. Emâneti geri vereceksin” buyurdu. İkincisi ölüm zamanındadır ki, Allahü teâlâ buyurur ki, “Kulum, o emânetle neler yaptın. Koruduysan karşılığını bulursun. Zayi ettiysen, hazır ol ki, Cehennem bekliyor!”

Tövbe, şartlarına uygun yapılırsa kabul edilir. Tövbe ettiğin zaman, kabul edilip edilmeyeceğinden şüphe etme. Tövbenin, şartlarına uygun olup olmadığından şüphe et. İnsanın kalbinin hakikatini, beden ile olan bağlılığını ve alâkasının ne olduğunu Allahü teâlâ ile ilgisinin ne yolda olduğunu bilen ve kendisini bundan alıkoyan sebeplerin neler olduğunu bilen, bu sebebin günah olduğunu ve Allahü teâlâ ile arasındaki perdeyi kaldırma yolunun makbûl tövbe olduğunda şüphesi olmaz. Çünkü insanın kalbi, aslında melekler cevheri cinsinden bir cevherdir. Bir ayna gibidir. Bu âlemin dışına çıkınca ve bu dünyâdan kurtulunca pas tutmaz. İşlenen her bir günah ise, bu aynaya bir leke ve bir kararma yapar. Her iyi amel de, kalb aynasına bir nûr, bir parlaklık verir. Günah ve zulmet lekelerini siler, iyi amellerden hâsıl olan nurlar ve günahlardan hâsıl olan karartılar, kalb aynası üzerine birbiri arkasından gelir. Karartı çok olur ve tövbe ederse, iyi amellerin nurları o karanlığı bastırır, kalb kendi temizliği ve saflığında kalır. Fakat günahlara iyice dalıp, kalb cevheri pas tutar ve bu kir, içine işleyip kalbi temiz kalmazsa, kalb, temizliğine saflığına dönemez. Paslar, aynanın derinliğine işlemiş, ayna gibi olmuştur. Böyle bir kalbden, dil ile tövbe ettim deyip, kalbin bundan habersiz kalmasından başka bir tövbe hâsıl olmaz. Böyle tövbe de kalbe tesir etmez. Kirli elbise sabunla yıkanıp temizlendiği gibi, kalb de iyi amellerin nurlarıyla günah karanlığından temizlenir. Bu sebeple Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) buyurdu ki: “Her kötülükten sonra, bir iyilik yap. Onu mahveder” ve “Göke ulaşacak kadar çok günah işlesen de tövbe ile affolunur.” Yine buyurdu ki: “Kul vardır ki, günahı sebebiyle, Cennet’e girer.” “Nasıl olur?” denildikte, “Bir günah işler ve tövbe eder ve Cennet’e girinceye kadar o günâhı işlediğini unutmaz (pişman olur) buyurdu. Yine buyurdu ki: “Şeytan, keşke onu günâha sokmasaydım, der.” Bir hadîs-i şerîfte de: “Su, elbisenin kirini temizlediği gibi, sevâblar da günahları siler, süpürür.” Yine buyurdu: “Şeytan mel’ûn olduğu zaman, Allahü teâlâya: (İzzetine yemîn ederim ki, canı bedeninde olduğu müddetçe insanın kalbinden dışarı çıkmam) dedi. Allahü teâlâ: (Canı bedeninde olduğu müddetçe tövbesini bağlamam)” buyurdu. Resûlullahın (sallallahu aleyhi vesselam) huzuruna bir Habeşli geldi ve: “Çok günahlar işledim, tövbem kabul olur mu?” dedi. “Kabul edilir” buyurdu. Giderken geri dönüp: “O günahları işlerken Allahü teâlâ beni görüyor muydu?” dedi. “Görüyordu” buyurdu. Habeşli, feryâd etti, düştü ve can verdi. Fudayl bin Iyâd (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: “Allahü teâlâ peygamberlerden (aleyhimüsselâm) birine buyurdu ki: Günahkârlara müjde ver, tövbe ederlerse tövbelerini kabul ederim. Sıddîkları korkut, eğer onlara adaletle iş yaparsam hepsine ceza veririm.” Talk bin Habîb buyurur: “Allahü teâlânın hakkı, yapılabilenden üstündür (daha çoktur). Her sabah tövbe ile kalkınız ve gecede tövbe ile yatınız.” Habîb bin Sabit (rahmetullahi aleyh) buyurur “Günahları kula gösterilir. Bir günâha gelir ki, “Ah, dâima senden korkardım” der. Ondan korktuğu ve pişman olduğu için o günâhı affedilir.” Benî İsrâil’de birinin çok günâhı vardı. Tövbe etmek istedi. Kabul edilip edilmeyeceğini bilemedi. Zamanın en çok ibâdet edenini ona anlattılar, ya’nî gitmesini söylediler. Ona gidip: “Günâhım çoktur. Doksan dokuz kişi öldürdüm. Tövbem kabul olur mu!” diye sordu. Hayır, olmaz dedi. Onu da öldürüp yüze tamamladı. Sonra ona zamanın en âlimini haber verdiler. Gitti ondan sordu, ve: “Yüz adam öldürdüm, tövbem kabul olur mu?” dedi. “Olur, fakat bulunduğun yer fesat yeridir. Başka tarafa gitmelisin. Filân memlekete git, orası iyidir” dedi. Oraya giderken, yolda öldü. Azâb ve rahmet melekleri anlaşamayıp, her biri bize aittir, dediler. Allahü teâlâ, öldüğü yerin ölçülmesini buyurdu. İyi tarafa bir karış daha yakın bulundu. Rahmet melekleri ruhunu götürdüler. Bundan anlaşılıyor ki, günah kefesinde hiç günah bulunmamak şart değildir. Fakat az da olsa, iyilik ve sevâb kefesinin ağır olması lâzımdır ve bununla kurtulabilir.

Tövbenin esâsı, pişmanlık neticesi meydana gelen bir irâdedir. Pişmanlığın alâmeti dâima üzülmek, hasret çekmek, keşke yapmasaydım demek, işi; ağlamak ve yalvarmak üzere olmaktır. Çünkü kendisini helâk oluyor gören nasıl üzülmez, nasıl yanmaz? Eğer çocuğu hasta olsa, bir hıristiyan doktorunun, bu hastalık tehlikelidir ve öldürebilir dediği zaman, babanın kalbine bir ateş ve üzüntü düşeceği bilinmektedir. Hâlbuki kendini çocuğundan çok sevdiğini de bilir. Allahü teâlânın ve Resûlullahın (sallallahu aleyhi vesselam), hıristiyan doktorundan daha doğru sözlü olduğunu da bilir. Âhırette helâk olmak, Cehennem’e gitmek korkusu, ölüm hastalığından daha büyüktür.

Günah işletmeye sebep olmak, hastayı öldürmeye sebep olmaktan daha çok Allahü teâlânın gazâbına sebep olur. Eğer bundan bir korku ve üzüntü doğmuyorsa, îmân, henüz günah âfetlerinden kurtulamamıştır. Bu korku ve üzüntü ateşi ne kadar kuvvetli olursa, günahların keffâretine tesiri de o kadar büyük olur. Çünkü günah sebebiyle kalbe yerleşen karartı ve paslar, üzüntü ve pişmanlık ateşinden başkasıyle temizlenmez. Bu yanma esnasında kalb, saflaşmaya ve incelmeye başlar. Hadîs-i şerîfte: “Tövbe edenlerle oturunuz, onların kalbleri daha ince olur” buyuruldu. Kalb, ne kadar temiz ve saf olursa, günahtan o derece nefret eder ve günahların tatlılığı kalbe acı gelir. Benî İsrâil’den birisinin tövbesinin kabulü ve affedilmesi için o zamanın peygamberi dua etti. Vahiy geldi ki: “İzzetime yemîn ederim ki, bütün göklerde olanlar ona şefâat etseler, o günah onun kalbine tatlı geldiği müddetçe kabul etmem.”

Günah, her ne kadar yaratılış icâbı isteniyorsa da, tövbe eden için zehir katılmış bal gibidir. Bir defa ondan ağzına koyup, büyük sıkıntılar çeken, ikinci defa onu düşününce, ondan nefret etmesinden dolayı tüyleri diken diken olur. O tatlılığını istemek zararı, korkusuyla kalkar. İşte bu acılığı bütün günahlarda bulmak lâzımdır. Çünkü işlediği günâhın zehir olması, Allahü teâlânın o günahtan gadaplanmasıdır. Bütün günahlar da böyledir.

Ne için günâha devam ettiğini ve tövbe etmediğini bilmelidir. Bunun beş sebebi vardır ve herbirinin ayrı ayrı ilâcı vardır:

  1. Âhırete inanmıyor veya şüphe ediyor.
  2. Şehveti o kadar kuvvetlendirmiştir ki, arzularının terkini ona söylemeye dayanamaz. Lezzet ve zevki, kendini o kadar kaplamıştır ki, âhıret işinin tehlikesinden onu gafil tutuyor. İnsanların çoğunun perdesi şehvetleridir. Bunun için Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) buyurdu ki: “Allahü teâlâ Cehennem’i yarattığı vakit, Cebrâil aleyhisselâma: “Bak” buyurdu. Bakınca: “Yâ Rabbî, izzetine yemîn ederim ki bunun nasıl olduğunu duyan buna girmez” dedi. Sonra Allahü tealâ şehvetleri, arzuları Cehennem’in etrafında yarattı ve “Bak” buyurdu. “Bakınca korktu ve Cehennem’e girmeyen bir kişi kalmaz” dedi. Allahü teâlâ Cennet’i yarattı ve: “Bak” buyurdu. “Bunu duyup da bir ân evvel buna kavuşmak istemeyen bir kişi olmaz” dedi. Sonra, Cennet yolunda olan mekkâreleri (aldatıcıları) ve acı işleri, Cennet’in etrafında yarattı ve: “Bak” buyurdu. Bakınca: “İzzetine yemîn ederim ki, yolundaki sıkıntıların çokluğundan kimse Cennet’e giremez” dedi.”
  3. Âhıret borç senedi gibidir. Dünyâ ise eldeki nakit para gibidir. İnsanın yaratılışı ise peşin paraya yakın olup, senet ve gözünden uzak olan, kalbinden de uzaktır.
  4. Mü’min olan, hergün tövbe etmek azmindedir, fakat yarına kadar te’hir eder. Önüne çıkan her arzusu için, bunu yapayım, bir daha yapmam der.
  5. Günâhın Cehennem’e götüreceği muhakkak değildir. Belki af olunabilir. İnsan ise kendisi için hüsn-i zan sahibidir. Şehvet kendisini kaplayınca: Allahü teâlâ affeder deyip, rahmet ümîd eder.

Bu dünyâya sarılıp, gözden uzak olan âhıreti gönülden de uzak tutanın ilâcı, geleceği muhakkak olan şeyi gelmiş bilmektir. Şöyle ki; öleceğini gözünün önüne getirmelidir. Bu ise bugün belki şu ânda da olabilir. Eğer bütün lezzetlerini terk edemiyorsa, bir saat şehvet ve arzularına sabr edemediği hâlde Cehennem ateşine nasıl dayanabileceğini Cennet lezzetlerinden ayrılığa nasıl tahammül edebileceğini düşünmelidir. Hasta olursa ve soğuk sudan daha çok sevdiği şey olmasa, bir yahudi doktor kendisine bu su sana zarar verir dese, iyi olmak arzusuyla, o kadar istediği hâlde, suyu içmez. O hâlde, Allahü teâlânın ve Resûlünün (sallallahu aleyhi vesselam) buyurması ile, ebedî padişahlık ümidi için şehvetleri terketmek daha iyidir. Tövbeyi yarına bırakana: Tövbeyi yarına bırakıyorsun, amma yarının gelmesi senin elinde değildir. Belki gelmez ve helâk olursun! demelidir. Bunun için Hadîs-i şerîfte: “Cehennem’dekilerin çoğunun feryadı tehir etmek sebebiyledir” buyuruldu. Yarın yaparım diyene: “Bugünkü tövbeyi, niçin yarına bırakıyorsun? Eğer bugün şehvetini terketmen sebebi ile sana zor geliyorsa, yarın da böyle olacaktır. Çünkü Allahü teâlâ, şehvetleri terketmek daha kolay olan bir gün yaratmadı. Sen, şu ağacı kökünden sök dedikleri kimsenin: “Bu ağaç kuvvetlidir, ben zayıfım durayım, seneye sökerim” diyen kimse gibisin. Ey ahmak, bir dahaki sene daha kuvvetli olur, sen ise daha çok kuvvetten düşersin, derler. Şehvet ve arzu ağacı hergün daha çok kuvvetlenmekte, kök salmaktadır. Onu nasıl sökersin? Sen ise yapmamak sebebiyle hergün daha çok kuvvetten düşersin. Ne kadar acele edersen o kadar kolay olur” demelidir.

“Ben mü’minim, Allahü teâlâ mü’minleri affeder” sözüne güvenene: Affetmeyebilir de, deriz, iyi ameller yapmayınca îmân da zayıflar ve ölüm zamanında, sekerât-ı mevtin fırtınasında temelinden yıkılır, gider. Çünkü îmân, suyunu iyi amellerden alan bir ağaç gibidir. Suyu kesilince, kurumak tehlikesiyle başbaşa kalır. İyi amelsiz ve birçok günahlar içerisindeki îmân, birçok hastalıkları olan hastaya benzer. Her ân helâk olma korkusu vardır. Eğer îmân selâmeti ile ölürse, affedilmesi de, azâb olunması da mümkündür. O hâlde bu ümidle oturmak ahmaklık olur. Böyle olan kimse, herşeyini kaybetmiş, çoluk çocuğunu aç bırakmış ve: “Belki bir harabeye giderler, bir hazîne bulurlar” diyen kimseye benzer. Yahut da, şehirde olan bir kimsenin, o şehri yağmaladıkları zaman kıymetli şeylerini gizlemeyip, evi öylece terkedip ve o zâlim benim evime geldiği zaman belki ölür, yahut eve girmez, yahut kör olur demesine benzer. Bunların hepsi olabilir. Affolunabilme de bunun gibidir. Fakat buna güvenmek ve tedbir almamak, tövbe etmemek ahmaklık olur.

İhlâs: Allahü teâlâ: “İnsanlar, Allah’a ihlâsla ibâdetten başkasıyla emir olunmadı” (Beyyine-5), “Hâlis din, Allah için olandır” (Zümer-3) buyuruyor. Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam): “Allahü teâlâ buyuruyor ki, ihlâs benim sırlarımdan bir sırdır. Onu, sevdiğim kulun kalbine yerleştiririm” buyurdu. Mu’âz bin Cebel (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: “İhlâs ile amel et, az da olsa yetişir.” Riyâyı (gösterişi) kötülemek hakkında söylediklerimizin hepsi ihlâsla ilgilidir. Çünkü insanların görmesi, ihlâsı götüren sebeplerden biridir. Daha başka sebepler de vardır. Ma’rûf-i Kerhî (rahmetullahi aleyh) kendini kamçı ile döver ve: “Ey nefsim! İhlâs üzere ol, kurtulursun” derdi. Ebû Süleymân diyor ki: “Ömründe bir adım ihlâsla atmış olana müjdeler olsun. Çünkü onunla Allahü teâlâdan başkasını istememiştir.” Ebû Eyyûb-i Sicistânî diyor ki: “Niyette ihlâs, niyetin aslından zordur.” Büyüklerden birini rüyada gördüler. Allahü teâlâ sana ne yaptı? diye sordular. Buyurdu ki: “Onun için yaptığım her şeyi sevâb kefesinde gördüm, hattâ yoldan kaldırdığım bir nar tanesini bile. Yüz altın kıymetinde merkebim ölmüştü, onu sevâb kefesinde görmedim. Hâlbuki evimde ölen kediyi sevâb kefesinde görmüştüm. Allahü teâlâya: “Yâ Rabbî, kediyi sevâb kefesinde görüyorum da merkebi görmüyorum” dedim. O, gönderdiğin yerdedir diye bir ses geldi. Ölünce, Allah’ın la’netine git, dedin. Allah yolunda, deseydin onu da bulurdun. Allahü teâlâ için bir sadaka vermiştim. Fakat insanlar görmüşlerdi. İnsanların görmesine sevinmiştim. Onu, ne lehimde, ne de aleyhimde gördüm.”

Süfyân-ı Sevrî diyor ki: Yaptığı bir işin, aleyhine olmaması kendisi için büyük saâdettir. Birisi anlatır: Allah yolunda denizde harbe gitmiştim. Bir arkadaşım bir heybe satıyordu, alayım işime yarar, filân şehirde satıp biraz para kazanırım, dedim. O gece rüyamda gördüm ki: Gökten iki kişi indi. Biri diğerine, gazilerin isimlerini yaz ve yine yaz ki, filân kimse görmek için, filân kimse ticâret için, filân kimse de gösteriş için, desinler diye harbe gelmiştir. Sonra bana baktı ve filân kimse ticâret için gelmiştir yaz, dedi. Dedim ki, Allah Allah… Benim hâlime bir bakın; ticâret yapacak hiçbir şeyim yoktur. Ben Allah rızâsı için gelmişim. Ey şeyh! O heybeyi kâr için satın almadın mı? dedi. Bunu duyunca ağladım ve ben kat’iyyen tüccâr değilim, dedim. Diğer meleğe: “Allah yolunda harbe gelmiştir. Yolda kâr etmek için bir heybe satın almıştır yaz! Allahü teâlâ onun hakkında nasıl dilerse öyle hükmetsin” dedi. Bunun için demişlerdir ki, ihlâsla geçen bir saat, ebedi kurtuluştur. İhlâs çok azizdir. Demişlerdir ki, ilim tohumdur, amel bitkidir, ihlâs ise onun suyudur.

Benî Îsrâil’de bir âbid vardı, ona filân yerde ağaçtan yapılmış bir put vardır. Bir kısım insanlar ona Allah diye taparlar, dediler. Kızdı ve kalktı. Baltayı omuzuna alıp o putu kırmaya gitti. Şeytan bir ihtiyar şekline girip, onun karşısına çıktı ve nereye gidiyorsun? dedi. O putu kırıp insanları Allahü teâlâya taptırmaya gidiyorum, dedi. Şeytan: “Git ibâdetle meşgul ol, bu senin için daha iyidir” dedi. Hayır, bu putu kırmak daha mühimdir, diye cevap verdi. Şeytan, seni bırakmam deyip kavgaya tutuştular. O âbid, şeytânı yere vurdu ve göğsünün üzerine oturdu. Şeytan, müsâade et bir söz söyliyeyim dedi, müsâade etti. Dedi ki: Ey âbid, Allah’ın peygamberleri vardır. O putu kırmayı dilese onlara emir verirdi. Sen bununla emir olunmadın, bunu yapma. Hayır muhakkak yapacağım, dedi. Bırakmam dedi. Yine kavgaya başladılar. Âbid yine şeytanı yere vurdu. Müsâade et bir söz daha söyliyeyim dedi, beğenmezsen istediğini yap dedi. Peki söyle dedi. “Sen, fakir ve âbid (çok ibâdet eden) bir kimsesin, senin yükünü insanlar çekiyorlar, senin iş yapabilecek ve diğer âbidlere yiyecek ve giyecek verebilecek bir şeyin olsa, o putu kırmaktan daha iyidir. Çünkü onu kırarsan insanlar bir başkasını yontup yine yaparlar, onlara zarar vermiş olmazsın. Bundan vazgeç, hergün yastığının altına iki altın koyayım.” Âbid: Doğru söylüyor, biri ile sadaka verip, diğeri ile işlerimi görmem bu putu kırmaktan daha iyidir, ben bununla emrolunmadım, ben ne peygamberim, ne de bunu kırmakla vazifeliyim, dedi. Böylece geri döndü, ertesi gün yastığının altında iki altın gördü, altınları aldı. Ertesi gün yine gördü ve aldı. Kendi kendine, iyi ki o putu kırmadım, dedi. Üçüncü gün yastığının altında hiçbirşey görmedi, kızdı ve baltayı aldı. Şeytan karşısına çıktı ve nereye gidiyorsun dedi. O putu kırmaya gidiyorum, dedi. Yalan söylüyorsun, yemîn ederim ki, onu kıramazsın deyip kavgaya tutuştular. Âbidi yere vurdu. Şeytanın elinde, serçe gibi titriyordu. Geri dön, yoksa başını koyun gibi keserim, dedi. Peki döneyim; fakat o zaman iki defa ben seni yendim ve şimdi sen beni yendin, sebebi nedir? dedi. Şeytan: O zaman Allah için kızmıştın. Allah için iş yapana bizim gücümüz yetmez. Şimdi ise kendin için ve dünyâ için kızdın. Kendi arzularına uyan bizi yenemez dedi.

Güzel ahlâk: Allahü teâlâ Muhammed aleyhisselâma meâlen buyurdu ki: “Sen güzel huylu olarak (huluk-ı azim üzere) yaratıldın” (Kalem-4). (Huluk-ı azîm, ya’nî güzel huylar, Kur’ân-ı kerîmde bildirilen ahlâktır. Huluk-ı azîm demek. Allahü teâlâ ile sır, gizli şeyleri bulunmak, insanlar ile de güzel huylu olmak demektir. Çok kimselerin İslâm dînine girmesine, Resûlullahın güzel ahlâkı sebeb oldu.) Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesselam) bir hadîs-i şerîfinde buyurdu ki: “Ben, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” Bir hadîs-i şerîfte de: “Kıyâmet günü mizana konan şeylerin en ağırı güzel ahlâktır” buyurdu. Biri Resûlullahın (sallallahu aleyhi vesselam) huzuruna gelip, “Din nedir?” diye sordu. “Güzel ahlâktır” buyurdu. Soran kişi Resûlullahın (sallallahu aleyhi vesselam) sağından gelip, aynı şekilde sordu aynı cevâbı aldı. Solundan gelip sordu aynı cevâbı aldı. Resûlullahın (sallallahu aleyhi vesselam) arkasından gelip, aynı şeyi sorunca “Anlamıyor musun? Kızmamaktır” buyurdu. “Amellerin en üstünü nedir?” diye sorulunca da, “Güzel ahlâktır” buyurdu. Bir kişi Resûlullaha (sallallahu aleyhi vesselam) gelip, “Bana nasihat et” deyince, “Nerede olursan ol, Allahü teâlâdan kork” buyurdu. “Biraz daha nasihat et” dedi. “Her kötülükten sonra bir iyilik yap ki, o Kötülüğü silsin” buyurdu. “Biraz daha nasihat et” deyince, “İnsanlarla güzel geçin, onlara karşı güzel huylu ol” buyurdu. Bir başka hadîs-i şerîfte; “Allahü teâlâ kime güzel ahlâk ve güzel yüz nasîb ederse, Cehennem ateşi onu yakmaz” buyurdu.

Resûlullaha (sallallahu aleyhi vesselam) filân kadın gündüzleri oruç tutar, geceleri namaz kılar, fakat huyu (ahlâkı) kötüdür. Dili ile komşularını incitir dediklerinde, “Onun yeri Cehennem’dir” buyurdu. Yine buyurdu ki: “Sirkenin balı bozduğu gibi, kötü ahlâk da ameli bozar.” Resûlullah (sallallahu aleyhi vesselam) güzellik ve ahlâk bakımından ve her bakımdan insanların en üstünü idi. Dua ederken, “Allah’ım, senden sıhhat, afiyet ve güzel ahlâk isterim” ve “Allah’ım, yaratılışımı güzel yaptığın gibi, ahlâkımı da güzel eyle” diye dua etmiştir. Resûlullaha (sallallahu aleyhi vesselam), Allahü teâlânın kuluna verdiği en iyi şey nedir diye soruldukta, “Güzel ahlâktır” buyurdu. Yine buyurdu ki: “Güneşin buzu erittiği gibi, güzel ahlâk günahları yok eder.” Abdurrahmân bin Semre şöyle rivâyet eder: Resûlullah (s.a.v), yanında bulunduğum bir sırada buyurdu ki: “Dün gece garib birşey gördüm. Ümmetimden bir erkek diz üstü düşmüştü. Kendisi ile Allahü teâlâ arasında bir perde vardı. Güzel ahlâkını getirdiler, aradaki perde kalktı ve Allahü teâlâya kavuştu.” Yine buyurdu ki: “Kul, güzel ahlâkı sebebiyle, gündüz oruç tutmuş, geceleri namaz kılarak geçirmiş gibi derece kazanır. İbâdeti az da olsa yüksek derecelere kavuşur.”

Fudayl bin Iyâd hazretleri buyurdu ki: “Güzel huylu bir fâsıkla arkadaşlık etmeyi, kötü huylu hâfızla arkadaşlık etmekten daha çok severim.” Abdullah ibni Mübarek, kötü huylu bir kimse ile yolculuk yapmıştı. Onun her dediğini yapmaya çalışıp, eziyetlerine katlanmıştı. Ondan ayrılınca ağladı. Niçin ağlıyorsun? dediklerinde, “O zavallı kimse yanımdan ayrıldı. Kötü huyu da onunla birlikte gitti. Ondan ayrılmadı” dedi. Kettânî hazretleri buyurdu ki: “Tasavvuf ehli iyi huyludur. Kimin ahlâkı senin ahlâkından güzel ise, o senden daha çok tasavvuf ehlidir.”

Hasen-i Basrî hazretleri: “Kötü huylu olan, kendine eziyet eder” buyurdu. Enes bin Mâlik buyurdu ki: “İnsan, güzel ahlâkı sebebiyle Cennet’in yüksek derecelerine kavuşur. Çok ibâdet de etse, kötü ahlâklı ise, Cehennem’in derinliklerine yuvarlanabilir.” Hz. Ömer: “Güzel ahlâk ile insanların araşma karışınız. Fakat amelleriniz ile ayrılınız” buyurmuştur. Yahyâ bin Muâz buyurdu ki: “Kötü huy öyle bir günahtır ki, o kötü huyla işlenen çok iyilikler boşa gider, fayda vermez. “İbn-i Abbâs (rahmetullahi aleyh): “Her binanın bir temeli vardır. İslâm binasının temeli de güzel ahlâktır” buyurdu. Atâ bin Yesâr: “Yükselenler hep, güzel ahlâkları sayesinde yükselmişlerdir. Ahlâkın kemâl mertebesine, ancak Muhammed aleyhisselâm yükselmiştir” buyurdu. Allahü teâlâya en çok yaklaşanlar, güzel ahlâkta Resûlullaha (sallallahu aleyhi vesselam) en çok tâbi olanlardır.

Güzel ahlâkın çeşitli tarifleri ve izâhları yapılmıştır: Hasen-i Basrî’ye, güzel ahlâk nedir? denilince, “Güzel ahlâk; güler yüz gösterip, tatlı söz söylemek, iyilik yapıp, kötülük etmemektir” buyurmuştur. Vâsıtî: “Kimseye düşmanlık etmemek ve kimsenin de düşmanlığına sebep olmamaktır. Bunu Allah için yapmaktır” diye tarif etmiştir. Şah Kirmâni şöyle demiştir: “Eziyet etmemek ve zorlukları kaldırmaktır.” Vâsıtî’nin diğer bir tarifi de şöyledir: “Darlıkta ve genişlikte insanları memnun etmektir.”

Sehl bin Tüsterî’ye güzel ahlâk nedir? diye sorulunca şöyle buyurmuştur: “En aşağı derecesi eziyete, sıkıntılara katlanmak, kötülüğe karşılık vermemek, zâlime merhamet edip, kurtulmasına çalışmak, ona şefkatle muamele etmektir.” Bir defa da şöyle buyurdu: “Rızık hususunda endişeye düşmemek. Rızkına Allahü teâlânın kefil olduğuna emin olmak, Ona güvenip, sükûn ve huzur bulmaktır. Her hususta Ona itaat edip, isyandan sakınmaktır.” Hz. Ali buyurdu ki: “Güzel ahlâk üç haslettedir: Haramdan sakınmak, helâli aramak ve aile efradına mümkün olduğu kadar genişlik göstermektir.” Hallâc-ı Mensur hazretleri de güzel ahlâkı şöyle tarif etmiştir:

“Allahü teâlâyı tanıyıp, halkın eziyetine aldırış etmemektir.”

Ahlâk, nefste yerleşmiş bir şekil ve hâlden ibarettir. Düşünüp taşınmaya lüzum olmadan, bütün işler kolaylıkla bundan çıkar. Dînen ve aklen övülen ve beğenilen işler bu hey’etten, hâlden meydana gelirse, buna güzel ahlâk denir. Kötü işler meydana gelirse, buna da kötü ahlâk denir. Nefste yerleşmiş bir keyfiyet, hâl dememizin sebebi şöyle izâh edilebilir: Herhangi bir sebeple ba’zan malını ihtiyaç için sarfeden kimseye cömerttir denemez. Cömert olması için; malını infâk etmek, Allah için vermek düşüncesi ve hâli kendinde yerleşmiş, bir tabiat ve huy hâline gelmiş olması lâzımdır. Düşünmeden ve zorluk çekmeden, iyi işlerin kolaylıkla kendinden meydana gelmesini şart dememizin sebebi bundan dolayıdır. Çünkü zorlanarak mal veren kimseye cömert denmez veya kızdığı zaman kendini zor zapteden kimseye halim (yumuşak) bir insandır denemez. Bu hususta dört mes’ele vardır. Biri; iyi ve kötü işler. İkincisi; iyi işleri yapmağa, kötü işlerden sakınmağa güç yetirmek. Üçüncüsü; iyiyi, kötüyü, güzeli, çirkini, bilmek. Dördüncüsü; nefste yerleşen bir hâl (hey’et) ile güzele veya çirkine meyl edip, bunlardan birini yapmağı kolaylaştırmaktır. Ahlâk, sâdece işten ibaret değildir. Nice kimseler vardır ki, cömert oldukları hâlde fakirlik sebebiyle veya başka bir sebeple infâk edemezler. Nice cimriler de vardır ki, gösteriş için veya başka bir sebeple mal verirler. Ahlâk, iş yapacak kuvvetten de ibaret değildir. Çünkü kuvvetle, cimrilik de, cömertlik de yapılabilir. Yaradılışta her insan vermeye ve vermemeye istidatlıdır. Bunun her ikisini de yapmaya kuvveti vardır. Bu kuvvet, cimrilik veya cömertlik ahlâkını gerektirmez. Ahlâk, bilmekten de ibaret değildir. Çünkü hem güzel, hem de çirkin bilinebilir. Bilmek her ikisi ile de alâkalıdır.

O hâlde ahlâk, dördüncü bir manâdan ibarettir. Bu da bir hâl ve bir durumdur ki, nefs bununla cimrilik veya cömertlik gibi işlerin meydana çıkmasına hazırlanır. Öyleyse ahlâk, nefsin hâlinden ve bâtınî suretinden ibarettir. Dış görünüşün güzel olması için, sâdece bir a’zânın güzel olmasının yetmeyip, bütün a’zâların güzel ve uygun olması gerekir. Bunun gibi yukarıda sayılan dört hususun hepsi birbirine uygun ve ölçülü olur ve hepsi güzel olursa o zaman güzel ahlâk meydana gelir.

İyi huyların esâsı hikmet, şecaat, iffet ve adalet olmak üzere dört tanedir. Diğerleri bunların teferruatıdır. Bu dört hususta tam manâsıyla kemâle ulaşan sâdece Resûl-i ekrem efendimizdir (sallallahu aleyhi vesselam). Bu dört hususta insanlar Resûlullaha ne kadar yaklaşırsa, Allahü teâlâya da o derece yaklaşmış olur. Bu dört vasfı kendinde toplayan her insan, insanlar arasında itaat edilen bir hükümdar olmaya lâyıktır. Etrafında toplanıp, iş ve hareketlerini örnek almaya lâyık bir kimsedir. Bu dört vasıftan uzak olan kimseler ise, insanlar arasından çıkarılmaya lâyık kimselerdir. Çünkü böyle kimseler, Allahü teâlânın rahmetinden kovulup, uzaklaştırılan şeytana yaklaşmıştır.

Bu dört vasfı taşıyan insanlar mukarreb meleklere yaklaştığı için, böylelerini arayıp örnek almak lâzım olduğu gibi, diğerini, şeytana uyup ona yaklaştığı için halktan uzaklaştırmak gerekir. Nitekim Resûl-i ekrem efendimizin buyurduğu gibi, Resûl-i ekrem güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmiştir. Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde mü’minlerin vasıflarını sayarken, bu ahlâka işaret ederek meâlen şöyle buyurdu: “Mü’minler ancak o kimseler ki, Allah’a ve Resûlüne îmân ettikten sonra şüpheye düşmeyip, Allah yolunda malları ile, canları ile mücâhede etmektedirler” (Hucurât-15). Kuşkusuz, şek ve şüphesiz olarak Allahü teâlâya îmân etmek yakîn kuvvetidir. Aklın meyvesi ve hikmetin son noktası da budur. Mal ile cihâd, şehvet kuvvetini zapteden cömertliktir. Nefs ile mücâhede, gazâb kuvvetini akla uygun kullandıran, şecaattir. İ’tidâlin derecesini Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen şöyle bildirmiştir: “Kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise merhametli olurlar” (Fetih-29). Burada, yerine göre şiddet, yerine göre de merhamet gösterilebileceği işaret buyurulmuştur. Dâima şiddetli veya dâima merhametli olmak olgunluk değildir.

Asıl olgunluk, merhameti de şiddeti de yerinde kullanmaktır. İşte ahlâkın manâsı, güzelliği, çirkinliği, kısımları, meyveleri ve kolları bunlardır. Bu, izâhlardan anlaşıldı ki, güzel ahlâk; akıl kuvvetinin, gadab ve şehvet kuvvetlerinin mu’tedil olup, dîne ve akla uygun olmalarına bağlıdır.

Güzel ahlâk, ba’zan fıtrat ve tabiat ile, ba’zan iyi işleri yapmayı âdet hâline getirmekle, ba’zan da sâlih kimselerle, iyi insanlarla beraber olmakla elde edilir. İnsan tabiatı, arkadaşının hem iyiliğini hem de kötülüğünü alır. Bu bakımdan, sâlih kimseler ile sohbet ahlâkın düzelmesine vesîledir. Kötü kimselerle beraber bulunan ve kötülüğü âdet hâline getiren kimse ise Allahü teâlâdan uzaktır. Bu ikisinin arasında çeşitli dereceler vardır. Sıfat ve hâller neyi gerektiriyorsa, dereceleri de odur. Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Zerre kadar iyilik eden mükâfatını, zerre kadar kötülük eden de cezasını görür” (Zilzal-7, 8) ve “Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendilerine zulmeder oldular” buyuruldu (Nahl-33).

Bedenin her uzvu, kendine mahsus belli bir iş için yaratılmıştır. Hastalığı ise, hangi iş için yaratılmışsa o işi yapamamasıdır. Meselâ, elin hastalığı tutamamak, gözün hastalığı görememek gibi şeylerdir. Bunun gibi kalbin hastalığı da, hangi iş için yaratılmışsa onu yapamamasıdır. Kalbin yaratılma sebebi; ilim, hikmet, ma’rifet, Allah sevgisi, ibâdet, Allahü teâlâyı zikrden lezzet duymak, Allahü teâlânın sevgisini bütün sevgilerden üstün tutmak, bütün nefsânî isteklerine, şehevî arzularına karşı Allahü teâlâdan yardım dilemektir.

Hakka kavuşamayan, Hak yolunda gitmediği için kavuşamaz. Hak yolda gitmeyen, istemediği için gitmez, istemeyen de, bilmediği için istemez. Böyle kimsenin îmânı da tam değildir. Dünyânın zulmet, birkaç günlük ve fânî olduğunu, âhıretin ise saâdet ve ebedî olduğunu bilince, âhıret için hazırlanmak, azık toplama arzusu kendiliğinden doğar. Bu arzuya kavuşan kimseye, kıymetli birşey için ehemmiyetsiz birşeyi vermek zor gelmez. Çünkü bugün topraktan bir saksıyı verip, yarın karşılığında altın bir kupa almak herkese kolay gelir. O hâlde insanların bütün kusurlarının sebebi, îmân zayıflığıdır… Hak yolda (din yolunda) ilerleyene en önce lâzım olan şey, şartları yerine getirmek, sonra bunlara sıkı sarılmak ve sonra da etrafını surlarla çevirip kale gibi olmak lâzımdır. Bunun şartları şunlardır:

  1. Kendisi ile Allahü teâlâ arasındaki perdeyi kaldırması lâzımdır. Böylece âyet-i kerîmede meâlen; “Önlerine ve arkalarına perde koyduk” (Yâsîn-9) buyurulanlardan olmaz. Perde dört çeşittir. Bunlar; mal, mevki, mücâdele ve münâkaşa, ma’siyettir.

Malın perde olması; kalbi meşgul etmesidir. Hâlbuki kalb, Allahü teâlâdan başka herşeyi terk etmedikçe ilerleme olmaz. O hâlde malı aradan kaldırmak lâzımdır. Ancak kalbi meşgul etmeyecek kadar, ihtiyaç miktarı almak perde olmaz. Mevki ve makamın perde olmasından kurtulmak, bunları istememekle olur. İnsan meşhur olunca, insanlarla olmaktan, kabul görmekten lezzet alır.

Mücâdele ve münâkaşanın perde olması: Bu, kalbde başka birşeye yer bırakmaz. Bunların hepsini unutmak lâzımdır. “Lâ ilâhe illallah” kelimesinin manâsına îmân etmelidir. Bunun manâsı, Allah’tan başka ibâdet edecek hiçbir ma’bûd yok demektir. Arzu ve istekleri ağır basan kimsenin ma’bûdu, arzu ve istekleri olur. O hâlde işlerin keşfini münâkaşa ve mücâdelede değil, mücâhedede aramak gerekir.

Ma’siyetin, günahların perde olması: Günah işleyenin kalbi kararmış olur. Hakkı nasıl görebilir? Bilhassa haram yemek kalbi tam karartır. Helâl yemek kadar kalbi nurlandıran birşey yoktur. İşin esâsı haram yemekten sakınmaktır. Helâlden başka şey yememelidir. Bu perdeleri aradan kaldıran kimse, namaz kılmak için abdest alan kimseye benzer. Onun namaz kılmak için uyacağı bir imâma ihtiyâcı vardır. Perdeleri kaldıran kimsenin de bir rehbere ihtiyâcı vardır. (Bu rehber, İslâm âlimleridir.)

Çocuk terbiyesi: Bil ki çocuk, ana-baba elinde bir emânettir. Kalbi kıymetli bir cevher gibi temizdir. Mum gibi her şekli alabilir. Bütün yazı ve şekillerden uzaktır. Temiz bir toprak gibi olup, hangi tohum atılırsa, yetişir. İyilik tohumu ekilirse, din ve dünyâ saâdetine kavuşur. Annesi, babası ve hocası sevabında ortak olur. Şayet fesat tohumu atılırsa, helâk olur, annesi, babası ve hocası da günahına ortak olur.

Nitekim Allahü teâlâ meâlen: “Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu ateşten koruyunuz” buyuruyor. (Tahrîm-6). Çocuğu Cehennem ateşinden kurtarmak dünyâ ateşinden korumaktan mühimdir. Çocuğu korumak demek, onu terbiye etmek ve ona iyi ahlâkı öğretmekle ve kötü arkadaştan korumakla olur. Çünkü bütün kötülüklerin başı fena arkadaştır. Çocuğu süslü elbiselere ve tatlı yemeklere alıştırmamalıdır. Sonra bunlardan ayrılamaz. Bütün ömrünü bunlara kavuşmağa sarfeder. Daha başlangıçta temiz olmasına dikkat etmelidir. Ona helâl süt vermeli, süt veren iyi huylu ve helâl lokma yiyici olmalıdır. Zîrâ kötü huylar sütle anadan geçer. Haramdan meydana gelen süt ise temiz olmaz. Çocuğun eti ve derisi o haramdan olursa, tabiatı buna yakın olur ve bulûğa erdikten sonra, meydana çıkar. Dili açılmaya başlayınca ilk sözü Allah olmalıdır. Bunu sık sık çocuğa söylemeli, söyletmelidir. Ba’zı şeylerden utanmaya, hayâ etmeye başlarsa, bu iyi bir müjdedir ve akıl nurunun kendisine geldiği kimsenin, utanmayı kendine muhafız yapmasına işarettir. Çünkü, kendisine çirkin gelen herşeyden hayâ eder.

İlk meydana gelen şey yeme arzusudur. O hâlde yemek yemenin edeblerini öğretmek lâzımdır. Meselâ sağ el ile yemeye alıştırmak. Bismillah demek, acele yememek, çok yememek, iyice çiğnemek, başkasının lokmasına bakmamak, bir lokmayı yutmadan diğerini eline almamak, arasıra yalnız ekmek verip hep iyi yemeğe alıştırmamak, çok yemeyi gözünde ayıb göstermek, bunu hayvanlar ve akılsızlar yapar diye söylemek, çok yiyen çocukları kendi çocuğuna ayıblamak lâzımdır. Çocuk hamd etmeyi edeble söylerse, övünmemeye alışır ve öyle olur.

Kötü arkadaştan çocuğu korumalıdır. Korunmayan çocuklar, küstah, yalancı, hırsız, saygısız ve korkusuz olurlar. Uzun yıllar bu sıfatlardan ayrılamazlar.

Mektebe verince, Kur’ân-ı kerîm öğretmeli, sonra zâhidlerin, evliyânın hikâye ve hâllerini, Sahâbe-i kirâmın ve geçmiş büyüklerin güzel ahlâkını anlatmalıdır.

Çocuk iyi iş yapınca ve çocukta iyi huy görünce, o işinden ve ahlâkından dolayı onu övmeli, aferin demeli, sevindirecek birşey vermeli, insanların yanında onu övmelidir. Bir kusur işlerse veya kötü söz söylerse, bir iki defa görmemezlikten gelmeli, sık sık azarlamamalıdır. Sık sık azarlanırsa, cesaretlenir, gizli yaptığını açıkça yapmaya başlar. Kızacaksa, bir defa ona kızmalı, korkutmalıdır ve: “Sakın bu hareketini kimse görmesin ve bilmesin, insanlar arasında rezîl, rüsvâ olursun. Sana kimse arka çıkmaz!” demelidir.

Baba, baba olduğunu, büyük olduğunu hissettirmelidir. Anne, çocuğu baba ile korkutmalıdır. Gündüz uyutmamalıdır. Zîrâ gevşek olur. Yumuşak yatakta yatırmamalıdır. Böylece bedeni kuvvetli olur. Her gün bir saat oynamasına müsâade etmelidir. Terbiyeli olur ve sıkılmaz. Sıkılmak ve üzülmekten kötü huy peyda eder ve kalbi kör olur. Herkese karşı alçak gönüllü olmasını öğretmelidir. Çocuklar arasında övünmemeli, kendini medhetmemelidir. Çocuklardan birşey aldırmamalıdır. Bilâkis onlara vermelidir. Çocuğa, başkalarından birşey almak, dilencilerin ve sokak çocuklarının işidir, demelidir. Bir kimseden para almasına müsâade etmemelidir. Bu, helâkine sebeb olur ve onu kötü işlere düşürür. Çocuğa tükürüğünü ve sümüğünü, yere atmamasını, arkasını insanlara dönmemesini, edeble oturmasını, elini çenesine dayamamasını öğretmelidir. Zîrâ bu, tembellik ve gevşeklik alâmetidir. Fazla konuşmamasını, kat’iyyen yemin etmemesini, sorulmadan konuşmamasını, kendinden büyüğüne saygı göstermesini ve onun önünden yürümemesini, dilini kötü söz, sövme ve la’netten korumasını öğretmelidir.

Hoca kendisini dövünce, feryâd etmemesini, bağırmamasını söylemelidir. İltimas ettirmeli, sabretmeyi öğretmelidir.

Yedi yaşında olunca, tatlı ve kolay bir ifâde ile namaz ve abdesti ona öğretmelidir. On yaşına gelince, namaz kılmazsa, kızarak, döverek kıldırmalıdır. Başkasının malını çalmayı, haram yemeyi, yalan söylemeyi gözünde çirkin gösterecek şekilde anlatmalıdır. Dâima böyle kötülükler yapmış olanlardan bahsetmelidir. Böyle yetiştirip sonra bulûğa erince, bu edeblerin sırlarını, inceliklerini ona söylemelidir. Meselâ yemekten maksat, kulun Allahü teâlâya ibâdet etmesi için lâzım olan kuvvet ve gıdayı almaktır. Dünyâdan maksat, âhıret için azık toplamaktır. Zira kimseye kalmaz, ölüm çabuk ve ansızın gelir. Ne bahtiyârdır o kimse ki, dünyâda iken âhıret azığını elde eder. Cennet’e ve Allahü teâlânın rızâsına kavuşur demelidir.

Cennet ve Cehennem hâllerini ve sıfatlarını çocuğa anlatmalı, işlerdeki sevâb ve ikâbı bildirmelidir. Küçük yaşında böyle terbiye ederse, taş üzerindeki yazı gibi olur. Sonra yapılırsa duvardaki toprak ve sıva gibi dökülür.

Sehl-i Tüsterî (rahmetullahi aleyh) şöyle anlatmıştır: “Üç yaşında idim. Dayım Muhammed bin Suvâr gece namazı kılarken ona bakardım. “Ey oğul, seni yaratan Rabbini anmaz mısın?” dedi. Nasıl anayım? dedim. Gece yatağa girince, dil ile değil, kalb ile üç defa de ki, Allah benimledir. Allahü teâlâ dâima beni işitiyor. Allahü teâlâ beni görüyor. Birkaç gece dediği şekilde yaptım. Sonra her gece yedi kere söyle dedi. Öyle yaptım. Bir müddet sonra, bunun tatlılığını kalbimde buldum. Bir sene geçince: “Sana söylediklerimi ömrün boyunca unutma. Seni kabre koyuncaya kadar devam eyle. Çünkü bunlar bu dünyâda da, âhırette de senin dayanağın ve elinden tutucu olurlar” dedi. Birkaç sene devam eyledim. Kalbimdeki tatlılık arttı. Birgün dayım bana: “Allahü teâlâ kiminle olursa, kimi işitir ve kimi görürse, o kimse günah işlemez. Sakın günah işleme. Allahü teâlâ seni görüyor” dedi. Sonra beni hocaya gönderdi. Kalbim dağınık oldu. Her gün bir saatten fazla göndermeyin dedim. Kur’ân-ı kerîmi öğrendim. O zaman yedi yaşında idim. On yaşına gelince dâima oruç tutar, arpa ekmeği yerdim. Oniki yaşıma kadar böyle devam ettim. Onüç yaşında iken kalbime bir mes’ele geldi. Sormak için beni Basra’ya gönderin, dedim. Gittim ve bütün âlimlere sordum, çözemediler. Hûzistan’da bir kimseye gitmemi söylediler. Oraya gittim. O çözdü. Bir müddet onun yanında kaldım. Sonra Tüster’e geldim. Arpa ekmeği aldım, oruç tuttum ve orucumu onunla açtım. Daha fazla yemedim. Bir sene, hergün bir arpa ekmeği ile geçindim. Sonra üç gün üç gece hiçbir şey yemeyeyim dedim. Bunu yapınca, beş gün beş geceye çıkardım. Sonra yediye çıkardım. Böylece tedricen, artıra artıra yirmibeş gün ve geceye çıkardım ve hiçbir şey yemedim. Yirmi beş sene böyle devam ettim. Her gece de sabahlara kadar namaz kılardım.” Bu hikâyeyi anlatmamızın sebebi, büyük işlerin tohumumın küçüklükte ekildiğini göstermektir.

İmâm-ı Gazâlî hazretlerine senelerce hizmet edip, tam ve geniş ilim öğrenen talebelerinden biri, birgün kendi kendine düşünüp: Senelerce zahmet çekip çok şey öğrendim. Bu kadar çok ilimden bana en lüzumlu ve fâidelisi acaba hangisidir? Âhırette imdadıma yetişecek, mezarda dünyâ dostlarım beni yalnız bırakıp gittikleri zaman, bana arkadaş olacak, mezardan kalkınca, ananın evlâdından, kardeşin kardeşinden, dünyâdaki dostların birbirlerinden kaçıp, herkes başının çâresini aradığı vakit beni kurtaracak olan acaba hangisidir? Dünyâda, âhırette fâidesi olmıyan acaba hangileridir? Bilsem de bunlardan uzaklaşsam. Çünkü, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesselam) “Fâidesiz ilmi öğrenmekten ve Allahü teâlâdan korkmıyan kalbden ve dünyâya doymıyan nefsden ve Allah için ağlamayan gözden ve kabule lâyık olmıyan duadan Allahü teâlâ bizi korusun” buyurmuştur, diye uzun zaman düşündükden sonra, anlamak için hocası olan Hüccet-ül-İslâm İmâm-ı Gazâlî’ye (Allahü teâlâ, onun kabrini nûr ile doldursun) mektup yazdı, bununla beraber birkaç zaman hayırlı dua etmesini yalvardı ve bana kısa, açık ve fâideli cevap veriniz de, her sabah okuyup, ona göre hareket edeyim, dedi.

Hüccet-ül-İslâm İmâm-ı Gazalî, şu cevâbı yazıp gönderdi:

“Ey sevgili oğlum ve sâdık dostum! Allahü teâlâ, sana uzun uzun ömürler verip, ömrünü ibâdet ile ve Onun gösterdiği yolda gitmek ile geçirmek nasîb eylesin! Bütün nasihatler Peygamberimiz Muhammed sallallahü aleyhi ve sellemden alınmıştır. Ondan gelmiyen nasihatler fâide vermez. Dünyâya yayılmış olan bu nasihatlerden, birisini bile almadın ise, senelerce yanımda niçin kaldın ve niçin okudun?

Peygamberimizin (sallallahu aleyhi vesselam) dünyâya yayılan nasihatlerinden biri şudur “Allahü teâlânın, bir kuluna rahmet etmeyeceğine, ona gazâb ve azâb edeceğine alâmet, dünyâya ve âhırete fâidesi olmıyan şeylerle meşgul olması, zamanlarını lüzumsuz şeylerle öldürmesidir. Bir kimsenin ömründen bir saati, Allahü teâlânın beğenmediği bir şeyde geçerse, ne kadar çok pişman olsa, üzülse yeridir. Bir kimse kırk yaşını geçtiği hâlde onun hayırlı işleri, ya’ni sevapları, kötü işlerinden, ya’ni günahlarından ziyâde olmadı ise, Cehennem’e hazırlansın.”

Bu hadîs-i şerîfin manâsını iyi anlayanlara, bu nasihat yetişir.

Nasihat vermek kolaydır. Nasihat kabul etmek güçtür. Çünkü, nefslerine uyanlara, dünyâ zevklerinin peşinde koşanlara, nasihat acı gelir, haramlar ise tatlı gelir. Bunun için, Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerîmde; “Kâfirlerle harb ediniz! Harb, size, acı ve sıkıntılı gelir. Size zor gelen şeyler, ya’ni Allahü teâlânın emrleri, sizin için hayırlıdır, iyidir. Size iyi gelen, sevdiğiniz şeyler, ya’ni haramlar, size zararlıdır, fenadır. Hayırlı olanları Allahü teâlâ biliyor, siz bilmiyorsunuz” buyurdu (Bekara-216). Hele senin gibi, ilim ismi verilen ve ilim şekline sokulan, lüzumsuz şeyleri öğrenenlere ve ilmi, dünyâda ve âhırette kendine ve insanlara fâideli olmak için değil, herkese büyüklük satmak için ve yalnız dünyalık kazanmak için okuyup, âhıretlerini düşünmiyenlere nasihat te’sir etmez. Amelsiz ilim, insanı kurtarır zannediyorsun ve ilim sahibi olunca, amel etmeden kurtuluruz sanıyorsun. Bu hâlinize çok şaşılır. Çünkü ilmi olan kimsenin, amelsiz kuru ilmin kıyâmette kendine zarar vereceğini, bilmiyordum, diye özür ve bahane yapamıyacağını bilmesi lâzımdır. Peygamberimizin (sallallahu aleyhi vesselam) şu hadîs-i şerîfini de işitmediniz mi: Buyuruyor ki, “Kıyâmet günü azâbların en şiddetlisi, elbette, ilminin fâidesini görmiyen âlime olacaktır.” Büyüklerden biri, Cüneyd-i Bağdâdî’yi rüyada görüp ne hâlde olduğunu sorunca, Cüneyd buyurdu ki, o kadar sözlerim, keşf ve işaretlerim, ya’ni zâhiri ve bâtıni bilgilerim hep harâb oldu, tükendi; yalnız bir gece kıldığım iki rek’at nemaz imdadıma yetişti.

Ameli, ibâdeti elden bırakma! Kalbe âit hâlleri ve bilgileri unutma! Ya’ni hareketlerin ilme, hâllerin de, tasavvufa uygun olsun!

İyi bil ki, amelsiz ilim, insanı kurtaramaz. Bunu sana bir misâl ile anlatayım: Bir kimse, dağda bir arslana rastlasa, yanında tüfeği ve kılıcı bulunsa ve bunları kullanmasını iyi bilse ve ne kadar cesur olursa olsun, bu âletleri kullanmadıkça, arslandan kurtulabilir mi? Sen de bilirsin ki, kurtulamaz, işte bunun gibi, bir kimse ne kadar ilim sahibi olursa olsun, bildiğine göre hareket etmezse, ilminin fâidesi olmaz. Diğer bir misâl, bir tabîb hastalansa, hastalığını teşhis edip ilâcını da bilse ve bu ilâç hakîkaten o hastalığa çok iyi gelse, ilâcı kullanmadıkça, yalnız bilgisinin onu iyi edemiyeceğini pekâlâ bilirsin. Şâirin dediği gibi:

Binlerce litre ilâç yapsan,

Fâidesi olmaz içmedikçe.

Bir insan ne kadar ilim edinse, ne kadar kitap okusa, bildiklerini yapmadıkça fâidesi olmaz.

Allahü teâlânın emrettiği, beğendiği iyi şeyleri yaparak onun merhametini kazanmaz isen, rahmetine kavuşamazsın. Bak! Allahü teâlâ bir âyet-i kerîmede “Allah’ın rahmetine kavuşmak istiyenler, emirlerini yapsınlar” buyuruyor. Ve başka âyette “Dünyâda yapılanların karşılıklarını göreceklerdir” ve bir âyette “Îmân edip, ibâdet yapanlar ve haramlardan kaçanlar, elbette Cennetlere girecek, ni’metlere kavuşacaklardır” ve bir yerde “Cennet yalnız îmân edip, ibâdet edenler içindir” ve “Allahü teâlâya ve Onun Peygamberlerine itaat edenler, âhırette Peygamberlere ve sıddîklara ve şehîdlere ve sâlihlere verilen ni’metlere ortak olacaklardır” buyuruyor. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesselamy hadîs-i şerîfte “Müslümanlık beş şey üzerine kurulmuştur: Birincisi, Allahü teâlâya ve Muhammed aleyhisselâmın Onun Peygamberi olduğuna inanmak, ikincisi her gün beş vakit namaz kılmak, üçüncüsü, senede bir kerre malının kırkta birini müslüman olan fakirlere zekât vermek, dördüncüsü, Ramazân-ı şerîf ayında her gün oruç tutmak, beşincisi, Mekke-i mükerremeye giderek, ömründe bir kerre hac etmek” ve bir hadîs-i şerîfte; “Îmân, altı şeye kalb ile inanmak ve inandığını dili ile söylemek ve Allahü teâlânın emirlerini beğenmektir” buyurdu. İnanmakla ve söylemekle îmân hâsıl oluyor, ibâdet etmekle kemâle gelip, cilalanıyor. Ehl-i sünnetin reîsi, dîn-i İslâmın en büyük âlimi İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh” vasiyetnamesinde buyuruyor ki: “Îmân, dil ile söylemek ve kalb ile inanmaktır.” Amelin lâzım olduğunu gösteren daha sayabildiğin kadar vesikalar vardır. Fakat ne yapayım ki sen uykudasın! Eğer bu sözümden (Şu hâlde insanlar amelleri için Cennet’e girecek, Allahü teâlânın rahmetiyle, ihsâniyle girmeyecekmiş) dersen, sözlerimi anlamamış olursun. Demek istiyorum ki, insan, Allah’ın lutfü, ihsânı ile Cennet’e girecektir. Fakat itaat ve ibâdet yaparak rahmete kavuşmaya hazırlanmaz ve lâyık olmazsa Allah’ın lutfü ve rahmeti ona gelmez. Nitekim Allahü teâlâ, “Rahmetim, muhsinler için, ya’nî emirlerimi kabul edip yapanlar içindir” buyuruyor. Allah’ın rahmeti yetişmezse, kimse Cennet’e giremez. Cennet’e yalnız îmân ile girilecektir denilirse, evet öyledir, lâkin birçok tehlikeleri atlattıktan sonra girilebilecektir. Îmân ile gitmiyen, Cennet’e girmiyecektir. Cennet’e girmek için âhırete îmân ile gitmek ve diğer tehlikeleri de atlatmak lâzımdır. Fakat bu zaman da Cennet’in en aşağı derecesine kavuşabilir.

İyi bil ki, çalışmayınca, din yolunda yürümedikçe sevap kazanamazsın! Benî İsrâil’den birisi çok seneler ibâdet etmişti. Allahü teâlâ, bunun ibâdetlerini meleklere göstermek istedi. Yanına bir melek gönderip şöyle sordurdu: Daha ne kadar ibâdet edeceksin? Cennetlik olmadın mı? Cevâbında dedi ki: Benim vazîfem kulluk yapmaktır. Emir sahibi Odur. Melek bu cevâbı işitince: “Yâ Rabbî, sen her şeyi bilirsin. O kulunun cevâbını da duydun” dedi. Cenâb-ı Hak “O kulum, alçaklığı ile aşağılığı ile beraber bizden yüzünü çevirmiyor, biz de ihsân ve merhamet sahibi olduğumuzdan, elbette onu bırakmayız. Ey meleklerim! Şâhid olunuz, onu affettim” buyurdu.

Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm bak ne buyuruyor: “Ahırette hesaba çekilmeden önce, dünyâda iken hesabınızı görünüz ve tartılmadan önce, kendinizi tartınız!” Ali Murtazâ (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: Uğraşmadan, çalışmadan Cennet’e kavuşacağını zanneden kimse, hayâle kapılıyor. Çalışarak kavuşacağım diyenin de kendini yorması, ibâdet meşakkatlerini yüklenmesi lâzımdır. Hazret-i Ali’nin (rahmetullahi aleyh) talebesinden Hasen-i Basrî (rahmetullahi aleyh) diyor ki: “İbâdet etmeden Allahü teâlâdan Cennet istemek, büyük günahtır.” Büyüklerden biri buyuruyor ki, “İlmi fâideli olan kimse, ibâdeti bırakmaz, ibâdetin sevabını düşünmeği bırakır.” Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi vesselam) buyurdu ki: “Akıl sahibi, nefsini ezip, ahırette lâzım olan şeyler için çalışır. Ahmak, aptal olan da nefsinin arzuları peşinde koşup, Cennet’e götürmesi için de, Allah’a dua eder.”

İlim öğrenmek ve kitap okumak için çok gecelerini feda ettin ve çok tatlı uykularını kendine haram eyledin. Bilmem ki, niçin kendini bu kadar harâb ettin? İlim öğrenmekten maksadın eğer dünyâ menfaatlerini toplamak, şöhret, mevki sahibi olmak ve müslümanlara büyüklük göstermek idi ise, sana yazıklar olsun! Çok aldanmışsın, kendini azâba sürüklemişsin! Yok eğer maksadın İslâmiyete ve Muhammed aleyhisselâmın dînine yardım etmek ve ahlâkını temizlemek ve nefsini kırmak idi ise, sana müjdeler olsun! Kendine ne güzel ve ebedî istikbâl hazırlamışsın. İstikbâl, saâdet-i ebediyyeye kavuşmaktır. Beyt:

Senin için olmıyan uykusuzluklar boşunadır.

Başkalarının firâkına ağlamak boşunadır.

Keyfine göre yaşa! Fakat bu yaşaman uzun sürmiyecek, birgün elbette öleceksin. Gece gündüz düşündüğün, sımsıkı sarıldığın lezzetlerden elbette ayrılacaksın. Dünyânın nesini seversen sev, hepsine veda edeceksin! Elinden geleni yap! Fakat unutma ki, her yaptığının hesabını vereceksin!

Îmân edilecek şeyleri akla uydurmağa, beğendirmeğe uğraşma, dinsizlerle, câhillerle, münâkaşa edip, onların bozuk düşünceleri ile uğraşmak ve Kur’ân-ı kerîmi öğrenmeden ve namazı, abdesti, orucu, farzları, haramları okumadan, bilmeden para kazanmağa kalkışmak, herkesten fazla zengin olmak için doktorluk, mühendislik, edebiyyât, hukuk ilimleriyle uğraşmak, ömrü boş yere harcamak olur.

Allahü teâlâya yemin ederim ki, Îsâ aleyhisselâmın İncilinde okudum; bir kimseyi tabuta koyduktan mezara bırakıncaya kadar; Allahü teâlâ ona kırk suâl soracaktır. Birincisi “Ey kulum! Yaşadığın kadar hep dünyâ için süslendin, herkesin beğenmesi, hürmet etmesi için birçok şeyler öğrendin. Benim emrettiğim şeyleri de öğrendin mi, istediklerimi yapıp, haram ettiklerimden kaçındın mı?”

Allahü teâlâ sana her gün soruyor: “Başkaları için neye bu kadar uğraşıyorsun? Görmüyor musun ki, tepeden tırnağa kadar benim iyiliklerim ile, ihsânlarım ile örtülüsün?” Fakat sen bunu duymuyorsun. Çocuk oyuna dalıp etrafını görmediği gibi, dünyâ zevkleri, nefsin arzuları seni sağır ve kör eylemiş!

İlim öğrenip de, bunu kullanmamak deliliktir, ilimsiz amel de yanlış olur, kabul edilmez. Mısra:

İlim edin ve ibâdette kusûr etme!

Ateşte sonsuz yanmaktan bu ikisi kurtarır.

Bugün seni günahtan korumıyan ve ibâdete sevketmiyen ilim, yarın Cehennem ateşinden de korumaz.

İbâdet ederek geçmiş günahlarını affettiremezsen, kıyâmette elin ve dilin âciz kaldığı zaman (Yâ Rabbî, bizi geri dünyâya gönder, bütün ömrümüzü ibâdetle geçireceğiz) diyenlerden olursun. Fakat “Ey ahmak! Oradan geldin ya!” cevâbını alıp kalırsın.

Cân-ü gönülden çalışmak, Allahü teâlânın düşmanı olan nefse şiddetle karşı koyup, onu ezmek lâzımdır ve her ân kendini mezarda bilip, ona göre hazırlanmalıdır. Senden evvel gidenler, hep sana, onlara ne zaman ve ne hâlde kavuşacağına bakıyorlar. Aklını başına topla da, oraya sermayesiz gitme! Ebû Bekr-i Sıddîk (rahmetullahi aleyh) buyurdu ki: İnsanın vücûdu, ya kuş kafesine benzer ki, açılınca kuş uçup kurtulur veya hayvanın ahırına benzer ki, açılınca hayvan yük çekmeğe, zahmete sokulur. Düşün! Bakalım sen bunlardan hangisisin? Kuş kafesi isen, “Rabbine kavuş” sesini işitince uçup yükselirsin. Nitekim hadîs-i şerîfte “Sa’d bin Muâz’ın (rahmetullahi aleyh) ölümü sebebiyle Arş titredi” buyuruldu. Eğer Allah korusun, ahıra benziyorsan, ya’nî Allahü teâlânın “Başlarına gelecekleri düşünmediklerinden, hayvanlara benzerler, hattâ daha aşağıdırlar” (A’râf-179) buyurduğu kimselerden isen, hiç şüphe etme ki, haneden hâviyeye, ya’nî doğru Cehennem’e gidersin. Hasen-i Basrî (rahmetullahi aleyh) hazretleri, birgün eline bir bardak soğuk şerbet almıştı. Birdenbire bayılarak bardak elinden düştü. Kendisine gelince, sebebini sordular. Cehennem’de yananların Cennet’teki arkadaşlarına seslenerek: “İçtiğiniz Cennet sularından bize biraz veriniz” dedikleri hâtırıma geldi, korkudan aklım kaçtı, dedi.

Yalnız ilim kâfi olan ibâdete lüzum olmasaydı, her gece sabaha karşı “Dua eden, istiyen yok mu? Vereyim. Tövbe eden yok mu? Affedeyim” buyurulmaz idi. Birgün Peygamberimizin (sallallahu aleyhi vesselam) huzurunda Eshâb-ı kirâmdan Abdullah ibni Ömer’i medhetdiler. “İyi insandır, teheccüd namazı (ya’nî gece nemazi) kılsaydı, daha iyi olurdu” buyurdu. Yine birgün Eshâbdan birine: “Ey… Çok uyuma!… Geceleri çok uyumak, insanı kıyâmette muhtâc eder” buyurdu…

Lokman Hakîm, oğluna şöyle nasihat ederdi: Oğlum, horoz senden daha akıllı olmasın! Hâlbuki o, her sabah zikr ve tesbih ediyor, sen ise uyuyorsun. Şu iki beyti burada söylemek çok güzel olur:

Gece karanlığında güvercin, dallar üzerinde,

Feryâd ile zikrediyor, ben ise uykudayım.

Bu hâl, beni utandırsın! Eğer âşık olsaydım.

Güvercinden evvel, gece ben ağlardım.

Nasihatlerin hülâsası, özü, Allahü teâlâya kulluk ve itaat etmenin ne demek olduğunu bildirmektir. Tâat demek ve ibâdet demek, Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâma tâbi olmak demektir. Ya’nî, bütün sözlerini ve hareketlerini Onun emirlerine ve nehylerine uydurmak demektir. Ya’nî her söylediğin ve her yaptığın, söylememen ve yapmaman, hep, Onun emri ile olmaktır. Şunu iyi bil ki, ibâdet şeklinde yaptığın işler, eğer Onun emri ile olmadı ise, ibâdet olmaz, belki günah olur. Eğer namaz ve oruç iseler de böyledir. Nitekim biliyorsun ki, Ramazan Bayramının birinci günü ve Kurban Bayramının her dört günü oruç tutmak günahtır, isyan etmektir. Hâlbuki, oruç bir ibâdettir. Fakat, emir ile olmadığından günah oldu. Bunun gibi, başkasından zor ile alınan elbise içinde veya böyle bir yerde namaz kılmak da günahtır. Hâlbuki namaz bir ibâdettir. Fakat, emir ile olmayınca isyan oluyor. Bunlar gibi, bir kimsenin, nikâhlı hanımı ile her türlü oyun ve latifeler yapması ibâdettir, ya’nî sevaptır. Bunun sevabı hadîs-i şerîf ile bildirilmektedir. Hâlbuki yapılan şey oyun ve eğlencedir. Fakat emir ile olduğundan sevaptır. Görülüyor ki, ibadet demek, yalnız namaz kılmak oruç tutmak değildir. İbâdet demek, İslâmiyetin emirlerine uymak demektir. Çünkü, namaz ve oruç, İslâmiyete uygun olunca, ibâdet olurlar.

O hâlde, bütün sözlerini ve bütün hareketlerini İslâmiyete uydur! Çünkü, kim olursa olsun, İslâmiyete uymıyan ilimler ve çalışmalar, doğru yoldan sapmaktır ve Allahü teâlâdan uzaklaşmağa sebeb olurlar. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesselam) işte bunun için, eskiden kalma ilimleri ve âdetleri neshetti, değiştirdi. O hâlde, İslâmiyetin müsâadesi olmadan ağzını açmamak lâzımdır ve iyi bil ki, senin öğrendiğin ilimlerle Allah yolunda gidilemez. Şunu da bil ki, bu yol, kendilerine sofi, ya’nî tarîkatçi ismini vererek, tarikat büyüklerinin yolunda olduklarını iddia eden câhillerin, manâlarını anlamadıkları, İslâmiyete uymıyan sözleri ile de gidilemez. Bu yolda ancak, nefs ile mücâdele edenler gidebilir. Nefsin arzularını, şehvetlerini İslâmiyetin dışına taşırmamak lâzımdır. Lâf ile gidilmez, İslâmiyette yeri olmıyan sözler ve ilimler ve şehvet ile karışmış gafil kalb, şekâvet ve felâket alâmetleridir.

Öyle şeyler soruyorsun ki, bunlardan ba’zıları, ne söylemekle, ne de yazmakla anlatılamaz. Ancak oralara yetişenler, ele geçirenler bilirler. Ele geçiremiyenlerin anlamasına imkân yoktur. Çünkü bunlar, tadını alınca anlaşılacak şeylerdir. Tadarak anlaşılabilecek şeyler, söylemekle ve yazmakla anlatılamaz. Tatlılık, ekşilik, acılık ve tuzluluk söz ve yazı ile anlatılmaz.

Allahü teâlânın yolunda yürümek istiyen bir kimseye evvelâ ne yapmak lâzımdır? diyorsun. Evvelâ Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıklarına, bildirdiklerine uygun, temiz bir i’tikâd ve îmân lâzımdır. Bundan sonra tövbe-i nasûh, ya’nî daha işlememek üzere, günahlara tövbe etmek, üçüncüsü, herkes ile helâllaşmak, üzerinde hiçbir mahlûkun hakkı kalmamak, dördüncüsü, Allahü teâlânın emirlerini yapacak kadar, İslâmiyeti öğrenmektir. İslâmiyeti bundan fazla öğrenmek, herkese vâcib değildir. Diğer ilimleri lüzumu kadar okumalıdır. Bu lüzum, herkesin san’atına, mesleğine, ihtisasına göre değişir. Bunu, bir hikâye ile daha iyi anlayabilirsin.

Şiblî hazretleri diyor ki, dörtyüz hocadan ders okudum. Bunlardan dörtbin hadîs-i şerîf öğrendim. Bütün bu hadîslerden bir tanesini seçip kendimi ona uydurdum, diğerlerini bıraktım. Çünkü, kurtuluşu ve saâdet-i ebediyyeye kavuşmağı bunda buldum ve bütün nasihatleri hep bunun içinde gördüm. Seçtiğim hadîs-i şerîf şudur: Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesselam) bir Sahâbîye buyuruyor ki: “Dünyâ için, dünyada kalacağın kadar çalış! Âhıret için, orada sonsuz kalacağına göre çalış! Allahü teâlâya, muhtâc olduğun kadar itaat et! Cehennem’e dayanabileceğin kadar günâh işle!”

Bu hadîs-i şerîf gösteriyor ki, sana lüzumundan daha çok ilim lâzım değildir. Çünkü, ilmi çok öğrenmek farzı kifâyedir. Farzı ayn değildir. Bu işi, başkaları yaparak senin yükünü almışlardır. Aşağıdaki hikâyeye dikkat edersen, bunu daha iyi anlarsın:

Hâtim-i Esam, Şakîk-i Belhî’nin talebesinden idi. Birgün Şakîk-i Belhî kendisine sordu: Ne kadar zamandır buraya geliyor, beni dinliyorsun? Otuzüç sene. Bu kadar zaman içinde benden ne öğrendin, neler istifâde ettin? Sekiz şey istifâde ettim, dedi. Şakîk, bunu duyunca yazıklar olsun sana ey Hâtim! Bütün zamanımı sana harcadım, senin ise, sekiz şeyden fazla istifâden olmamış, diye çok üzüldü. Hâtim dedi ki: Ey hocam, doğrusunu istiyorsan, böyledir. Bundan fazlasını da zâten istemem. Bana bu kadar yetişir. Çünkü, iyi biliyorum ki, dünyâda, âhırette felâketlerden kurtulup saâdet-i ebediyyeye kavuşmak, bu sekiz bilgi ile olacaktır, dedi. Hocası, söyle! Bunları ben de anlıyayım! dedi.

Hâtim dedi ki: Ey Hocam! Birincisi, insanlara baktım, herkes, bir şeyi seçmiş, onu sevmiş gördüm ve bu sevgilerin çoğu, onlara ölüm yatağına kadar, ba’zıları öldüğü vakte kadar, ba’zıları da, mezara girinceye kadar, arkadaşlık ediyor ve sonra onları yalnız ve zavallı olarak bırakıp ayrılıyorlar gördüm. Onunla beraber kimse mezara girmiyor, dert ortağı olmuyor. Bu hâli görünce, düşündüm ve kendime dedim ki, dünyâda öyle bir dost seçmeliyim ki, mezara benimle gelsin, bana orada arkadaşlık etsin. Aradım, taradım, Allahü teâlâya yapılan ibâdetlerden başka böyle sâdık bir sevgili bulunmadığını gördüm. Dost olarak onları seçtim ve onlara sarıldım.

Şakîk, bunu duyunca, çok güzel yapmışsın yâ Hâtim, çok doğru söylüyorsun, ikinci fâideyi de söyle, anlıyayım dedi.

Hâtim dedi ki: Ey Hocam! İkinci fâidem: İnsanlara baktım, herkesi, arzuları, keyfleri peşinde koşuyor, nefsin şehvetleri arkasında yürüyor gördüm ve şu âyet-i kerîmeyi düşündüm: “Allahü teâlâdan korkarak nefslerine uymıyanlar, elbette Cennet’e gideceklerdir” (Nâziât-40, 41). Çok düşündüm. Kur’ân-ı kerîmin başdan başa doğru olduğunu, bilgilerimle, tecrübelerimle, aklımla, vicdanımla anladım ve tam inandım. Nefsimi düşman bilerek, ona aldanmamağa, uymamağa karar verdim ve mücâdeleye başladım ve arzularını, şehvetlerini yapmadım ve nihayet teslim olarak, ibâdetlerden kaçan o nefsin, şimdi Allahü teâlâya itaate koştuğunu, şehvetlerden vazgeçtiğini gördüm. Şakîk bunları işitince, Allah sana iyilikler versin, ne güzel yapmışsın, üçüncü fâideyi de söyle dinliyeyim, dedi.

Hâtim dedi ki, üçüncü fâidem, insanların hâline baktım, herkes dünyâda bir sıkıntıya girmiş, böylece dünyalık toplamağa uğraşıyorlar gördüm, sonra şu âyet-i kerîmeyi düşündüm: “Dünyâ malından, sarıldığınız, sakladığınız her şey, yanınızda kalmıyacak, sizden ayrılacaktır. Ancak Allah rızâsı için yaptığınız iyilikler ve ibâdetler sizinle beraber kalacaktır” (Nahl-96). Dünyâ için topladıklarımı, Allah yolunda harcadım, fukaraya dağıttım. Ya’nî baki kalmaları için, Allahü teâlâya ödünç verdim. Şakîk bu sözleri işitince, ne güzel yapmışsın ve ne güzel söylüyorsun yâ Hâtim, dördüncü fâideyi de söyle dinliyeyim, dedi.

Hâtim dedi ki, dördüncü fâidem, insanlara baktım, herkesin başkalarını beğenmediğini gördüm. Buna sebep, birbirlerine hased etmeleri olduğunu, birbirlerinin mevki’lerine, mallarına ve ilimlerine göz dikmeleri olduğunu anladım ve şu âyet-i kerîmeye dikkat ettim: “Dünyâdaki maddî, ma’nevî bütün rızklarını aralarında taksim ettik” (Zuhruf-32). Herkesin ilim, mal, rütbe, evlât gibi rızklarının dünyâ yaratılmadan evvel, ezelde taksim edildiğini, kimsenin elinde bir şey olmadığını ve çalışmağı sebeplere yapışmağı emrettiğinden, Ona itaat etmiş olmak için çalışmak lâzım geldiğini ve hased etmenin büyük zararlarından başka, zâten lüzumsuz olduğunu anladım ve Allahü teâlânın ezelde yaptığı taksime ve çalışınca Rabbimin gönderdiğine râzı oldum ve bütün müslümanlarla sulh üzere olup, herkesi sevdim ve sevildim. Şakîk bunları duyunca, ne iyi yapmışsın ve ne iyi söylüyorsun; beşinci fâideyi de söyle dinliyeyim yâ Hâtim! dedi.

Hâtim dedi ki, beşinci fâidem: İnsanlara baktım, birçoklarının insanlık şerefini, kıymetini, âmir, müdür olmakta, insanların kendilerine muhtâc olduklarını ve karşılarında eğildiklerini görmekte zannettiklerini ve bununla iftihar ettiklerini, öğündüklerini gördüm. Ba’zıları da, kıymet ve şeref, çok mal ve evlâd ile olur sanarak, bunlarla iftihar ediyorlar. Bir kısmı da, insanlık şerefi, malı, parayı insanların hoşuna gidecek, herkesi eğlendirecek yerlere sarfetmektir sanarak, Allahü teâlânın emrettiği yerlere ve emrettiği şekilde harc edemiyorlar ve bununla öğünüyorlar gördüm ve şu âyet-i kerîmeyi düşündüm: “En şerefliniz ve en kıymetliniz, Allahü teâlâdan çok korkanınızdır” (Hucurât-13). İnsanların yanıldıklarını, aldandıklarını anladım ve takvaya sarıldım. Rabbimin affına ve ihsânlarına kavuşmak için, Ondan korkarak İslâmiyetin dışına çıkmadım, haramlardan kaçtım, Şakîk bunları işitince, ne güzel söylüyorsun yâ Hâtim ! Altıncı fâideni de söyle, dedi.

Hâtim dedi ki, altıncı fâidem: İnsanlara baktım. Birbirlerinin mallarına, mevki’lerine ve ilimlerine göz dikerek, fırka fırka, parti parti ayrılarak, birbirlerine düşmanlık ettiklerini gördüm ve şu âyet-i kerîmeyi düşündüm: “Sizin düşmanınız şeytandır. Ya’nî, sizi, Allah yolundan, müslümanlıktan ayırmak için uğraşanlardır. Bunları düşman biliniz” (Fâtır-6). Kur’ân-ı kerîmin doğru söylediğini bildim ve şeytanı ve onun gibi müslümanlarla uğraşanları düşman bilip, sözlerine aldanmadım, onlara uymadım. Onların tapındıklarına tapmadım. Allahü teâlânın emirlerine itaat ettim. Ehl-i sünnet âlimlerinin gösterdiği yoldan ayrılmadım. Kurtuluş yolunun, doğru yolun, yalnız Ehl-i sünnet yolu olduğuna inandım. Nitekim, Allahü teâlâ: “Ey Âdem oğulları! Şeytana tapmayınız, o sizin en belli düşmanmızdır, diye, sizden söz almadım mı idi, bana itaat, ibâdet ediniz! Kurtuluş yolu, ancak budur” buyurdu. Onun için, müslümanları aldatmağa uğraşanları dinlemedim. Muhammed aleyhisselâmın yolunu gösteren Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarından ayrılmadım deyince, Şakîk; ne güzel yapmışsın ve ne güzel söylüyorsun, yedinci fâideyi de söyle, dedi.

Hâtim dedi ki, yedinci fâidem: İnsanlara baktım. Gördüm ki, herkes yiyip içmek, para kazanmak için uğraşıyor. Bu yüzden haram ve şüpheli şeyleri de alıyorlar ve zillete, hakaretlere katlanıyorlar. Şu âyet-i kerîmeyi düşündüm: “Allahü teâlâ tarafından rızkı gönderilmiyen yer yüzünde bir canlı yoktur” (Hûd-6). Kur’ân-ı kerîmin Allah kelâmı olduğunu ve elbette doğru olduğunu ve o canlılardan biri olduğumu bildim. Rızkımı göndereceğine söz verdiğine, elbette göndereceğine güvenerek Onun emrettiği gibi çalıştım deyince, Şakîk; ne iyi yapmışsın ve ne iyi söylüyorsun, sekizinci fâideyi de söyle! dedi.

Hâtim, dedi ki, sekizinci fâidem: İnsanlara baktım. Herkesin, bir kimseye veya bir şeye güvendiğini, sırtını ona dayadığını gördüm. Ba’zıları altınlarına, mal ve mülküne, ba’zıları san’atına ve kazancına, bazıları mevki’ ve rütbelerine, bazıları da kendi gibi bir insana güveniyor. Sonra, şu âyet-i kerîmeyi düşündüm: “Allahü teâlâ, yalnız kendisine güvenenlerin her zaman imdadına yetişir” (Talâk-3). Her zaman ve her işimde yalnız Allahü teâlâya güvendim. O emrettiği için çalıştım, sebeplere yapıştım. Fakat yalnız Ona güvendim. Ondan istedim ve Ondan bekledim.

Şakîk, bu sözleri işitince, yâ Hâtim! Allahü teâlâ, her işinde imdadına yetişsin! Hazret-i Mûsâ’nın Tevrat’ına, hazret-i Îsâ’nın İncil’ine, hazret-i Davud’un Zebur’una ve hazret-i Muhammed aleyhimüssalevâtü vesselamın Fürkân’ına baktım. Bu dört kitabın bu sekiz temel üzerinde bulunduğunu gördüm. Bu sekiz esâsı ezberleyip bunlara uyanlar, hayatlarını bunların üzerine kuranlar, bu dört kitaba uymuş, emirlerini yapmış olurlar, dedi.

Kaynaklar
1) Tabakât-üş-Şâfiîyye; cild-6, sh. 191
2) Miftâhüs-se’âde; cild-2, sh. 332
3) El-Bidâye ven-nihâye; cild-12, sh. 173
4) Tebyînü kizb-ül-müfterî; sh. 291
5) Şezerât-üz-zeheb; cild-4, sh. 10
6) Vefeyât-ül-a’yân; cild-4, sh. 216
7) Menâkıb-ı Gazâlî; v. 1a-b, 2a-b, 3a-b, 4a-b, 5a-b, 6a-b, Süleymâniye Kütüphanesi Hacı Mahmûd Efendi kısmı No:4609
8) Menâkıb-ı İmâm-ı Gazâlî; v. 4b, 5a, 9a, 13a, 14b, 23a-b, 24a-b, Süleymâniye Kütüphanesi Hacı Mahmûd Efendi Kısmı No: 4651
9) İhyâu ulûmiddîn; cild-1, sh. 3, 4, 5, 95 cild-2, sh. 112, cild-3, sh. 62, cild-4, sh. 3, 11, 450, 558, 562
10) Kimyâ-i Seâdet; cild-1, sh. 61, 109, 283, 288, cild-2, sh. 427, 444, 647, 673, 771, 862
11) El-Münkızü aniddalâl; sh. 11
12) Tehâfüt-ül-felâsife; sh. 3, 4
13) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; sh. 1007
14) Kıyâmet ve Âhiret; sh. 66
15) Hak Sözün Vesikaları (Eyyühelveled); sh. 323
16) Fâideli Bilgiler; sh. 310
17) El-A’lâm; cild-7, sh. 22
18) Mu’cem-ül-müellifîn; cild-1, sh. 266
19) Keşf-üz-zünûn; cild-1, sh. 12, 23, 24, 36, 148, 244, 607, 887 cild-2, sh. 1304, 1918, 2007, 2048
20) İzâh-ül-meknûn; (Keşf-üz-zünûn; zeyli); cild-2, sh. 43, 103, 370, 536
21) Esmâ-ül-müellifîn; cild-2, sh. 79, 81
22) Mevdu’ât-ül-ulûm; cild-1, sh. 804
23) Kâmûs-ul-a’lâm; cild-5, sh. 3277
24) Nefehât-ül-üns; sh. 404
25) Rehber Ansiklopedisi; cild-6, sh. 137
26) Câmi’u kerâmât-il-evliyâ; cild-1, sh. 107

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir